Doğukan ÖztürkoğluSanat-Yorum

Yitirilmiş Öznelliğin İzinde-Doğukan Öztürkoğlu

 Gerçeklikle bilinmez arasında yitirilmiş anlamın izlerini takip eden bir felsefe en önce şaşırmanın getirdiği zihin ferahlığıyla kendini anlamlı kılıp, değerini ortaya koyabilir. Kategorilere yerleştirilmiş hayatlarımız sorgulamanın öncelikli şartı olan şaşkınlığı imkansız kılıp, bizi renksiz bir yaşamın sıradanlıklarına hapsetmekteyken anlamın peşinde olmak önceliğini kaybediyor.

Hakikat artık Çin’den ithal edilebilecek bir meta ve felsefeciler işlerini büyütebilmek için yeni marketlere yelken açmaktalar. Durup görmek, şaşırmak ve düşünmek; gördüğümüzün duyularımıza nakşedebileceği zaman dilimini harcamak; değişmek ve deneyimimizin bizi şekillendirmesine zemin verebilecek kadar cesur olmak anlamı kavramaya giden yolun başlangıcıdır. Bu sonu olmayan, aşılamayacak ama içinden çıkılmazlığıyla kişiye varoluşunu sertçe hatırlatacak bir yoldur. Her zaman meydana gelmekte, tamamlanmakta olan insanın kendini sonsuzlukla sınayarak aşmasıdır.

 

Gittikçe maddi araçlar üzerinden tanımlanmaya başlanan yaşam artık içinde şaşkınlığı barındırabilecek zenginliğini kaybederek tek düzeliğe dönüşmüştür. Saf gerçekliğin duyularımıza dayatılmasıyla hakikat artık konu olmaktan çıkmış, yaşam kendi içindeki kurgusu yok sayılarak sade gerçekliğe indirgenmiştir. Artık aktüel olarak, gözlerimizin önünde olup biten zihnimize bir hakikat olarak işleyemiyor, sadece dışımızdaki dünyada kendi tekilliğinde kalıp bizim için hiçbir anlam ifade etmeden varoluyor. Öyle ki yakınımızdaki savaşlar, insanların yaygın hastalıklardan çektiği inanılmaz sıkıntılar bizle olan bağlantısını yitirdi; onlar dışımızda kalan dünyada varolmaktadır, varoluşuyla haklı bir konuma gelmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, tarihi güzelliğiyle, lüks mağazaları ve nitelikli müzeleriyle turistlerin uğrak şehri olan Paris’te ünlü geniş kaldırımlarda yağmur yağarken çırılçıplak yürüyen ve yemek için dilenen bir kişi bile dikkat çekememekte ve kimseyi şaşırtamamaktadır. Denebilir ki, artık dilenci, sadece bir dilenci olarak dikkat çekemediği için, kendini duyularımıza radikal bir yolla vererek çıplaklığı üzerinden şaşırtmayı, dikkat çekmeyi denemiştir. Ama şaşırmamaktayız, dikkatimizi çekmemekte gördüğümüz; çünkü kapitalizmin vahşileriyiz.

 

Şaşırmak kendi dışımızda varolanın bizi etkilediğini, düşünme yolumuzu değiştirdiği ve hazır kalıplarımızın varolana dar geldiğini kabul etmek olarak yorumlanabilir. Ancak öncelikle, bu özne kapsamında duyumlanan, öznenin var ettiği bir duygudur; yaşam kendisini geliştirmektedir her an. Edvard Munch’un Çığlık tablosu, işte tam da kendini var eden öznenin gerçeklik karşısındaki şaşkınlığını imler. Varolmak alışageldiğimiz bir durum olsa da, kendinde bir dolu gizemi barındıran, her an kendini hissettiren ama aynı zamanda da sonlu olan; şimdi ve burada hissettiğim ama tanımlarken zorluklara rastladığım bir oluş ve hissediştir. Munch’un başarılı bir şekilde aktardığı durum varolmanın öznede yarattığı dehşete düşürücü şaşkınlıktır. Öyle ki kendi dışımdaki dünya bir an gelir, bütün duyularımda gücünü hissettirir: çimenin kokusu, kuşların şarkıları, karşımda beliren ufuk, diğer insanların koşuşturması, bakışı, karşımdaki dağların konumu daha önce hiç olmadığı gibi kendini apaçık olarak bana verir; orada varolmak hissi yok olmanın getirdiği dehşete dönüşüp kendini şaşkınlık ve korku olarak bende bulur; çığlık bu gerçeklikten kaçmak için atılsa da yardım edecek bir güç hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu an, Hegel’in bahsettiği kendi üzerine eğilen, kendini düşünen ve kendi gerçekliği olan gelişmiş zihnin kendi dışındaki bir gerçekliği kavramasıdır; bir imkansızlık ama yine de varolma durumudur. Artık zihnimiz dışımızda olup biteni kategorilerine sokarak sınıflayamamakta, anlam verememektedir; duyu kendini zihnin üstüne çıkarıp hiç adı duyulmamış bir gerçekliği tekrar hissetmektedir. Tablodaki gibi muhteşem bir şaşkınlığın çığlığa dönüşmesinin nedeni, Hegel odağından bakılarak irdelenirse, kendi nesnesi konumuna gelmiş zihnin yeniden oluşmak için sıfırlanmasını içerir. Varolan bütün çıplaklığıyla açığa koyuyorken gizemini, hissedişin gücüne varmış öznenin kendini bulmak için kaybetmesidir. Büyüsü bozulan dünyanın yeniden sihirli bir harikalar diyarına dönüşmesidir.

 

Dünyanın ideolojinin renkli gözlüğü çerçevesinde duyularımıza işleyen varoluşunun kırılması da dehşete düşürücü bir şaşkınlıkla sonuçlanır. Çevremizde olup bitenleri alımlarken gerçekliği kendi kalıbına sokan ideolojinin en büyük düşmanıdır şaşkınlık; çünkü ideolojisiz görmek gözleri ileri derecede bozuk olup görmek için gözlüğe muhtaç olan bir kişinin gözlüğü kazayla düşüp kırıldığında kafasını kaldırıp çevresine baktığında hiçbir şeyi eskisi gibi görememesindeki dehşet ve şaşkınlıkla aynı doğrultudadır. Görmemiz, aslında, biçimlendirilmekte içinde yaşadığımız kültür ve sistemce. Orman gördüğü yerde rant görenle doğa gören kişiler arasındaki fark, kazanç ekseninde vücut bulmuş kapitalist sistemin ülkemizde yarattığı en büyük uçurumlardan biridir.

 

Özne kendi mutlak özneliği çerçevesinde algısını mümkün kılar; özneliği başaramayıp kendini nesneye ithaf ederek benliğini reddeden, bu reddediş içerisinde yine eksiltilmiş bir özneliğe dönmek zorunda kalan bir bakışın barbarlığıdır bugün yaşamı dünyanın her yerinde yerle bir eden. Michel Henry’nin de La barbarie adlı zihin açıcı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, öznelliğin reddedilip bütün insani durumların nesne üzerinden açıklanması, öznenin kendisini reddetmesini doğuracaktır; özneden kültür çıkarken nesneden çıkacak olan tek şey barbarlıktır ve bu barbarlık günümüzde kendini bilimsel anlayış, Galileo ideolojisi olarak ortaya koymaktadır. Artık hakikat özneden koparılmıştır ve sadece nesne dahilinde varolmaktadır; kendimizi reddedip algımıza güvenmeden nesne üzerinden referanslarımızı oluşturdukça doğruyu yakalıyoruz bilimsel anlayışın egemen olduğu bu yıllarda. Nesnenin bizim var ettiğimiz kısmı, fenomenliği-görüngüsü, söz konusu olmaktan çıkıp ilkel bir bilgi edinme olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Asıl olan nesnenin nesnellikte yakalanmış açıklamasıdır. Henry’ye göre bu yolla insan içinde acı ve sevinç olan yaşamı değillemekte ve kendini yok etmeye çalışmaktadır. Bu bir barbarlıktır. Ancak nesne kendisinde anlaşılamayacağı için bu çaba her zaman boştur; bir slogan gibi söyleyebiliriz bunu: Özne öznelliğe hapsedilmiştir! Nesnel sandığı bilim de onun öznel bir duyumudur; ama bu öznel duyum, bir paradoks gibi, özneliği yıkmaya çalışmakta olan bir barbarlığın dışavurumudur.

 

Bugün gelecek üzerine fantezi yapan (futurist denen, çoğu aynı zamanda da bilim insanı olan), yazdıkları ve söyledikleriyle geniş kitlelerin ilgisini çekenlerin dediklerine bakarak Michel Henry’nin ne demeye çalıştığını daha rahat kavrayabiliriz. Bu kişilerin gelecekten öngördükleri ve bazen diledikleri yaşamın yıkımı olarak karşımıza çıkıyor. Gelecekte insanın zihninin bilgisayarlara yükleneceğini, yaşamın içindeki acıları ortadan kaldırmak için insanların dijitalleşeceğini öngörüyor bu uzmanlar. Artık insan sanal bir varlık olacak ve böylelikle hep o Gılgamış Destanı’ndan beri peşinde olduğu ölümsüzlüğe kavuşacak. Kişilerin saatlerini ekran başlarında kendi hayatlarını bilgisayar ortamına aktarmak ile geçirdiğini düşününce, bu öngörüler bana hiç de olanaksızmış gibi gelmiyor. Bilim ile teknolojisi, bu anlamda, Henry’nin de dediği gibi, barbarlık olarak ortaya çıkıp bütün yaşama dünyasını yıkmaktadır. Ağaç sadece ekosisteme faydalı olan oksijen kaynağı ise, teknoloji ürünü olarak sadece işlevine indirgenebilir. Bahçeleri kaplayan çimenler, sadece işlevi ölçüsünde varolacaksa, daha ucuz olan plastik çimenle değiştirilebilir. Yaşam, eğer sadece nesneyi olduğu gibi görmemi engelleyen bir tökez ise, yok edilebilip sanallaştırılabilir. Henry’nin 1960’larda dediğinin gittikçe gerçekleştiğini hissetmemiz için daha çok örneğe ihtiyacımız var mı?

 

Teknolojinin ve bilimin, etik üstü bir alan oluşturarak, yaşamı nesne ölçeğinde belirlediği günümüzde, felsefenin bizi düşünmeye ve sorgulamaya davet eden niteliğini hatırlamaya ihtiyacımız var. Özneliğini yitirmekte olan, benliğini kalıplar üzerinden oluşturan ve yaptığı üzerine düşünmeyen kişilerin giderek artmaya başladığı günümüzde özneliğin değerinin farkına varmak ve bu değer ekseninde eylemek çok önemlidir. Teknolojinin ve bilimin yaşama dünyamızı işgal ettiği, kapitalizmin hep daha çok kazanmaya odaklı kanlı iştahının yaşamları söndürdüğü günümüzün hızlı günlük akışı içerisinde durmak ve görmek, şaşırmak ve düşünmek, sağlam bir özneliğe kavuşmak için, yapılması gerekenlerin en öncelikli ve önemli olanıdır. Hakikatin kendini öznede, bir süreç içerisinde ortaya koyması, kişinin önemini öne çıkaran bir anlayış olduğu kadar, kişiyi etkin kılan bir yapıdır. Kopenhag’ın atsineği olmayı hedefleyerek Sokrates’in izinden giden, varoluşçuluğun temellerini atmış önemli filozof Kierkegaard’ın vurguladığı gibi hakikatin yaşam değiştireni önemlidir. Ancak öznenin yaşamında karşılığını bulmuş hakikat değerlidir. Kierkegaard der ki “Büyük filozofların sistemlerini en iyi anlayan ben olsam, dinin ilmini kavrayıp diğer insanlara anlatsam, ne faydası olur bunların bana? Benim meselem uğruna yaşanacak veya ölünecek bir hakikat bulmaktır.” Michel Henry de kişide vücut bulan, kişinin vücudunda yaşam bulan bir hakikat anlayışı benimseyerek Kierkegaard’la aynı eksende düşünmüştür.

 

Öznede varlığını bulan hakikat anlayışı şüpheciliğin veya rölativizmin benimsediği kişiden kişiye değişip aslında varolmayan bir hakikat görüşünden çok farklıdır. Burada Kierkegaard ve Michel Henry’nin vurgulamaya çalıştığı, hakikatin ancak yaşamla ilişkisinde anlam kazanacağıdır. Bu tür bir hakikat, Sokrates’in de dediği gibi, dışa açılan yönü bulunan bir yapıdır. Şaşırmanın zihin açıcı etkisiyle gelerek üzerine düşünmeden doğru saydıklarımızın temelden irdelenmesiyle varılan öznelik kişinin eyleminde hakikat ortaya koyan bir bütün olmasıyla sonuçlanacaktır. Böylelikle de günümüzde gittikçe artan sorunlar, kişi temel alınarak, çözülebilecek ve dünya bir yaşama dünyası olarak yeniden kurulabilecektir. Nesneyi baz alıp yarım kalmış bir özneliğe dönmek zorunda kalan, savunacak bir fikri olmayan kitleler yaratıp bu kitlelerin sömürüsüyle kendini devamlı kılan bir sistem de ancak felsefenin yarattığı şaşkınlık ve eleştirellik kapsamında değiştirilebilir. Felsefe yaşamı aracılığıyla görebileceğimiz bir renkli gözlük kazandırmaz bizlere; öznenin etkin rolüne vurgu yaparak ona yeni dünyalar kurabileceği bir olanak kazandırır.

 

Her şey çok hızlı değişmekteyken, yaşamlar çok hızlı yaşanıp iş ve okul dertleri çoğu kişinin bütün zamanını almaktayken, eskiden mümkün olmayan hızlarla seyahat edilebilip kuyruklu yıldızlara araçlar gönderilebiliyorken, durmak ve düşünmek, şaşırmak ve değişmek içine hapsolduğumuz barbarlığı aşmanın en etkili yoluymuş gibi görünmektedir.

 

 

 

Doğukan Öztürkoğlu

Doğukan Öztürkoğlu

Felsefeci Yazar

ÖNCEKİ YAZI

Christoph Büchel'in Camisi

SONRAKİ YAZI

"Modern Art, Ancient Wages"

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*