Evrim SekmenSanat

Utku Varlık: Modern ve Çağdaş

Söz konusu Utku Varlık olunca sanata dair bitmeyen bir keşif ile karşılaşırsınız. Utku Varlık ile ilk karşılaştığımızda sanata dair yoğun birikimi ve bitmeyen devinimi hissetmiştim. Sanatın sadece üretme tarafıyla kalmayıp duygulanım boyutuyla modern değerlere sahip çıkıyor Utku Varlık. Onun için resmin tarihsel dinamiği olan şüphecilik resminin ve düşüncelerini şekillendiren önemli bir unsur. Modernin ve çağdaşın  tam dökümünü yapamayan Türkiye  sanatı için Utku Varlık bulunmaz bir kaynak. İstanbul’da başlayıp Paris’ e kadar uzanan sanat yaşamında sanatın uğraklarının peşinde olan bir sanatçının gözünden sanatın güncel ve değişmeyen değerlerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Utku Varlık,40x80 cm,Tuval üzeri Karışık Teknik, 2009
Utku Varlık,40×80 cm,Tuval üzeri Karışık Teknik, 2009

Evrim Sekmen: Türkiye’de  sanat konusunda Cumhuriyetten bugüne olan yaklaşım Batı’ya eklemlenmek isteyen bir sanat yapma edimi. Sizce Batı’yı izlek alan bir sanat oluşturma vizyonu Türkiye’de sanat oluşumunu nasıl etkiledi ? Taklit ile esin arasındaki nüansları görebildik mi?

Utku Varlık: Öncelikle Türkiye’de sanat ve resim üstüne konuşmak için bu kısa geçmişin kapısını 60′ lı yıllarda yaşadığımız, bir döneme tanık olduğumuz Güzel Sanatlar Akademisi’nden açmamız gerekiyor. Cumhuriyet kuşağıdiye adlandırdığımız tüm sanatçılar bu dönemde öğretim görevlisi ve atölye hocasıydılar; kısaca Nurullah Berk, Cemal Tollu, Cevat Dereli, Ali Çelebi, Zeki Faik İzer, Bedri Rahmi Eyüboğlu resim atölyelerini yönetirdi, Şefik Bursalıakşam “cour de soir” desen atölyesi, Adnan Çoker “Galeri- birinci yıl desen atölyesi”/ daha önce Halil Dikmen, Salih Urallı, “Resim Tekniği”, Sabri Berkel, “Gravür ve Litografi Atölyesi”de resim bölümü kapsamındaydı. Ercüment Kalmık, Teknik Üniversitesi’de ders verirdi. Arif Kaptan’da Ankara’da yaşardı ve oğlu Hasan Kaptan’a “harika çocuk- hayat boyu burs verildiğinde, onunla Paris’e yerleşti ve çok ilginç bu konu – harika çocuklar kanunu- fazla konuşulmadı. Neşet Günal da o sürelerde Cemal Tollu’nun yerine geçti. Genel panoramada bu ressamlar içeride, Nuri İyem dışarıda ve de Abidin Dino, Selim Turan, Nejat Devrim, Avni Arbaş, Hakkı Anlı Paris’de, Fahrelnisa hanım ise sarayda idi.

Cemal Tollu

Cemal Tollu

Nurullah Berk

Nurullah Berk

Cumhuriyet’le başlayan modern, çağdaş toplum özlemi, yapılan tüm devrimlerin kapsamında kültüre yaklaşımında birinci eylem; “Batı’yı”kavramak ve gidip yerinde öğrenmek adına değişik dönemlerde verilen “devlet bursları”, öncelikle 30 yıllarında başlayıp, 1970 yılında bizim kuşağa kadar sürdü. Örneğin, 1416 sayılı kanun olarak uygulanan burs; 4 yıl gibi önemli bir sürede -genellikle Paris- bir kişiliğin oluşumunda açıkça çok etkin olması gerekirdi. Bunun pozitif ya da negatif tezini tartışmak bence ayrı bir konu. Önce ilk gidenlerden başlıyalım: 1922 de Ali Çelebi Münih’de Hans Hoffman’nın öğrencisi oluyor, Cemal Tollu da onu izliyor ama sonra Paris’de André Lhote, Fernand Leger, Marcel Gromaire, Nurullah Berk 1924 de Ernest Laurant, Zeki Faik İzer 1928 de AndréLhote, Cevat Dereli 1924-28 de Julian Akademisinde yine aynıatölyelerde çalışıyor. Bedri Rahmi 1931 yılında AndréLhote’un öğrencisi oluyor. Görüldüğü gibi; bu kuşağın aynı atölyelerde ve genellikle Lhote’un öğrencisi olması, ilk gidenlerin ötekilere yol göstermesi de olabilir.

Ali Avni Çelebi, Maskeli Balo

Ali Avni Çelebi, Maskeli Balo

İbrahim Çallı

İbrahim Çallı

Sanatta bir tabudur, taklit ve benzerlik söylenmez. Birini kopya etmek öğrenmeye özgü olsa bile, etkileri açığa vurmak, suçlamak gibi hassas bir duygudur, sanki kimliğini silmek gibi. Oysa atölyesinin kapısını çaldığımızda Bedri Rahmi’nin ilk sorusu: “ustan kim? “olurdu. Malum, bu kuşak 1920-30 yıllarında Andre Lhote, Academie Julien’de Albert Laurens vs. diğer Paris resim atölyelerinde o gün bile tanınmayan ressamların dümen suyuna takılıp; müze ve evrensel sanat kültürünü biraz dışlamışlardır. Unutmayalım o yıllarda bir başka Rönesans oluşuyordu; geleneği bozmak adına, bir asır sonra geldiğimiz “contemporary”compleksinin yeşerdiği yıllardır, dünya savaşları, politik sarsıntılar, can sıkıntılarının sonucu olan bu sığlaşma resim sanatının yatağını değiştirecek, pentür adına bir “métamorphose”yaşanacaktı ve yaşanıyor. İki dünya savaşı, sosyal yapıyı ve ekonomiyi ters yüz etmiş; her kez paranın yönetiminde sanatı“impose”edenler, kendilerine özgü“dünya sanat tarihini yazmışlardır. Resim tarihinin en etkin yıllarıolan 30 yıllarında oluşmuştur bu synergie ve o birikimi bugüne taşan sanatçıları ve sanat akımları bugün bile aynı, gözünüzün önünde; Abstré, Kübizm, Fovism, Sürrealism, Die Brücke, daha önce Dada vs. Anlatmak  istediğim; “günün moda akımlarına”sapmak değil, eğer sanat bir “dışa vuruş”ise niçin bu kuşak kendine özgübir resim anlayışı getiremedi? Gösterdiğim örnek görsellere bakarsak, Bedri Rahmi’nin aşırıDufy sevgisi, kendine özgü yorumu dışında ötekilerin yaptıkları, monoton bir “atölye”resmidir. Daha da ötesinde olasılıklar onları “Kurtuluş Savaşı”, “Anadolu”ve de folklora özgü içerikte bir yükümlük zorlamıştı. Akademi yıllarımızda bize ve bizden öncekilere de uygulana öğreti, çok kısıtlı bir resim kültürünün anlatıma özgü görelilik kuramından öteye geçmez. Kendi yaptıklarıresimleri bile görmek olanağı yoktu çünkü Beşiktaş’ta bulunan Resim Heykel Müzesi olanaksızlıklar ve bakımsızlıkla varoluşunu yitirmişti.

Zeki Faik İzer

Zeki Faik İzer

Cevat Dereli

Cevat Dereli

Daha da ilginç; bu kuşak resmi de dışlamıştı, belki bu kısır döngü resmin o yıllarda hiçbir değer taşımaması. İçlerinde en etkin sanatçı Bedri Rahmi’nin bu monotoniyi bozmak adına yaptıkları; onları rahatsız ediyordu. “Her telden çalmak”la çok eleştiri alan hocamız bir gün burs alıp Amerika’ya gidince atölye’ye Neşet Günal atandı. Ötekiler gibi yine Paris’den geçmiş ama ilk kez başka bir resim yapan ve deseni çekim alanı yapan bir atölye hocasıyla karşılaştık. Yine bu konuyu biraz açarsak; resim kültürü kendi kendine oluşmaz ve de kendiliğinden ressam olunmaz. Desen ve pentür giderek bir söylem biçimi oluşturacaksa bunun kurgusu elbette okullardan, atölyelerden geçecektir. Evet öğreti “bakmaktır”, ötekilere, müzelere, doğaya. Teknik bir dildir ve onun gereksirdiği malzeme; boya, pigment, vs. aracı olacaktır bu birikime. Ama gelin görün her dönemde bir lüksdü bu; bırakın kağıt – kalem, şasi, tuval, boya fırça hak getire. Hiç unutmam “resim tekniği”dersini kürsüden anlatırdı hocamız Salih Urallı, uygulayacak bir şey olmadığı için.

 E.S: Sanata Batı vizyonuyla bakmak Batı’nın ötekisi olmak anlamına mı geliyor?

UV: Kanımca “mağara ressamları”dışında, birbirinden etkilenmeyen sanat yoktur. Eğer batıya bakılmışsa, iletişim batıyla olduğu içindir. Son bir yirmi yıla kadar kim Çin sanatının farkındaydı. Bizim olağanüstübir ressamımız olduğunu ve de başucumuzda Topkapı Sarayı arşivinde saklandığını, Mazhar İpşiroğlu’nun  1976 da yayınlanan “Siyah Kalem”kitabıyla öğrenenler biraz geç kalmışlardı, oysa 60 yıllarında Müze Müdürü dostum Sabahattin Batur bize gizlice orijinallerini göstermişti. O kadar etkilenmiştim ki şimdi İstanbul Modern’deki sergilenen resmi yapmıştım -1965- ama kimse alıcı gözüyle bakmadı Siyah Kalem’e; yine gözümüz batıdaydı. İstanbul Resim Heykel müzesi parasızlıktan ve bakımsızlıktan işlevini yapmıyordu. Müzedeki tek yabancı ressam Albert Merques’nin üç küçük tuvali  dışında yabancı ressam yoktu.Bizim ressamların  -cumhuriyet öncesi- genellikle amatör, asker ressamlar ve de pazar ressamları.  Osman Hamdi bey dışında pentürün hakkını veren belki Avni Lifij (otoportrait), desen ve litographie’leriyle Hoca Ali Rıza’nın bir kaç pentürü müzenin albenisiydi. Yalnız biz değil, tüm dünya Avrupa’ya bakıyordu ve bakıyor. Sanat bütünüyle bir “illusion”, bir vision”sa, teknik bir dil ise onun altın çağlarını aşamadık, o zaman?

 

E.S: Türkiye Sanat tarihi yazımında eksik kalan araştırılmayan konular oldu mu? Bir sözlü tarih çalışması eksiğimiz sizce var mı? Bloğunuzda Yurt Sergileri için Anadolu’ya gönderilen sanatçıların çektiği sıkıntıların yazılmadığı konuşulmadığına dair bir saptama yapmıştınız. 

UV: Sürekli yazıyor ve söylüyorum Türkiye Sanat Tarihi’ni pentür adına bugün “müzayedeciler” yazıyor. Bunlar üniversitaire ve doktoralı bilgeler mi? Değil; paranın dümen suyunda ve buna erken uyanan, pentürün bir yatırım olduğuna dair bir çekim alanı yaratıp, Türkiye’nin yaşadığı bu ekonomik illusion’nun sihirbazları. Kendiliğinden oluşmadı bu; son yıllarda dünyadaki milyarder sayısı katlanınca, para bir can sıkıntısı olup, kendine yeni oyunlar yaratmaya; yeni fondation’lar, modern sanat müzeleri, uluslararası bir sanat borsası, Soethby’s  Christie’s vs. yani devran değişti. 30 yıllarıyla  yapılmak istenen tüm devrimler, sanat adına kurgular, oturmuş bir gelenek olmaması nedeniyle saptırıldı. Sözünü ettiğimiz “Ressamların Yurtiçi Gezileri” projesinin gerçekleşmesiyle oluşan, toplanan tabloların saklandığı deponun yanmasıyla geride bir şey kalmadı. Müzeciliğin tam bir fiyasko oluşu da devletin bu konuda tutarlı hiçbir şey yapamaması, parasızlık, Akademi’ye öğretim üyesi olarak giremiyenlere yönetimde göz dağı, kalifiye eleman ve de müzecilik konusunda eksiklik. Daha ötesinde çok kez tanık olduğum Beşiktaş’daki müzenin depolarında rutubetten yeşilleşmiş küfle kaplı tablolar, çürümeye terk edilmiş arşiv vs. Biliyoruz ki müzelerden tablo yürütmek ya da sahtecilik daha çok eskiler gider. Doğru dürüst bir arşiv yapılmadığıiçin de onun tarihini de yazmak biraz hayali oluyor. Müzelerin arşivinde “dijital görsel” olarak bir ressamı arayın; bulamayacaksınız, ellerindeki tablonun orijinal olduğu da meçhul.

E.S: Utku Varlık’ı salt ressam olarak değil hayatın içinde, sanatının çerçevesinden dünyaya bakan bir düşün adamı olarak da görüyoruz. Sizin için sanatçı olmanın bugünkü anlamı nedir?

U.V: Bilmiyorum herkesin bir “gölgesi” var mı? Benim yaptığım resim ne kadar “narrative”se ben de o kadar “narreteur”üm. Kendilerine ressam ünvanı vererek hala 50 . yıl jübilesi yapanlardan dolayı kendime bu ayırımı yapıyorum. Düşünmeyi ve düşgörmemi engelleyecek her türlü takıntıdan arındığımda; amacım,ressam olarak yaşamak ama “merak bahçelerimi”de ekip, biçmek, kültür adına “iz sürmek, hiçbir sansür olmadan gününü yaşamaktı. Ama nerede? Nerede marazlardan arınıp kendini yaşayabilir insan? Çevrenizde oluşan her şeyi gününde izlemek, kimsenin tekelinde olmayana ulaşabilmek, nesnel bakış vs. Eğer gerçekten istiyorsanız, gerçekleşemeyecek hiçbir şey yok; kendi kendinizi geçtiğini an, varoluşunuzu sorgulamıyorsunuz artık. Günümüzde sanatın anlamı ne kadar saptırılmışsa, sanatçıda paranın yönetiminde mediatik bir sirk ortamına girmiştir. Beni özlediğim sanatçı atölyesinde standart kurmacalardan uzak, yaratandır; Contemporary adına şamata yapan değil.

Andre Lhote

Andre Lhote

Andre Lhote

Andre Lhote

E.S:  Geçmiş ekollerle olan sorgulamanın sanatınızdaki yer nedir?

UV: Biraz geç de olsa Avrupa müzelerine ulaştığım da, gördükçe, gezdikçe kendimi çıplak hissettim. Yaratıcılığın bireyselleşmesi erken yıllara yıllara dayanır; bir müzisyen gibi bir meyvanın olgunlaşmasına özgü. Öğrenmek ve de yaratıcı boyutu koruyabilmek çok güç. Sanat uçsuz bucaksız, her gün karşınıza sizi şaşırtan bir olgu, bir sürpriz çıkıp sizi alt-üst ediyor ki yalnız resim için söylemiyorum, sinema, fotoğrafı, yazı vs. Kendime sanal bir bellek biçiyorum. Hep oradan geliyoruz; geçmiş ekoller gerçekten o kadar geçmiş değil, blog yazılarımda “Hayal Müzeleri”me dolaştığım , topladığım her ressamı, her tabloyu koydum. İnsan çok boyutlu, ben de bu nedenle “unutulmuş söylem biçimleri ve görselleri”, gözden kaçan araştırmamı sürdürüyorum.

E.S: Resim yapma süreciniz boyunca başlangıçtan bu yana değişen ve aynı kalan sanat adına nedir?

UV: İnsana dair gizem, figürün yönetiminde. Tüm yaşantımda sürekli bir “idea-fix”yaşadım ve sürüyor. Sanal ve beynin araştırma merkezindeki “pittoreque” yanılsamalar, düş’ün fragmanları, vs.

İşte bu “metaforlar”resmi yaptıran, beni yöneten.

Fernard Leger

Fernard Leger

E.S: Türkiye sanat ortamında en çok konuşulan konular galericiliğin girdiği sıkıntılı dönem.  Müzayedelerin ikinci el piyasası olmaktan çıkıp yeni üretilen eserleri satmaya başlaması sektörde hızlı inişlerin ve çıkışların yaşanmasına sanatçıların eserlerinin fiyatlarında dengesizliğe yol açtı. Galericilik sistemindeki sıkıntıların kaynağı ne olabilir?

UV: Galericiliğin dıştan görünüşündeki albeni çok ilginçtir; sanki resmi sergilemek, onu sevmek kadar kolay olacağına inanır öncelikle. Nice deneyimler gördüm; 5 resim satarım. ikisi kirayı öder, üçüyle de yaşarım diyenler, çok kısa bir süre sonra bunun böyle olmadığını gördüler. Anlattıklarım resmin güzel yıllarında geçiyordu. Bugün özel galeri adına sığlaşmak, resim satamamak ama uzun bir süredir bu pazara başkalarının da sahip çıktığını unuttuk mu? Müzayede şirketleri örneğin, bence resmin hayal perdesini yitirmesinin asıl nedeni; her ay yapılan onlarca açık artırma, otuz ressamı geçmeyen bir esir pazarı görünümü yerleştirdi. Her ressamın başına gelmiştir; vernisage’da sattığı resimden alıcının ertesi gün vazgeçmesi. Çünkü aynı gün bir açık arttırmadan ressamın işleri çok daha ucuza satılmıştı. Yaşadığım Paris’de müzayede merkezi olarak ün yapmış “Hotel Drouot”nun onlarca salonunda haftanın her günü yapılan açık arttırmalarda çok az resim satıldığı gibi genellikle satışa çıkarılanlar da tanınmamış, evlerde unutulmuş resimlerdir. Ayrıca tüm açık arttırmalarda %3 ressamın payı ödenir. Bizde ise asıl sorun: tüm müzayede şirketleri ve bunu “manupulé”edenler, kendi değer sistemlerini de yarattıkları gibi; kendileri yargılıyorlar, biçiyorlar değeri, elbette biliyorlar ki bu resimleri sürecekleri kişilere “kolleksiyon”virüsünüde daha önce aşıladılar: hazır giyimciler, alışveriş merkezi sahipleri, inşaatçılar vs. Peki sanatın bu “kurtlar sofrasında” işi ne?

Utku Varlık, Fragmanlar6,27x21 cm,Tuval Üzeri Karışık Teknik,

Utku Varlık, Fragmanlar6,27×21 cm,Tuval Üzeri Karışık Teknik,

E.S: Sanat ortamında zaman zaman bazı tartışmalar ortaya çıkıyor. Bu tartışmaların en gediklisi parlayıp sönen eleştirmen var mı yok mu tartışması. Hasan Bülent Kahraman biraz dikkat çekmek için kendi personası üzerinden sanatta eleştirmen eksikliğine değinerek yumurtasız omlet yapıyoruz benzetmesinde  bulundu.  Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu durumun nedeni ne olabilir?

U.V: Öncelikle Hasan Bülent Kahraman portresini ele alalım; bence toplu fotoğraflarda kravatlı, silik, ilk bakışta göze çarpan sonra yiten bir görüntü geliyor aklıma. Bürokrat kişiliği yapışmışsa adama, katiyen iyileşemez sanatla ya da o çevrelerle. Ama kendine yer açmanın yine bir yolu var “gıcık da olsanız, çok bilmişlik adına en geçerli mekan Contemporary dümenlerinin döndüğü kulisler ve bu pazarı yönetenlere akıl hocalığı. Bir kompleksi taşıdığı yüzde yüz, bu nedenle yönetici tavrının gerektirdiği snob ama soğuk tavırla “çağdaş sanat”üstüne; en uç referanslar vererek örneğin: Deleuze, Foucault, Baudrillard vs. Belki kitap yazmak; “Çağdaş Sanat Dünyasında Hayatta Kalmak”  sonuçta kendine şu soruyu soruyor: “..çağdaş sanatı anlamaya mecbur muyuz? Hayır dostum o sizin sorununuz, bu işlere soyunan zengin otelcilerin ve de o çevrenin sorunu. Yumurta-omlet- ve sanat eleştirmeni sorusu da bana 60 yıllarında eleştirmen Sezer Tansuğ’la Nuri İyem’in kavgasını anımsattı. O dönemde Nuri İyem abstre resimler yapıyordu, “Tavan Arası Ressamları”diye bir grup kurmuştu, öğrencileriyle ve de bunları içinde Ömer Uluç da vardı. Sezer Tansuğ bir yazısında “..İyem’in düşünce sistemine, lojik ve ulusal dengenin rol oynadığı yeni bir düzen tutkusundan yoksun kalmış bir duygu metafiziği diyebiliriz. İyem Avrupa sanatını yöneten  düşünce tarzını taklit ederek, aynı insan eğilim ve davranışını zorlayarak bize uygulamaya çalışıyor. Bu öz taklitçiliği, form taklitçiliğinden çok daha zararlıdır. Boya ustası İyem için artık yapacak tek iş kaldı: boya malzemesi üstünde kazandığı ustalığı, teknikden yoksun bulunan genç sanatçılara öğretmek!” Kavga uzun sürdü, Nuri İyem sonuçta “…işi olmayan düşünürlerden sokakta yüreyemez hale geldik” diyordu. Bu “abstre’nin amansız savunucusu,1964 de süpriz bir sergi yaparak  “köylü kadın portreleri”yle figüre döndü. Bunu anlatmamın nedeni yine bizim “batı”yla hesaplaşmamızı o yıllarda daha da etkin ve kompleksli olduğunun yanıtıdır. Geçen yıllarda yine Hasan Bülent’in hayran olduğu “güncel sanatçı”Marina Abramoviç için yazdığı: “..yarattığı bedenin sınırlarını zorlayarak tanrıya meydan okuyan “spiritüel”aktör..” vs. için blog’umda: Türkiye’de sanatı kendi doğrultusunda yönlendiren, etkileyen ve de “manipulé”e eden ama gölgede yürüyen bu kişinin anatomisini bilmekte fayda var” yazmıştım. Aslında onun ilgi alanı Abramoviç’in kendini “çıplak”olarak sergilediği performance  olsa gerek. Bugün sanat eleştirmenliği her ülkede tavsadı, bize “imposé”edilen sanat anlamınıne kadar yitirmişse, onu bakan göz de o kadar bıkkın. 

Bozlu Art Project - Utku Varlık - Fragmanlar - Akşam - 113 x 93 cm - Tuval Üzerine Karışık Teknik - 2013

E.S:  İstanbul merkezli sanat ortamında geleneksel sanat yapma biçimlerini kabul eden, tablo satan bir grup varken bir diğer tarafta bu sanat yapma biçimini reddederek güncel sanatın  savunuculuğunu üstlendiler. Güncel sanatı savunan grup satışı reddedip sermaye şirketlerinin sanat kurumu olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. En azından güncel sanat koleksiyoneri oluşana kadar…  Böylesi bir ayrım, ben ve öteki ayrımı sizce doğru mudur?

UV: Güncel Sanat, ruhsal gariplikler yaşayan bu çağın sanatta “hiç” olgusunu doğrulamak adına sanat lobileri kurup, parayla düdük çalmasıdır. Yapılan ve ortaya konan somut “hiç” bir şey olmadığı için, bunu “imposé”etmek çok  kolay; karşı çıkanları“anlamamakla”suçlamak. Absürt de bile diyalektik bir dönüşüm vardır ama “conceptuel”e sığınıp, luzumsuzluğu sanat olarak kabul ettirmek bence “duvar geçmek” gibi bir hayal. İyi bakarsanız bu virüs her ülkeyi ayrı etkiliyor. En hasta, niçin Türkiye? Bilinmez. Garanti Bankasının Salt, Güncel Sanatı Araştırma merkezi gibi fantastik bir sistem Fransa’da yok, çünkü onlar lüzumsuzluğu başka algılıyorlar. Önemli zengin kaynaklar; örneğin, Borusan’nın bunu israrla desteklemesi, Biennallere dönüştürülmesindeki arka oyunlar, yine amaç: insana dair olguları, hayali dinamitlemek, snob bir boyut yaratıp “biyonik” koleksiyonerlere hava satmak olabilir. Her devirde bu “güncel sanat”gibi sığlaşmaların arkasında yine “android”bir tip vardır; Vasıf Korun ! Onun amacını da bir türlü anlayamadım.

E.S:  Sanatın ticari bir metaya dönüşmesi sanatın eleştirel ve özerk bir alandan dışarı çıkmasına mı neden oldu?

UV: Sanat her zaman ticari olmuştur; başlangıcından bu yana değişen bir şey yok sanat eserinin paraya dönüşümünde. Genellikle aristokrasi ve burjuvanın beğenisinde ve himayesinde yapılan sanatın beğeni ölçüsüyine bir değerlendirme sonucu oluyordu; yine başeserler var ama zamanında değerlendirilmemiş olanlar çok az. Müzelere baktığımızda bir Vermeer varsa, o değerde başka bir çağdaşı hemem hemen yok. Demek o gün “göz”bugünden daha bilgeydi. Beni rahatsız eden, bugün sanatın “paranın sığındığı”bir mata olup, değer ölçüsünü yitirmesi. Peki neye göre değerlendireceğiz bir pentürü. Çığırtganların, örneğin Fahrelnisa Zeid ’in bir tablosunu bilmem hangi Arap ülkesinden 6,5 milyona aldık diye yaptıkları şamata acaba o pentürün bu fiyata satılmasının nedenini; pentür tekniği mi, içerik mi, nedir değer ölçüsü?

E.S: Popüler olanı sanat içinde nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatı halkı sevmesinde bir araç mı yoksa kolaycı bir bakış sağlayan bir etkisi mi var?

UV: 60 yıllarında olsaydık bu soruyu değişik yanıtlardım ama bugün başka bir boyutta yaşıyoruz. Sanalın ötesinde olmadık bir evrim geçirdi insan; iletişim adına, science-fiction kurgularının benzeri Cep telefonları, tabletler ve bilgi sayarlarla kendini donatıp, mediatik bir histeri yaşamaya başladı. Populizm sanatın içinden çok dışında, halk kavramı da onun ötesinde. Dönüp dolaşıp yine kültüre geliyoruz. Kültür bir “katharsis”bir arınma, insana özgü çok erdemli bir boyuttur. Eğer doğa bunu eşit olarak dağıtsaydı, yani doğduğumuz da bilge  olarak dünyaya gelseydik acaba aynı şeyleri paylaşır mıydık? Clair- obscur gibi halk ve sanat da değişik bir uçtur. Komünizm 60 yıl boyunca toplumunu -zorla- eğitemedi demek “zorla güzellik olmaz”.

Utku varlık, Fragmanlar 14, 35x24 cm,Tuval Üzerine Karışık Teknik,2000

Utku varlık, Fragmanlar 14, 35×24 cm,Tuval Üzerine Karışık Teknik,2000

E.S: Sanat günümüzde bir güç göstergesi. Güce sahip olanlar onu yönlendirebiliyor ve sanat cemaatleri ortaya çıkıyor. Bu durum modern zamanların eleştirel ve statükoya karşı,  ilerlemeci tavrının yerine sermayeye bağlı bir kültür fenomenine mi bıraktı?

UV: Yine aynıolgu; sanatı bir güç olarak alırsak, ona sahip olmak ta başka bir güç. Tarihte kaba güçle toplumlarını yönetenlerin başka bir silahı da sanatın monopolünü ellerinde tutmaktı. Sermaye yönetir bir ülkeyi, işte onu ellerinde tutanlardır müzeleri kuran, sanat fondation’larını, kitap evlerini, konser salonlarını açan. Onlar politikayı da yönetirler, dünyayı da. Sanat cemaatleri dediğimiz lobilerdir. Örneğin Fransız milyarder François Pinot, kendi koleksiyonunu içeren fondation’nunu bir anlaşmazlık nedeniyle Paris’de açamayınca,Venedik’de “Punta della Dogana”yı satın alarak oraya yerleşti. Tüm danışmanları Fransa’nın eski kültür bakanı, modern müzeleri yönetmenleri vs. Ayrıca Pinot, Meşhur Christie’s de patronu. Kendi alıyor, kendi sergiliyor, kendi satıyor ve 21 yüzyıl sanat tarihini yazıyor! O zaman siz yargılayın!

E.S: Siz uzun zamandır Paris’te yaşıyorsunuz? Paris sanat ortamı yıllar boyunca  nasıl bir değişim geçirdi?

UV: 45 yıldır Paris’de yaşıyorum yani bu uzun süre; önce Beaux-Arts yıllarımız Pentürün en güzel yılları, Paris’in şaşırtıcı çekimiyle dünyanın her ülkesinden gelen sanatçılar, sergiler, her türlü etkinlik, Paris bir şenlikti. Dünyanın ekonomik ve politik gelişimindeki faktörler el değiştirdikce şunu açıkca görmeye başladık: Amerika’nın bu etkinlikten rahatsız olduğu ve de Fransız kültürüne karşı sürekli bir saldırganlık, Amerikan sanatçılarının, galerilerinin soğuk harp taktikleriyle merkezi ele geçirme çabaları sonuçvermeye başladı. Fransız pentürünün büyük isimleri de kaybolunca, Paris albenisini daha da yitirdi. Fransa kendi dilini savunamadığı gibi kültürünü de “anglais-sakson”lara kaptırdı. Kültür bir tek çephe değil, içinde sinemadan tiyatroya, resimden mimariye, müzikten operaya, literatüre  vs. uzanan büyük bir kaos. Kötü politikacıların gününü kavrayamaması belki. Bu düşüş, arkasında “güncel sanat” virüsünüde getirdiğinde “conceptüel” pentürü alnından vurdu, ne kadar pentür sergileyen önemli galeri varsa, hepsi kapandı. Bence geriye dönüş zor olacak.

Utku Varlık Arşivi: Şirin Devrim ile

Utku Varlık Arşivi: Şirin Devrim ile Fahrelnisa Zeid Tablosu Önünde

ES:  Bir 68 kuşağı olarak ki gençliğinizde devrimci hareketlerin içerisinde olduğunuzu biliyorum. Gezi Direnişini nasıl değerlendiriyorsunuz? 68 kuşağı entelektüelleri  siz devrim mi yaptığınızı sanıyorsunuz diye gençleri azarlamışlardı? O günkü koşullar arasındaki benzerlik ve farklar nedir?

UV: 60 yılları, ihtilal sonrası benim bilinçli olarak Yön Dergisinin manifestosunu imzalayıp, bir süre İşci Partisinde aktif olmam. Fazla sürmedi, bir grup olarak şair, yazar; örneğin Edip Cansever, Fethi Naci vs. partiden ayrıldık. Oysa mehmet ali Aybar yakın dostumdu. 68 yıllarına geldiğimizde iki yıl askerliği bitirip Avrupa Konkuruna hazırlanıyorduk Akademi’de. Unutmayalım Türkiye her zaman olduğu gibi Amerika’nın çekim alanında, başka bir yörüngeye oturtulması söz konusu olduğu için de provokasyona açık naif bir ülkeydi hala da öyle, yani değişen bir şey yok. Fransa’daki büyük sarsıntının dalgalarıTürkiye’ye geldiğinde üniversitelerin yapısındaki kargaşalık, o yılların suni özgürlük ortamındaki anarşi, yeniden bir komünist avının hayallerini gerçekleştirme zamanının geldiğini açıkca gösteriyordu. Bu kez CIA ‘nın sahneye koyduğu oyun; 6 filonun taşlanması, İsrail konsolosunun kaçırılıp öldürülmesi vs. Hollywood sinemasına taş çıkartır. Gezi olaylarınıyine gerçeklerle yargılarsak; bir yönetime karşı çıkmak bir parktaki ağaçların kesimi de olabilir ama bu yönetimin saygısızca Laik düzenimize saygı göstermemesi adına ya da Atatürk ilkelerini çiğnenmesi adına, din adına toplumu uyuşturması adına, Aramco’nun yolladığı dolarla okul, hastahane yerine milyonlarca cami yapılması adına, liselerin imam hatip okuluna çevrilmesi vs. adına yapılsaydı içerik olarak belki derdini başka türlü anlatabilirdi. Yönetim; “demek ağaçların kesimesini istemiyorsanız park orada kalsın”dedi. Türkiye bu kaos’dan çıkmadığı gibi şimdi başka karanlık bir “nébuleuse”e girmişdurumda, Ne yapacağız?

E.S:    Özel müzelerle yaygınlaşan sergi gezme eylemi ve canlanan sosyal hayat sanatın buluşturucu ve iyileştirici yönüne mi yoksa boş vakit endüstrisinin mi işine yaradı?

 UV: Internet sisteminin iletişime yaptığı en önemli işlev; amacına ulaşsın ulaşmasın, bir etkinliğin çabuk duyurusu. Bir sergi, konser, sinema vs. anında dağılıyor. Unutmayalım toplumda 3. yaş sayısı da çok önemli ve de evde oturup pencereden bakanlar çok az. Paris’de müzelerin önündeki kuyruklar her gün daha fazla uzuyor. Herkes sanatla içten ilgili mi? Bilinmez ama bunu gören sivri akıllılar özel müzeler açmaya başladılar , örneğin “Pinocotek de Paris” özel koleksiyonlardan bulduklarıyla sergiler yapıp para kazanıyorlar.

 

Bozlu Art Project’e   Utku Varlık görselleri  için teşekkür ederiz.

 

 

 

 

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Art in America ve Art News Tek Çatı Atında...

SONRAKİ YAZI

Özlem Kalkan Erenus'un Resimleri Transilvanya'da...

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*