Özkan Eroğlu

William Turner üzerine yeni bir yazı…

Eylül 14, 2019

Sanat, bilim ve filozofi organik bir birlik oluştururlar. Uzunca yıllar tek boyutlu bakış bu birliği görememiş, sanat ile bilim arasına kesin sınır koymuş ve bunları filozofiden ayırmıştır. Gerçekten bu üç alanı birbirinden ayırmayan tek bir bilgi kaynağı vardır, o da bir yaratıcı ve sanatçı olan “doğa”dır. İnsan doğa ile arasındaki yabancılaşmayı ne zaman ortadan kaldırır, o zaman gerçek anlamda sanat, bilim ve filozofinin ne anlama geldiğini, daha doğrusu gelmesi gerektiğinin bilincine varır. Filozofi, sanatı bilimle birleştiren canlı bir ırmaktır. İşte William Turner’ın bir romantik sanatçı olarak İngiltere’de 19. yüzyılda vardığı zihinsel bilinç böyle bir şeydi.

Fire at the Grand Storehouse of the Tower of London 1841 Joseph Mallord William Turner 1775-1851 Accepted by the nation as part of the Turner Bequest 1856 http://www.tate.org.uk/art/work/D27847

Rönesans’ın çok yönlü entelektüel idealini fark eden yegâne insan Goethe’yi, resim sanatında gerek pigment ve boya yönünde malzemenin kimyasal ve fiziksel tepkimeleri, gerekse doğayı gözlem etme yönündeki değerlendirmelerine benzer araştırmaları Turner da ele almıştır. Bu durum, bilim ve filozofi üçgeninde Rönesans’ta Leonardo da Vinci ile baş gösteren bir algı biçiminin tekrardan uyanmaya başlamasıydı.

Turner için resimlerinde ele aldığı tek bir bilgi kaynağı vardı: “Canlı doğa” ve “önyargısız nesnel gözlem”. Mesela bizden de Avni Lifij poşatlarında böyle bir yolu izlemiş, o nedenle tipik bir romantik sanatçı yapısı ortaya koymuştur. Bu yönde Turner, “metafizik”i fizik ötesi olarak tanımlamaksızın, resmini somut ile soyut arasında inşa etmiştir. En soyut yapıtında bile Turner, görüneni metafizik olarak değerlendirmemiştir. Bu metafizik olarak nitelenen şey aslında fizik dünyanın içindeki gizlerdir, sağlıklı bir zihnin ve tinin gözüyle araştırılması ve ortaya çıkarılması gereken şeylerdir.

Turner, doğayla içinden kaynaşmış ve onun bir öğesi olarak görmüştür kendini. O nedenle nesnelerin üzerinde düşünecek yerde, onların içine dalmış ve onun içinde ne gibi bir yaşam olduğu ve bu yaşamın nasıl etkiler taşıdığıyla ilgilenmiştir. Onun kendini fırtınalı havada bir teknenin direğine bağlayıp da doğayı içinden deneyimlemesi boşuna değildir. İşte bu hareketi bile zamanının sanatçılarından Turner’ı ayırdığı gibi, Leonardo da Vinci’den o yana geçen ortalama üç yüzyıllık süreçte uygulanmayan bir şeyin yeniden hayata geçirilmesi anlamına da gelmiştir.

Mesele şudur Turner için: Kendi tinini deneyime daldırarak, ideayı araması. Bu ideayı araması, bedensel gözleriyle değil de, tinsel gözleriyle gerçekleştirdiği bir şeydir. Duyusal olan fiziksel, tinsel olan ise tinsel gözle alımlanmaktadır. Buradan hareketle Turner’ın resimlerinde kozmos düşüncesi, her bir yapıtta yeniden ele alınır. Bu ele almada Bruno’nun ileri sürdüğü kozmosun sonsuz ve canlı bir organizma olduğu kabul edilmiş görünmektedir. Yaratıcı gücün doğanın dışında değil, içinde olduğuna inanç göstermesi, sanatçının bir manzara ressamı olmasının en temel nedenidir. Böylece Turner’da doğa, sanat ve insan ilişkisinin bilincine varılmış bir içsel huzur veya karşıtı huzursuzluk olarak dikkati çeker.

Turner’ın düşünce yetisi, canlı ve süreçlere yönelikti, zira bunun böyle olduğunu hemen her resminde farklı şekilde değerlendirdiği değişken manzara yapıları rahatlıkla açıklamaktadır. Tamamen doğaya organik bir bakış söz konusudur. Bu noktada sanatçının bir doğa araştırmacısı gibi davranması da kaçınılmaz olmuş ve nitekim Turner, uzun yürüyüşler, doğada resim yapmalar ve benzeri hareketlere bunun için yönelme gereği duymuştur. Bu noktada bir sanatçı, doğanın sonsuz zenginliğinden, yararlanabildiği kadar yararlanma olanağı da bulmuş olur. Bu nedenle Goethe’den söylersek, ya Morfoloji’ye yani form bilimine yönelecektir, ya da renk öğretisine. İşte Turner’ın özellikle renk konusunda fizik yönde merakları olduğunu ve bu yönde irdelemelerde bulunduğunu biliyoruz ve sanatçı renk konusunda derinleşmeyi tercih etmiş, özellikle de renk ve ekspresyon ilişkisini irdeleme yanlısı olmuştur.

Yine Goethe’den söyleyecek olursak, ona göre var olan iki tür gözleme, bizce Turner da ilgi duymuştur: Bunlardan birincisi görüngülerin ön yargılardan kurtulmuş ve kavram şablonlarından arındırılmış nesnel gözlemi, ikincisi ise yine o gürüngülerin içinde yatan ve onların sayısız metamorfozlarını sağlayan yaratıcı ideanın intuitiv gözlemi. İşte Turner’ın bu iki gözleme de yöneldiğinin en önemli göstergesi, resimlerinde izleyiciye dönük belirginleşen ve belirsizleşen atmosfer tanımlamaları ve sayıca artıp azalan elemanlarının durumudur.

William Turner buraya dek dile getirdiklerimiz ışığında klasik olandan modern olana, modern yanlısı bir geçiş sanatçısıdır. Nasıl bir geçiştir bu? Somut olandan soyut olana doğru. O nedenle bir şeyin biraz daha eksik kaldığı vurgulanabilir: Yaşamı kavramak için gözün duyusal olana ulaştığı, ancak sanatçının duyular üstüne yönelmede bir tamlık göstermediği, ancak bu tamlık için üstüne düşen görevi de yerine getirdiğidir.

Yararlanılan Kaynak: Dinçer Yıldız, Geothe’nin Doğa Felsefesi, Ankara, Sun Yayınevi, 2010.

Bu yazım, Kanon 2010 Dergisi’nin Ekim-Kasım 2018, Sayı: 1, s. 25’de yayınlanmıştır.

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

Önce Ciddi Olacaksın...!

SONRAKİ YAZI

Rembrandt ve İfade

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*