Uncategorized

Vassily Kandinsky’nin Resimlerinde Kuantum Fiziğinin Karşıtlanması Üzerine Özgün Bir Çözümleme

             Sanatçının söyleyeceği bir şey olmalıdır, çünkü ödevi biçime egemen olmak değil, biçimi içeriğe uydurmaktır.

                                                                                                             Vassily Kandinsky

İnsanın algısal yapısı ve bilişsel süreçte kendini tanıması, çevresine olan duyarlılığı, sosyal ve ekonomik koşulların etkisiyle sürekli bir değişim halindedir. İnsanın dışa açılan penceresi olarak kabul edilen, görme yetisi bu anlamda değer kazanır ve önemli bir ödev üstlenir. Bize yansıyan görüntüler, nesneler, tanık olduğumuz olaylar, dokunduğumuz sıvı-katı maddeler ve daha birçok şey ilk önce görme yetimiz sayesinde beyne aktarılır. Gördüğümüzü tanıma, bilme, anlama işlevi daha sonra oluşur ve bu bir devinim içinde yorum kazanır. “Her biçim, başladığı noktaya geri dönen çizgi bağlamında, kendini sınırlayan şeyin kapalılığını şart koşar ilk önce; ve bu olgu özü gereği, mekâna müdahaleyle eşanlamlıdır sonuçta s.223      Gerçekte biçim ve renk örgensel bir bütün oluşturmasına rağmen, resim tarihinde önce biçimin renkten, daha sonra da rengin biçimden soyutlandığını görürüz. s.224” (4)

Sözünü ettiğimiz tanımlama, -konumuz gereği- plastik sanatlar içinde heykel ve resim ağırlıklı bir zihinsel algısallık yaratır. Karşımızdaki resmin (ya da heykelin) fiziki durumu, içerdiği renkler, boyama tekniği, sanatçının özgün tasarımı ile gördüğümüz her şey beynimize geçer ve oradan da bilincimizde yorum kazanmaya başlar. Yazımızda soyut sanatın değerini, anlamını ve bu konuda soyut resmi yaratan ilk büyük sanatçı olan Vassily Kandinsky’in eserlerine farklı bir bakış açısı açmaya çalışacağız. Ayrıca bu yazımızda, Vassily Kandinsky’in resimlerine kuantum fiziği ile düşünsel anlamda bir karşıtlama çözümlenmesi üzerine yoğunlaşacağız.

Resim sanatında değişim süreci      

Geçmiş dönemde resim sanatı, genel anlamda söylemek gerekirse, sanatçının kapalı bir mekânda kralların/soyluların/rahiplerin/askerlerin Vb. portelerini yapmakla eşdeğer bir anlam taşıyordu. Ayrıca sanatçının bir manzara ya da natürmort gibi nesnel bir görüntüyü tuvale geçirmesi yeterliydi. Ressamın yaratıcılığı, kendinden bir şeyler katabilmesi söz konusu değildi. Bu anlamda sanatçı “gördüğü” ile yetinmek ve bunu olduğu gibi (nakil etmek) tuvale geçirmeliydi. Hepsi bu. Yani ressamın yaratıcılığı, onun el becerisi ve deneyimi ile sınırlıydı aslında. Düşünsel anlamda ressam yeterince kendini ifade edemeyen, tıpkı bir fotoğrafçı gibi karşısındaki (sonradan fotoğraf sanatı da gelişmiştir) görüntüyü tuvale aktaran, sanat adına farklı bir şey yapamayan, gördüğü ile tuval arasında sıkışıp kalmıştı. Ressam kısır bir döngü içine girmişti. Sürekli aynı konular, aynı görüntüler tekrarlanıyordu.

Avrupa’da Rönesans-Reform Hareketleri, Fransız Devrimi ve fotoğrafın bulunmasıyla, resim sanatı bir değişim içinde girdi, kendini sürekli yeniledi. Gözlem ve deneyler, bilimsel çalışmalar, atomun parçalanması, fotoğrafın öne çıkması sayesinde, ressamların üzerindeki baskı kalktı, kendilerini daha özgür duyumsamaya başladılar. Işık üzerine yapılan deneyler ve bunların sonuçları, ressamların hepsini derinden etkilemişti. “Fotoğrafın ortaya çıkmasıyla, resim sanatı gerçek kimliğine büründü, sanatçıya evrensel bir çalışma alanı sundu. Ressam böylece insani değerleri, duyguları, bilinçaltını, bilinç üstünü, zihinsel algılamayı, düşleri, fantezileri, tuvalinde soyut, soyut/figüratif ve başka tekniklerle kullandı.” (1)

Bu anlamda “İzlenimciler” diye bilinen ressamlar yeni bir anlayışla/yorumla farklı bir resim tekniği yarattılar. Resimlerinde çizgisiz, hacimsiz, salt renk ağırlıklı bir duyusal-bilinç uyguladılar. Onların çalışmaları soyut resmin prototipi olarak kabul edilir. Doğa üzerine anlık görüntüleri bu teknikle tuvallerine taşıdılar. Nesne biçiminin yerini renk sistemi almıştı diyebiliriz. Bu akımın öncüleri arasında Claude Monet, Vincent van Gogh, Paul Signac, Auguste Renoir, Alfred Sisley ve Frederic Bazille gibi isimleri sayabiliriez.

Sanayi ve Endüstri devrimi, Kübistleri ve Ekspresyonistleri derinden etkilemişti. Görecelik yasası, sanayi, çevre kirliliği ve ağır çalışma koşulları onlarda içsel bir çöküntü duygusu yaratmış, sonuçta resimlerinde figür ve nesneyi bozmak ve karikatürize etmeye yönlendirmişti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın maddi ve manevi yıkımları, insanların yaşadıkları bunalımlar, totaliter rejimlerin baskısı bu dönemde sanatçılar üzerinde bir travma yaratmıştı. Savaş karşıtlığı onlar açısından sanatlarında bir dönüm noktasıydı. Bu nedenle, Kübistler nesneleri sabit bir bakışla, onları birçok açıdan karşımıza getirmiştir. Bu akımın öncüleri arasında, Pablo Picasso ve Georges Braque’yi sayabiliriz. Ekspresyonistler ise, gerçeği bozarak, çaptırarak, biraz ironi katarak anlatmışlardır. Bu akımın öncüleri, Edward Munch, Oscar Kokoschka, James Ensor olarak bilinir. Benzer bir deneysellik de Dadaizm ekolünde söz konusu olmuştur. Bu akımın felsefesi, büyük savaşların yıkımları nedeniyle mantıksızlığı dile getirmiştir. Öncüleri arasında, Jean Arp, Trisan Tzara ve Marcel Janco gibi isimleri sayabiliriz. V. Kandinsky ise optik görüntülü doğa biçimini terk etmiş, bunun yerine sanatın kendi biçimini kendisinin yarattığını savunmuştur. Bu akımlar ve türevleri, soyut sanatın ve soyut resmin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Resim sanatı bu uzun ve zorlu süreçte kendini yenilemiş, farklı ekoller yaratmış, sonunda insanın kendi algısallığı üzerine –bu doğrultuda- renkleri ve çizgileri klasik tekniğin dışında kullanarak soyut resim anlayışını ortaya çıkarmıştır. Enteriyor (bina içi-mekân içi) bir anlayışın, kısmen deformasyon yaklaşımlı bir resmin, özne-nesne ikilemi üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Böylelikle resim sanatında Proporsiyon (oran) tekniğin sözünü edebileceğimiz, resimde yer alan unsurların birbirleriyle ve kendi parçaları arasındaki uzunluk/genişlik/büyüklük farklılıkları törpülenmeye başlandı. Sanatçının kendi imgesel ve duyusal değerleri, kişiselliği ve doğaya/nesneye bakış açısı arasında bir farklılık söz konusu oldu. Ressam özgürdü, rahattı, sanatını daha ileri düzeye götürmek için farklı teknikleri kullanabiliyordu.

Soyut resim anlayışının temelinde, fotoğrafın etkisi, atomun parçalanması ve görecelik yasası, sanatçının bilinçaltındaki imgeleri, tinselliği yansıtmak isteği olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Freud ve Carl Gustav Jung’un psikanaliz üzerine yaptıkları çalışmalar soyut resmin düşünsel anlamda derinlik kazanmasına, kendi içinde bir devinim yaratmasına neden olmuştur. Böylelikle ressamlar kendi bilinçaltlarında olan imgeleri, korkuları, duyuları ve nesnenin içselliğini yansıtmıştır. Nesnenin dış görünüşü, fiziki yapısı yerine, aynı nesnenin tinselliği üzerine yapılan bir resim anlayışıdır. Soyut resimde, nesnelerin renklerle yeniden yaratılması, onların yansıtacağı yeni biçimler ve yansıttığı ışık ile insanın duyularına hitap edeceği görüşü öne çıkmaktadır. Masadaki bir tabak, bir evin kapısı, eski bir ayakkabı, yıpranmış bir koltuk gibi günlük yaşamda sıkça kullandığımız nesneler, ilk bakışta bir şey ifade etmez. Soyut resimde ise, aynı nesneler renklerle yansıtılırken, bir ışık ve biçim kaygısıyla, izleyen üzerinde derin bir etki bırakır. Sıradan bir nesnenin tinselliği, onun yarattığı yeni oluşum ile izleyende farklı duyguların oluşmasına yol açar. Kandinsky soyut resim kuramını bakın nasıl örnekliyor:

“Cezanne bir çay fincanını ruhu olan bir yaratığa dönüştürmeyi, daha doğrusu, bu fincanda bir ruh görmeyi becerdi. ‘Nature morte’u (ölü-tabiat) öyle bir düzeye çıkardı ki, dışsal olarak ‘ölü’ olan nesneler içten içe can buldular. Cezanne bu nesneleri de, içsel hayatı her yerde görebilme yeteneği olduğu için, insanlar gibi ele alıyor. Nesnelere, içsel yönden resimsel bir nitelik olan renkli bir ifade veriyor ve onları soyut izlenimi uyandıran, uyum yayan, sık sık matematiksel nitelikte formüllere dönüşen bir biçime sokuyor. Canlandırılan bin insan, bir elma, bir ağaç değil, Cezanne bütün bunları içsel olarak bir resimsel tınısı veren ve adı resim olan bir nesne yaratmak için kullanıyor. s.40” (4)

Bu sanatta elle tutulan, gözle görülen bir nesnel gerçeklik bulunmuyordu. İnsanın gördüğü düşler, derin korkular, dinlediği masallar, okuduğu kitaplar, bilinçaltında bulunan imgeler, çevresindeki farklı nesneler… Tüm bunlar ressamın tuvaline renkler ve çizgiler aracılığıyla aktarabileceği mistik, tinsellik içeren soyut bir yaşam alanıydı. Maddi gerçekliğin ve bilinen tüm nesnelerin yer almadığı, sadece duyuların ve sezgilerin (düşlerin, imgelerin…) renklerle yansıdığı yeni sanat, soyut resim sayılıyordu.

“Ruhsal davranışlar ancak bir amaca dayandıklarında var olabilirler. s.53 ” Ruh, insan organizmasının hareket özelliğiyle doğrudan bir ilişki içindedir ve ruhun faaliyetleri hareketin hedefi ve amacıyla belirlenir. s.57” (6)

Soyut resim ve soyutlama

 Resim sanatında “Soyut” kavramı, dış dünya gerçekliğinde yer alan nesnelerin, katı-sıvı maddelerin, görünen tüm objelerin farklı yansımalarını anlıyoruz. Soyut sanat ise, ressamın kendi zihninde oluşturduğu imgeleri, onun bilinçaltında yarattığı nesneleri ve bunların tuvale yansırken sadece renklerle ve leke ağırlıklı bir düzenleme ile oluştuğunu söyleyebiliriz. Ressam, nesnelerin içindeki tinselliği görmek, anlatmak ve resmetmek için bunları renk ve çizgilerle tuvaline yansıtır. Sanatçının “ben” imgeselliği ile zihinsel algısallığı arasındaki bağlantısal yapının, görmediği ama kurguladığı tüm nesnelerin farklı biçim ve renkte tasarlanmış halidir aslında. Bir nesnenin tinselliği öne çıkartılır, aynı nesneyi yeniden yapılandırır, sonunda görüntüsü ve fiziki yapısının değişmesine karşın, o nesnenin tinselliği tuvaldedir artık. İzleyici kendi bilinç ve kültürel penceresinden baktığında, karşısındaki resimde yer alan dağınık renklerin, biçimlerin ve tuhaf çizgilerin kesişmesini, aralarındaki konumu ve birlikteliği çözmek zorundadır. Bunun için ön koşul olarak şuna dikkat etmelidir:

Soyut sanat tamamen içsel gerçekliğin duyusal anlamda dış dünyanın ve çevrenin önüne geçmesi, nesnelerin ve diğer tüm görünür şeylerin içlerindeki tinselliğin renklerle ve biçimlerle (çizgilerle) yansıtılmasıdır. O halde, karşısındaki tabloda yer alan kırmızı, mavi, yeşil Vb. renklerin birer leke gibi yansımasını, onların atıl ya da hareket ediyormuş görüntüsünü, tablodaki diğer irili ufaklı biçimlerin kendi aralarında nasıl durduğunu anlamak için bilinen klasik resim tanımlarını unutmalıdır. Bu konuda Vassily Kandinsky şunları söyler:

“Bu kuramın istediği (bu kuramın evrensel saydığı bir yöntem) : rastlantısal bir tabiat parçasını tuvale zaptetmemen, bütün tabiatı parıltılı ve görkemli görünümü içinde canlandırmalı. s.39” (2)      

Kandinsky’in soyut resimleri

Her şey alttaki resimle başladı. Kandinsky, Moskova’da (1895) Empresyonist bir sergide gördüğü, Claude Monet’in 1891’de yaptığı, “Saman Yığınları” adlı resminden çok etkilenmiştir. Kandinsky, bu resmi gördükten sonra, henüz onu yorumlayacak bir deneyime ve yetiye sahip olmadığını söyler. Yaşamı boyunca hiçbir resme bu denli katılarak bakmamıştır. Kandinsky’i bu resme odaklayan, etkileyen hatta sarsan tek şey, resimdeki basit bir saman yığınıdır aslında. Resmin temelinde tüm ayrıntılar vardır. Ancak bütününde bunlar kaybolur, geriye çok yalın bir eser kalır. Ayrıntılar ve renkler “bütünü” oluştururken, onun yansıttığı içselliği öne çıkartır. Kandirsky’i de etkileyen budur aslında. Resimdeki yalınlığın içindeki gizemli bir güç, etkili bir atmosfer ve hiçbir nesnenin olmayışıdır. Kandinsky, resimdeki yalınlığın, sarının tonlarının, samanların ve bütünün ayrıntılarını gördüğünde, soyut resim sanatı da başlamış olur.

Claude Monet, Saman Balyaları

Claude Monet, Saman Balyaları

Kandinsky’nin yarattığı soyut resim anlayışında, ressamın kendini ben/merkez bir yapının dışına itmesi, yaptığı resimde nesnel gerçekliğin ve görünür olanın tamamen dışlandığı, kendi kurguladığı içsel bir yapının tuvale yansımasıdır. Ben/özne ile resim/tinsellik arasındaki dinamizmde, tuvaldeki renkler ve çizgiler başıboş, anlamsız, hatta ürkütücü denilebilecek soyut bir tasarım yaratır. Bu kez, izleyen ile resim arasında, öznel koşulda bir atmosfer söz konusu olur ve renklerin, ışığın, biçimlerin, çizgilerin eğri büğrü görünümleri, kendi aralarındaki konumları ve oranları değişmeye başlar. İzleyenin gözüne yansıyan renklerin farklı tonları, çizgilerin sağlı sollu kesişmeleri, nesnel olmayan biçimlerin farklılığı sayesinde bu tasarım duyusal anlamda titreşimler yaratır. İşte tam bu aşamada, izleyen baktığı resme doğrudan sahip olamaz. Karşısındaki tuhaf çizgiler, karmaşık görüntüler, irili ufaklı biçimler nedeniyle, bilemediği ve anlam veremediği bir boşluk içine girer. O sözünü ettiğimiz boşlukta yavaşça kaybolur, benliği ve tinselliği erimeye başlar, sonrasında parçalanmış ve dağılmış bilinci yeniden toparlanır. Tuvaldeki renklerin tanımlarını, tonlarının ayırımlarını ve nedenlerini, çizgilerin ve biçimlerin, dağılımlarını daha dikkatli bir gözlemle yorumlar. Ruhunda duyumsadığı acıyı, yoğunluğu, coşkuyu, merak ve araştırma heyecanını bir dedektif gibi resmin içinde iz sürerek devam ettirir. İzleyenin kaybolan, dağılan ve sonradan birleşen bilinci sayesinde, resmin bütünselliğini tümevarım metoduyla tamamlaması söz konusudur.

Vasily-Kandinsky

Kandinsky’in soyut resimlerinde, insanın doğrudan duyularına, bilinçaltına, benliğine yönelik ince sezdirmeler ve deneysel durumları yansıtır.

“Görsel algı görme duyusunun eyleminden farklıdır. Algılama anında, beyin bireyin beklentilerinden, geçmiş yaşantılarından, diğer duyu organlarından gelen duyumsamalardan, toplumsal ve kültürel etmenlerden etkilenir ve onları göz ardı edemez. Gelen duyuları seçme, bazılarını yok sayma, bazılarını güçlendirme, arada olan boşlukları doldurma ve beklentilere göre anlam verme bu aşamada gerçekleşmektedir. s.25” (7

Kandinsiky, bazı resimlerinde iç içe geçen irili ufaklı daireleri, farklı renkler ve biçimle kullanmıştır. Bu tür resimlerinde, daireler aracılığı ile insanın tinselliğinin yükselmesini, belirli bir oranda yerini betimlemesini, ben/merkez anlayışın içsel kesişmelerini, üst/akıl diyebileceğimiz yoğun bir yapının döngüselliğine yöneldiğini göstermiştir. Dairenin bir çizgi ile nereye yöneldiğini, geçiş sürecinde karşılaştığı durumları, birleşimleri, tinselliğin kendine özgü etkisini yansıtmıştır. Resimlere odaklandığınızda, dairelerin ve çizgilerin kesişmesiyle, yeni oluşumların öncülüğünde sürekli bir yaratılış, varoluş, sonsuzluk temasını görmeniz olasıdır. Dairelerin yapısı, işlevi, resimdeki tanımsallığı bunu imlemektedir. Kandinsky özellikle mavi rengi tinselliğin gösterimsel uyumu, dinginliği ve etkisini anlatmak için kullanmıştır. Resimlerdeki dairelerin çokluğu, insanın bilinçaltına yönelmesini ve bu konuda dış çevre yerine kendi içine dönmesini anlatmaya yöneliktir. Burada matematiksel keskinlik, bilimsel deneysellik, belirli fizik kanunları, geometrinin klasik tanımları geçersizdir. Resimlerdeki dairelerin yansıttığı renkler, gösterimsel biçimler, dairelerin çokluğu, bunların kesişmeleri insana dingin bir ruh hali, sakinlik ve içsel bir huzur verir. Aynı resim içinde gezinmeye devam edersek, bu kez kendimizi faklı bir atmosferde buluruz. İnsanın içsel yapısındaki varoluş teması, merak duygusu, gördüğü bu tür soyut resimler aracılığı ile kendi içinde bir yoğunluk yaratır ve benliğini yeniden oluşturmaya başlar. Ben kimim? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Bu tür felsefi soruları sormaya, kendini yeniden tanımaya, varoluşunu ve evrenin gizemi içinde kendine nasıl bir yol bulacağını, bu büyük bulmacayı çözmenin yöntemlerini bulmaya çalışır.

“Rengin etkisi konusuna yoğunlaştığımızda, renklerin ‘salt fiziksel’ ve ‘salt ruhsal/tinsel’ etkilerinin olduğunu ileri sürer Kandinsky. Söz konusu etkilerle bir varlıklar dairesi oluştuğunu ve buradan hareketle bir içsellik hazinesinin meydana geldiğine vurgu yapar. İşte tam bu noktada ‘içsel tını/ses’ vurgusunda bulunur. Renk konusunda da, özellikle bu içsel tını özelliğiyle büyük zenginlik kazandığının altını çizer. s.58” (8)

Kandinsky-2

Daireler kendi içsel döngüselliği ile yaşamın başlangıç ve sonunu simgeler. İlk adımın atılmasıyla başlayan bu devinim ve istenç, bir yerden sonra kendine yansır, sonunda tam bir eşitlik ve bütünsellik söz konusu olur. Daireler yaşamın merkezinde, insanın kişiliğini tetiklemede, bu tür olanakların sonsuzluğu yansımaktadır. Sonsuz daireler, üçgenler, biçimler, çizgiler ile evrenin sonsuzluğu bir müzik bestesi gibi kulağımızda ve oradan da ruhumuzda titreşimler yaratmaya başlar. Her şeyin birbirini tetiklediği, kocaman bir bütünün küçük ayrıntıları, melodik ve dengeli bir biçimselliğin kendi içsel yapısında, hem organik hem de soyut anlamda gelişimi göstermektedir. Resimlerinde evrenin sonsuzluğu, renkler ve biçimler sayesinde, izleyenin ruhunda titreşimler yaratarak sezdirilmektedir. Doğada en küçük madde olan atomun kırılması nasıl büyük bir patlama yaratıyorsa, sanatçının tablolarındaki bu küçük biçimler, kesişen ve ayrılan çizgilen, irili ufaklı çok sayıdaki daireler ve tinselliğin gösterimsel yapısına yönelik renkler ile evrenin sonsuzluğu betimlenmektedir. Sonsuz sayıdaki (renkler, biçimler, çizgiler, daireler, üçgenler…) olanaklar, sanatçının benliğinden ayrılır, evrenin ritmik ve dengeli yapısında kendini üretir, sürecini devam ettirir, sonunda her biri kendi içlerinden yeni üretimler yaratır. Aynı daireler ve üçgenler (biçimler, çizgiler), kuantum fiziği ile dolaylı bir çağrışım yapmaktadır. Biraz sonra bu konuyu işlemeye çalışacağız.

Öncelikle mavi desenli olan, üzerinde küçük biçimlerin olduğu resme odaklanalım. Bu resim doğanın enerjisini, gizemini, henüz bilmediğimiz bir yapısını simgelemektedir. Mavinin derinliği, insanı rahatlatan ve huzur veren tınısı açık bir biçimde önümüzdedir. Sanatçı bu tabloyu yaparken, yaşamın özünü ve çoğalmayı düşünmüş olmalıdır. Biçimsiz olduğu gözlenen, bu irili ufaklı ‘şeylerin’ her biri yaşamın özüne yolculuk yapan, kendimizi tanımamıza yarayan birer küçük ipucudur aslında. Taşizm sanatını çağrıştıran, transmutasyon ağırlıklı bir biçimsel değerlendirmenin, çizgisel yapılanmanın ve özgül bir deneysellik yarattığını söyleyebiliriz. Her biri A pirori anlamında, birer arketip bağlamında tetiklenmeye hazır bir görüntü vermektedir. Yaşamın içsel ve döngüsel yapısı, minik hücreler ve çoğalmaya hazır görüntüsü, insanın sezgileri aracılığı ile kendini daha iyi tanıyacağı kanısını yaratmaktadır. Sanatçının soyut imgeler ve renkler arasında kurduğu ilişki, belirli bir dengenin uzağında olduğunu söyleyebiliriz. Resimdeki küçük biçimlerin, sonsuz bir mavinin (evren) üzerinde batmadan, oradan oraya geçişlerini, yüzmelerini, çoğalmalarını, kesişmelerini ve ayrılmalarını görüyoruz. Mavi burada engin bir okyanus, imgesel anlamda sonsuzluğu çağrıştıran bir tanımlama içermektedir. Üzerindeki biçimlerin batmayışı, süzülür gibi devinimleri ise yaşamın tinsel anlamdaki ritmik, melodik, fantastik ve dönüşüm yapısını sergilemektedir.

49.1181

Kandinsky’nin kişisel görüşlerine göre, resimde nesnel gerçeklik bulunması demek, resmin belirli bir çerçeve içinde kalması anlamındadır. Ressamın gördüğünü çizmesi, nakil ve boş bir uğraş olarak kabul edilebilir. Nedeni ise, ressamın kendi yetisi, yaratıcılığı ve kişiselliği ezilmiş, yok edilmiş, geriye salt çıplak gerçeklik ile yetinmesi kalmıştır. Soyut resimde hiçbir nesnenin olmaması, bunların tinselliğinin renklerle anlatılması, hem izleyen üzerinde belirgin bir etki yapacaktır hem de ressamın kişisel yaratıcılığı ortaya çıkaracaktır. Ressamın iç dünyası, tinselliği, zihninde kurguladığı imgeler, günlük yaşamda gördükleri, düşleri, fantezileri sadece renklerle yaratılan yeni bir biçim dünyası söz konusudur. Duyuların, sezgilerin, imgelerin, düşlerin hâkim olduğu, tamamen insanın iç dünyasına yönelik, nesnelerin tinselliği üzerine kurgulanmış çok özel bir teknik (buna atmosfer sözcüğünü de katabiliriz) diyebiliriz.

Hatice Sabahat, bu konuda şunları söyler:

“Sanatın obje’sinin nesneler dünyasından tinsel sanatsal bir dünyaya geçişi, aynı zamanda yeni bir biçim dünyasını kavrama anlamına gelmektedir. Bu biçim dünyası, şimdiye kadar sanatta karşılaştığımız biçim anlayışından bütünüyle başka bir biçim anlayışına dayanmaktadır. Bu yeni biçimin arandığı yer ise artık nesneler dünyası değil, tersine, insanın iç dünyasıdır. Yaratıcı-soyut tin, ruha, giderek de ruhlara giden bir yol bulur ve yeni içsel bir atılıma neden olur.” (3)

 

Kandinsky’in resimlerinde “Karnavallaşma”

 Edebiyat metinlerinde “karnavallaşma” kuramını ilk ortaya atan, Rus edebiyat kuramcısı Mikhail M. Bakhtin’dir. (1895 – 1975)

Bu kurama göre, edebiyat metinlerinde grotesk, belirsizlik, ironi gibi unsurlarla birbirlerine bağlantılıdır. Nietzsche’nin reenkarnasyon düşüncesi ile Bakhtin’in kuramı arasında bir benzerlik vardır. Yaşamın süreklilik içeren olgusu, tinsellik ve döngüsellik arasında başlangıç ve son bütünsellik kuramı öne çıkar. M. Bakthin, akıldışılığı keşfeden, buradan yola çıkarak çoksesliliği kuramsallaştıran biridir. Özellikle Dostoyevski’nin romanlarında sözünü ettiği karnavallaşmayı görmüş ve bunu işlemiştir. Kurama göre, tekseslilik yerine çoksesliliği ve karmaşayı yaratmak önemlidir. Romanın kendi içinde bazı özerk sesler, teksesler, çoksesler gibi kümeler, metnin kendisine bir karnaval atmosferi verdiğini yansıtır. Romanda tek bir siyasi, dinsel ve yaşam biçimi değil, bunları çok farklı açılardan gören, dile getiren kahramanların sözleri ve davranışları karnavallaşmayı yaratmıştır. Tek bir yapıya karşılık, ona muhalif olan ve çok renkli bir “duruşun” önemi ortadadır. (Yazar bu çokseslilik tutkusu yüzünden bir süre sürgünde yaşamıştır.) Bakthin, çok anlamlı bir sanat anlayışını öne çıkarmaya çalışmıştır. Birden fazla görüşün, inancın, yaşam biçiminin topluca yansıdığı metinler karnavallaşma kuramını yaratmıştır. Bu kuramda devlet otoritesine, özgür bireye, resmî kurumların ciddiyetine, günlük yaşamda kullanılan kabalık, aşağılanma, küfür ve mizahın dışavurumu olarak kabul edilir. Halkın tüm kesitlerinin temsilcileri, metnin içinde kendine bir söz hakkı bulur (ki bu çok önemlidir).

Kandinsky’in resimlerinde çokluk ve birlik temasının bütünsellik içerdiğini söyleyebiliriz. Yaşamın ve duyguların küçük parçalara ayrılmasını, bunların hem kendi içlerinde çoğalması hem de birbirleriyle uzaklaşıp yakınlaşması, yeni anlamlar ve biçimler üretmesi söz konusudur. Resimlerde sezdirilen tinsellik, çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu simgelemektedir. Sanatçının böylesine kapsamlı, hayli yoğun, bilinç üstüne (ve bilinçaltına)  yönelik resimleri, izleyen açısından anlaşılması biraz zor ve karmaşık olabilir. Ancak Kandinsky, yaptığı resimlerde tek bir odak nokta, tek bir figür yerine, tüm bunları kapsayan, kendi içlerinde çoğaltan, tekliğe ve çokluğa geçiş güzergâhlarını belirleyen, evrenin böylesine coşkulu ve dinamik olmasını sağlayan bir “ritim” üzerine eğilmiştir. Sözünü ettiğimiz “ritm”, belirleyici bir diğer unsur olan denge, biçim ve özellikle renk kullanımı sayesinde, karnavallaşma ile tinselliğin ölçütü olmuştur.

Knadinsky

Karnavallaşma kuramına uygun olarak, yapı/biçem/doku anlayışı ve tekniği bir yana, resimlerdeki tinsellik ve renk atmosferi daha yakındır. Sanatçının renk seçimleri ve bunların yansımaları, tinselliğin sezdirilmesi, ben/merkez anlayıştan uzak ama trans bir atmosferin tüm dinamiklerinin gözlemlendiğini söyleyebiliriz. Resimlerde atıl bir görüntü çok azdır. Bunun yerine dinamik, coşkulu, hareket halinde ve üretken bir çokseslilik hâkimdir. Resimleri bir edebiyat metni olarak kabul edersek, hemen görülecektir ki, karnavallaşma kuramına uygun bir anlatım tekniği ve çoğaltım anlayışı vardır. Figürler, olay örgüsü ve biçem yerini renklere, ışığa, soyutlamaya bırakmıştır.

Kandinsky’nin resimlerinde soyutlamayı ve yaşamın tüm unsurlarını, evrenin sonsuzluğunu, bunların altyapılarındaki dinamikleri de görürüz. Kandinsky’nin resimlerinde bir müzik bestesinin tınısını, notalarını ve bunların ses ölçümlerini duyar gibi oluruz. Her şey görünmeyen bir orkestranın çaldığı bir müzik parçasının uzaktan duyulmasını andırır. Özellikle içinde daireler, kareler, üçgenler, birbirleriyle kesişen çizgiler, ayrışan ve birleşen biçimler arasındaki uyum hemen göze çarpar. Bir küçük darbe ile bunların hepsi aynı anda dans eder gibi hareket etmeye başlar. Bir saatin zembereği gibi çalışır, tik tak sesleri bu kez müzikal bir bestenin tınılarını çağrıştırır.

Kandinsky’in soyut resimleri ve Kuantum fiziğinin karşıtlanması

Bir ressamın yapıtlarında matematiği, fiziği görmeye çalışmak, renkleri ve figürleri bu açıdan irdelemek hayli kapsamlı, ayrıntılı ve bıçağın sırtında bir çalışmayı gerektirir. Ressam soyut tablolarını yaparken, büyük olasılıkla fiziği düşünmeden, atomu ve elektronları aklına getirmeden çalışmıştır. Ancak bir sanat eseri, ortaya çıktıktan sonra, o sanatçının değil topluma ait olur. Bu nedenle, bir sanat eseri üzerine eleştirmek, yorumlamak, eseri farklı açılardan görmek son derece olumlu bir yaklaşımdır. Bu durum, bir sanat eserine bakışın çok sayıda olmasıyla, o eseri çoğaltır, büyütür ve geleceğe taşır. Kandinsky’in tabloları böylesine ince ayrıntılarla işlenmesi gereken, her bakışta farklı anlamlar üretebileceğimiz, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurabileceğimiz, görkemli bir atmosfer içermektedir. Yazımızın bu bölümünde, kuantum fiziğine göndermeler yapacağız ve tablolarda gözden kaçan ayrıntıları, kişisel yorumlarımızla farklı bir pencere açmanın heyecanını sizlerle paylaşacağız.

Kuantum fiziği üzerine kısa bir özet

Maddenin ek küçük, bölün(e)mez parçasına atom adını verildiğini biliyoruz. Bunu ilk kez, (MÖ 340’lar) Yunanlı filozof Demokritos söylemiştir. O günden günümüze kadar bilim insanları madde, ışık, yerçekimi, uzay ve zaman gibi konularda çok önemli buluşlar, deneyler yaptılar. Uzay ve zaman genel fizik yasalarına göre, anlaşılması kolay, deneyimi yapılabilir bir süreçten geçiyordu. Sözgelimi, ışığın hızı, yerçekimi, maddenin kütlesi, fiziksel anlamda yapılan ölçümler ve daha birçok şey deneylerle kanıtlanabiliyordu. Bütün bunlar büyük ölçekli, geniş kapsamlı, günlük yaşamda karşılaştığımız konulardı. Ancak maddenin yapı taşlarına indiğimizde, küçücük parçacıklarla karşılaştığımızda işin rengi değişiyordu. Hem de ne değişme? İnanılır gibi değildi. Her biri fizik alanında bir dahi olarak kabul edilen, Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi bilim insanları kuantum üzerine çok ciddi çalışmalar yapmıştır. Maddenin yapı taşlarına, parçacıklara yaklaştığımızda, bilinen tüm fizik yasalarını hiçe sayan, bilinen dünyanın tamamen dışında kuralları olan, inanılması hayli güç ve sarsıcı sonuçlarla karşılaşacağız.

Kuantum ve Kandinsky’nin soyut resimleri

Kandinsky’in soyut resimlerinde, bağımsız gibi görünen biçimlerin ve renklerin, resmin geneline baktığımızda birbirleriyle ilişkili olduğu görülecektir. Her bir renk, biçim ve çizgi kendi içlerinde, çevresinde özerk gibi görünse de, işlevsel açıdan değil ama içerik yönünden dolaylı bir bağlantı söz konusudur. Özellikle renklerin edilgen konumları, öte yandan biçimlerin ve çizgilerin daha edilgin, belirgin bir dinamik görüntüleri arasındaki karmaşa ve çözünme dikkat çekicidir. Bu irili ufaklı çözünme, birleşme, tüm bunların tekrarı ve konumu sonucunda sonsuz bir evren teması karşımızdadır. Tablolardaki çözünmeler, ayrışmalar, dolaşımlar ve özerk yapılar sayesinde, en küçükten en büyüğe doğru bir akışkanlık söz konusudur. Maddenin en dibindeki bir parçacık ile uzayın en büyük maddeleri arasında bir ilişki olduğu bilinmektedir. Bu ilişki fiziksel yapı bir yana, tinsellik anlamında ünlü “dolanıklık” teorisini yansıtmaktadır. Tablolarda biçimlerin ve renklerin dolaylı kesişmeleri, birbirlerini yeniden yapılandırmaya yönelik duruşları, teklik ve çokluk arasındaki organik ve tinsel bağlantılar nedeniyle, sanatçının kurguladığı tema uzay-insan-sonsuzluk üçgeninde var olmaktadır. Sözünü ettiğimiz “dolanıklık”, kuantumun yapı taşlarından biridir.

Kuantum fiziğinde çok ilginç bir deney-sonuç bildirgesi vardır. Bilim insanları buna “Dolaşıklık ya da Dolanıklık” adını vermiştir. Kısaca özetleyelim.

Bu teoriye göre, birbirine dolanık iki parçacığın arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa olsun, sonuçta birine etki yaptığınızda, aynı etkiyi öteki de göstermektedir. Kuantum fiziği bu teori bilgi göndermeyi başardılar. Bilgi ya da ışınlanma gibi konular, yakın gelecekte insanlığın birçok konuda yararına olabilir. Mesafelerin hızla kat edilmesi sayesinde, ulaşım ve bilgi paylaşımı açısından önemlidir.

Kandinsky’nin resimlerinde böyle bir fizik yasası, başka sözlerle söylemek gerekirse, birbirine dolanık parçacıkların sanatsal gösterimi var mıdır? Kandinsky resim yaparken, soyut düşünceyi ana tema olarak kullanmış, insanın temelde tüm duyularını, sezgilerini ve tinselliğini kendi gerçekliğinin ana omurgası olarak kabul etmiştir. Peki, tamam. Böylesine yoğun ve karmaşık fizik denklemleri, problemleri arasında soyut sanat ne arar diye sorabiliriz. Kuantum fiziğinde, atomun parçalanması, çekirdek, elektronlar, nötronlar, protonlar, hadronlar, kuarklar gibi (ve daha ileride kim bilir neler bulunacak?) neredeyse sonsuz bir bölünmeyi ve bunların içinde birbirine dolanık olan iki parçacığın aradaki mesafe ne olursa olsun, birinin etkilenmesiyle diğerinin de etkilendiğini düşünelim. Felsefe olarak, evrende her şeyin birbirine bağlı olduğunu, etki-tepki kuralının en azından fiziksel bir açıklaması olduğunu biliyoruz. Evrendeki büyük patlamadan sonra meydana gelen tüm gerçeklik, nesneler ve atomlar aynı teklikten çıktığına göre, süreç içerisinde genel anlamda birbirleriyle olan bağlantıları klasik anlamda bile geçerli olacaktır. Bu bağlantılar beynimizde oluşan görüntüler sayesinde canlılık kazanmaktadır. Bize yansıyan tüm görüntüler, beynimizde işlevsel bir konuma geçinceye kadar, bildiğimiz her görüntü yok demektir. O halde, tüm bu gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın hologram olma olasılığı bile vardır. Kandinsky’nin soyut resimlerinde, sonsuz daireler, üçgenler, kareler olduğunu biliyoruz. Birbirinden çoğalan, aynı düzlemde bulunan, ancak bazen yolları kesişen bazen de ayrılan bu garip biçimler ve renkler duyarlı bir bestenin ritmik notaları gibidir aslında. Evrenin sonsuzluğunda, maddesel değeri olmayan küçük biçimler, nesnelerin tinselliğini yansıtan renkler, görecelik yasalarını anımsatan eğri büğrü bir zamansal akışkanlığı, uzayın ağır cisimler ile çökmesi… Bunların hepsi tam anlamıyla bilinmeyen kuantum denklemleriyle daha da karmaşık bir konum almaktadır. Kandinsky’nin resimlerinde odak nokta hareketin merkezi, bir saatin zembereği gibi düzenli çalışması ile eşdeğer bir anlam taşımaktadır. Saatin zembereğinin boşalmasıyla, (aslında Big Bang teorisini anımsayalım) evreninin oluşması ve bunun içine bildiğimiz tüm maddelerin, cisimlerin, nesnelerin yayıldığını düşünelim. Kandinsky ise, yaptığı soyut resimlerde, bu düzenli çalışmanın ve oluşumun sanatsal gösterimi ile ilgili somuttan kaçışı simgeleyen bir anlayışı türetmiştir. Onun resimlerinde birbirine dolanık iki parçacığın, tinsellik atmosferi içeren biçimde aynı anda etkilenmesi nasıl oluyorsa, dairelerin ve üçgenlerin (ve diğerlerin) birbirlerini etkilemesi, bu anlamda düzenli bir mekanizma sonucu, o oranda sanatsal bir atmosfer yaratmaktadır. Tablolara baktığınızda, boyları, renkleri, çizgileri, biçimleri birbirinden farklı, yansıttıkları değerler ise hem uzlaşan hem de ayrışan konumları, sonuçta tüm bunların merkez/kaç kuvvetiyle dağılımları söz konusudur. Kandinsky’nin tablolarında, özne-nesne çatışkısı, doğa-tin çatışkısı öne çıkmaktadır. Bu gerilimler, çatışkılar, birbirini itip çeken dinamikler, edilgen ve edilgin konumsallığı ile ayrışan ve birleşin çözünlemeler belirli bir form grafiği ile sanatsal bir gösterim sunmaktadır.

Kuantum fiziğinde, “çifte yarık deneyi” dile bilinen çok önemli ve anlaşılmaz bir konu vardır. Tek delikli bir levhadan minik bilyeler attığımızda, tek yarıktan geçtikten sonra karşı levhada dikine bir iz meydana gelir. Ancak tek yarık yerine iki yarık yaptığımızda, bu kez karşı levhada ikili bir dikey iz buluruz. Bu, tamam. Şimdi işin en önemli ve en karmaşık kısmına geliyoruz. Bir ölçüm cihazı kurduğumuzda, parçacıkları iki deliğe fırlattığımızda, sanki parçacıkların ruhu varmış gibi, hangi delikten geçtiğini bilemeyiz ve arkadaki levhada çok sayıda dikine iz bıraktığına tanık oluruz. Bu durum şimdiye kadar net olarak çözülememiştir. Biz işin sanatsal yönünü anlatmaya çalışacağız.

Kuantum fiziğinde, bir şeyi gözlemlemek, o şeyin bulunduğu alandaki gidişatına etki eder. Yani şöyle söyleyelim, gözlenen her şey gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya çıkar. Bu konuda (Heisenberg Belirsizlik İlkesi) (Schrödinger’in Kedisi adlı düşünce deneyi) çok önemlidir. Yani gözlemci ile parçacığın arasında belirsiz bir etkileşme alanı olduğunu düşünebiliriz. Gözlemci izlediği olaya, parçacığın gidişatını etkilenme açısından doğrudan bir etkileşim yaratmaktadır. Kandinsky’nin resimlerine odaklanalım ve bakalım karşımıza neler çıkacak?

Sanatçının soyut resimlerine bir gözlemci (kuantum fiziğinde ölçme aygıtı) olarak baktığımızda, kuşkusuz fiziksel bir değişim olmayacaktır. Karşımızdaki tabloda aynı renkler, aynı biçimler, aynı çiziler duracaktır. O halde, gözlemci sonucu kuantumdaki değişim ve belirsizlik kuramı bu soyut resimlerin neresinde var olacaktı? İşte asıl sorun burada başlıyor zaten.

kandinsky-5

Kuantuma göre, parçacıkların atılımında bir kenara ölçe cihazı koyarsak, aynı parçacıkların farklı konumlar yarattığını biliyoruz. Yani, parçacıkların gidişatı değişmiştir. Şimdi bu tablolara bakalım. Kuantum fiziği, maddenin parçalarına indiğinde, aralardaki boşlukların neredeyse sonsuz olduğunu söyler. Atom, çekirdek, nötronlar, protonlar, hadronlar, kuarklar ve elektronlar arasında inanılmaz bir boşluk vardır. Bunların arasında dolaşmaya kalkarsak, uzayın derinliklerinde gezer gibi oluruz. Bir de şöyle bakalım istiyoruz. Katı madde diye bildiğimiz her şey, aslında içi boşlukla dolu, neredeyse sonsuz bir boşluğun içindeki küçük ayrıntılar gibidir. Yani boşluk içindeki minicik parçacıklardan oluşan sözde katı maddeler… Boşluk imgesi, kuantum için çok önemlidir. Kandinsky’nin soyut resimlerinde bu boşluk teması ayrıntılarıyla işlenmiştir. Dikkatle baktığınızda karşınızdaki tabloda yer alan renklerin ve biçimlerin kendi aralarında ayrıştığını, çözünlendiğini, merkez/kaç kuvvetliyle bir belirsizlik ve anti maddeye dönüşen bir çekimsel yapı olduğunu gözlemleriz. Merkezin çevresi ve donanımı ile tablodaki renklerin konumları arasında dolaylı bir ayrışma ve yapılanma vardır. Bu sanki görünmez bir çekimsel gücün etkisiyle oluşan, devamında merkez/kaç dinamiği ile kendi eksenlerini boşaltıp, farklı bir zamansal ve uzaysal bir atmosfer yaratmaya yöneliktir. İçsel yapının ve tinselliğin döngüselliğinde, ortak noktanın sonsuz bir boşluk olduğunu düşünelim. Kandinsky bu boşluğu beyaz ile tanımlamıştır. Beyazın saf, temiz içselliği ile üzerine (yani, içine diyebiliriz) koyabildiğimiz diğer renkler arasında dolayı bir iletişim vardır. Beyazın tüm renkleri kendi üzerine çekmesi, onlara bir yaşam alanı sunması, hem birbirleriyle kesişmelerini hem de çözünmelerini sağlaması dikkate değer bir konudur. Beyaz renk burada tüm uzayı çevreleyen, kendi içinde oluşturduğu düzene ve dengeye göre, renklerin ve biçimlerin (çizgilerin) var oluşunu, uzayda gezinmelerini, çoğalmalarını ve ayrıntısal yapılarını dile getirmektedir. Kuantum fiziğinde olduğu gibi, parçacıklar arasındaki neredeyse sonsuz boşluk ve bu boşluğun üzerinde/içinde olan ayrışmalar sayesinde, tablodaki merkez/kaç kuvvetin ve bunun sağladığı dağılım bize şunu gösteriyor:  A pirori bağlamında oluşan epistemolojik birikim, primitif ve improvisation bir anlayışın yarattığı çalışmalar ile özdeşleşebilir. Bunun temelinde insan zihninin algısal yapısı ile içinde yaşadığı çevresel koşulların ve beyninde yarattığı hologramın düşsel sonuçlarıdır. İnsan beynine gelen (sinir uçlarıyla etkileşim gösteren) görüntülerin/seslerin/kokuların tamamı burada görüntüye dönüşür. Zihinsel algılama ile bunlar dış dünya gerçekliğinin birer figürü (kopyası) halindedir. Tıpkı Kandinsky’nin yaptığı soyut resimlerde olduğu gibi, beyazın (sonsuz boşluğun) kendi üzerindeki diğer renkleri/çizimleri/biçimleri çevrilmesiyle oluşan nedensellik arasında sıkı bir bağ vardır. Bunun bir diğer anlamı da, kendi yarattığımız düşsel (ütopik) bir dünyada yaşıyor olmamızdır.

Tablolara bakan bir izleyici, onun resimlerinde benliğinin parçalandığını, kendisini yaratan atomların birbirinden uzaklaştığını, sonuçta ortaya çıkan sonsuz bir beyaz rengin (merkez kaç kuvvetinin etkisi) bir hologram olduğunu, soyut bir döngüselliğin yarattığı bir neden-sonuç ikilemi sayesinde zihninde yeniden yapılandıracaktır. İzleyici zihninde yarattığı bu sonsuz beyazın (uzaysal boşluğun) içindeki maddeleri (yani, renkleri, çizgileri, üçgenleri, daireleri, biçimleri) kendi bakış açısıyla değiştirdiğini, yeniden yarattığını, tinselliğinin buna yönelik bir duyusal bir çekim oluşturduğunu anlayacaktır. Madde-tin ikilemi ile oluşan, sonrasında devasa bir devinim ile kendiliğinden oluşan bu beyazlık (boşluk) içinde var olun tüm maddeler sürekli bir değişkenlik içermektedir. İzleyici kendini bu açıdan baktığında, tıpkı parçacıkların ölçme aygıtına tepki olarak değişimlerini yansıttığı gibi, izleyici de kendi duygusallığı ve özellikle tinselliği sayesinde resimlerdeki soyutluğu kendi benliğindeki var oluşa çevirecektir.

Sonuç:

Kandinsky zamanının ötesine geçmiş bir ressamdır. Soyut resim anlayışını başlatan ve bunu kuramsallaştıran, bu kulvarda çok sayıda düzeyli resimler yapan olağanüstü bir ressamdır. Onun resimlerinde kendi tinselliğinizi, yaşadığınız çevresel koşullar arasında farklı bir bakış açısıyla gördüklerinizi tanımaya yarayan çok özel bir atmosfer vardır. Sizi öylesine içine çeker, adeta benliğinizi emer, izlediğiniz renklerin ve biçimlerin çözünmesiyle birlikte bu kez kendinizi daha yetkin, rahat ifade edebilen ve tanıyan bir niteliğe bürünürsünüz. Psikolojik olarak benliğinizi ve yaşam biçiminizi size ayna tutarak tanıtan, koşullarınızı gözden geçirmenizi sağlayan, baktığınız her olayda ve nesnede farklılığı arayan biri olursunuz. Siz onun resimlerinde gerçeğin somut halini, elle tutulan, gözle görülen konumunu arıyorsanız yanılırsınız. Kandinsky’nin resimlerinde gerçeğin tanımı, anlatımı, yorumu bilinen terimlerin dışında yer alır. Bu gerçek hemen karşınızdaki bir mobilya, bir nesne, bir meyve Vb değildir. Kandinsky tüm bunları da kapsayan, içine alan, kuşatan bir anlayışla gerçeği renklerle ve biçimlerle/çizgilerle size sezdirmeye çalışıyor. Yani siz kendi gerçekliğinizden yola çıkarak, çevrenizi ve dünyayı sezinlemeye, her nesnenin içindeki tinselliği duyumsamaya çalışmalısınız. Kandinsky size farklı bir dünya sunuyor. Burada bildiğiniz tüm gerçeklik, tıpkı kuantum fiziğinde olduğu gibi, katı maddenin aslında bir boşluk olduğunu hatta her maddenin bir boşluk içinde taneciklerden/parçacıklardan oluştuğunu imlemek istiyor. Sizin yapmanız gereken, klasik resim tanıma ve yorumlama anlayışınızı bir kenara bırakarak, maddedeki tinselliğin yansımasını aramak ve bulmak olacaktır. Kandinsky’in dünyası renkler, biçimler ve çizgiler ile çerçevelenirken, siz de bu dünyayı tanımak istiyorsanız, tinselliğinizi önyargısız olarak özgür bırakmanız gerekiyor. Tabi yapabilirseniz…

(1)

Fotoğraftan Sembolizme

İzlekler.com – 10 Haziran 2015

Tufan Erbarıştıran

 

(2) (4)

Sanatta Zihinsel Üzerine

Vassily Kandinsky

Çeviri: Tevfik Turan

Hayalbaz Kitap Yayınları

2009 – 113 sayfa

 

 

Hatice Sabahat (3)

Yüksek Lisans tezi

 

Görmece  (5)

Mehmet Ergüven

Metis Yayınları

2007 – 237 sayfa

 

İnsan Doğasını Anlamak (6)

Alfred Adler

Çeviri: Deniz Başkaya

İlya Yayınları

2003 – 295 sayfa

 

Görsel İletişim (7)

Dr. Gülgün Bangir Alpan

Ya-Pa Yayınları

2005 – 88 sayfa

 

Sanatçı ve Düşünür Kandinsky

Özkan Eroğlu

Tekhne Yayınları

2014 – 96 sayfa

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

Nicolas Bourriaud'nun Görevden Alınma Nedeni Belli Oldu !

SONRAKİ YAZI

İlk Yarının Geride Kalanları

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*