Uncategorized

Üstsüz Gerçek: Hiçbir şey Göründüğü Gibi Değil

1. A ya da B Olarak Resim

Timur çelik,Birol,200x150, tüyb

Timur çelik,Birol,200×150, tüyb

Timur’un resimleri hakkında daha önce yazılanları okumamış  ya da yapıtlarla ilk kez karşılaşmış, daha kötüsü onları imaj olarak ya da baskılarından görmüş kuşaklar için; anlam ya da enerji olarak, etki ya da izlenim olarak, alımlama ya da algı olarak, her ne şekilde olursa, bir şekilde ya da çok şekilde iletişim kurabilmek imkansızmış gibi görünüyor bana.  En azından çok zor. Yalnız portreyi beğenenlerle Egon Schiele gibi, Bacon gibi travmatik duruşları beğenenler yakalayabilirler Timur’un yapıtını. Diğerleri yalnızca resimlerin dev boyutlarının  ya da Timur’un konuşurken havada hep heyecanla sallanan büyük  ve yetenekli ellerinin espas ve rengi kavrayışındaki  teknik başarısının  altında  ezilerek kabul edecekler yapıtların  otoritesini. Ama soğuk kalacaklar  sanki gerçekten. Resim gerçekten uzaklaştıkça samimileşiyor. Gerçeklik uzak mesafelerin bir aradalığını  gerektiriyor.  Ortak noktaları, ortalamaya düşmeden bulmak ya da bilmek, unutmamak ya da korumak bu nedenle de soğuk yapıtlar karşısında kenarlara  doğru çekilmek ihtiyacı ya da refleksi…

Yani sadece fizik bir yasanın sosyal beğeni olarak işlemesi…

2. Bilgi ya da Beceri ile Elde Edilen Otoritenin Güncellik Problemi

Timur çelik, Outdoor Bild

Timur çelik, Outdoor Bild

İlk meditasyonum. Uzun sürdü. Bir aksam üzeri Rathaus Neukölln’ün önünde buluşup kahve içtik v e ben bazı muzip sorularla Timur’u konuşturup kayıtlar   aldım. Sonradan bunlardan derlediğim minik bir röportaj-kayıt www.selcukduran.blogspot.com’dan bulunabilir. Çok konuşuyor Timur.  Heidegger’den Hegel’den megelden konuşuyor. Ben böyle ressamlara hakikaten hayranımdır  ama bu tüm tartışmalara rağmen Nazi Partisi’ne üye olduğu gerçeğini değiştiremediğimiz Martin Bey’e olan düşkünlüğümden ya da Hegel’in otoriteryan devlet düşüncesini aşılmaz bir duvar gibi dünya felsefe tarihine çakıp, mükemmel bir serüven olan hayvan ve insan yaşamını berbat bir kısır döngü etrafında tuhaf bir çıkışsızlığa doğru sürüklemeye yönelik fikirlerine hasta oluşumdan hiç değil  ki Martin Bey’in –Timur’un dediği gibi, Almanya toplumunun form olarak içselleştirmeyi denediği  burada-olmaktan uzaklaştıkça yeni bir buradalığın  peşini sürmeyi bir formül olarak bellemesinden etkilenmiyor da değilim. Her ne kadar  insanın  varlık sorunu üzerine odaklanmasını  ruh ve beden sağlığı  açısından doğru bulmasam da birilerinin bunu bizim için sağlıyor olması hoşuma gidiyor. Heidegger olsam bir daha gelmezdim dünyaya. Ama iste toplum, felsefe üzerine kurmuş kendini, bu gerçeği değiştiremiyoruz ve gerçekten de gündelik hayatta da Almanya’daki kadar lojik düşünen, mantık ve akılcı  hesaplar üzerine davranan, garantici bir başka halkın olmadığı doğrudur. Timur’un kayıtlardaki konuşmasını  bir kac kez dinledikten sonra aklının kesinlikle mantık  üzerine bir sistematik geliştirmeye yönelik çalışmadığını, bu yönüyle yaşadığı toplumu analiz edişinde  kullandığı  özgün kaynaklarının  da onu hem fiziksel, hem de var oluş olarak doğurup büyütmüş olan Istanbul’unkiyle karşılaştırırken oyun oynayan çocuklara has ciddiyetinde bir tür gizem arayışının, daha çok da özgürlüğe olan bağımlılık  hatta varlık-yokluk düzeyinde koşullu  bağlılığın  verdiği bir rahatlık olduğunu gözlemledim.  Bunları ama tanıtım olarak yazıyor olsaydım, genç ressamlara yazardım, daha adı sanı bilinmemiş çocuklara. Bunu atladık, ben daha çok Kierkeegard okumalıydım, modernle ilişkisini hiç sorgulamamış  bir romantizmin aslında karşısında  büyülenmiş çocuklar gibi kaldığımız  şeyin ta kendisi olduğunu görebilmeliydim. Buydu bana yazar payesini verecek olan ve bundan daha kıymetli  ne olabilirdi. Çelik’in hayatına bir yazar olarak giriyor olmak.

Ama tabii, ne yazdığımıza  bağlı. Düşünmeye devam ettim. Aylar sürdü…

 

3. Akademinin Red ve Kabul Süreçleri Nasıl işliyor?

Timur çelik, police horse,100x80 cm

Timur çelik, police horse,100×80 cm

Ben bir taraftan, yıllardır  İstanbul’un karşı sanat atmosferinin çeşitli noktalarından bakıp (izleyici özne, yaratıcı özne, yazar ya  da analitik özne, editör ya da ayıklanan  özne gibi) „ bir gün Berlin’e gidecek olsaydım, Timur Çelik’le mutlaka tanışmak isterdim  hayalim, hayallerimin pek çoğu gibi gerçek oluşunun verdiği gizem dolu bir mutlulukla atölyedeki resimlere bakarken, diğer yandan da bazı notlar almıştım.  Bir ara o notları uzun uzun düşündüm. Bir arya dinledim Emma Shaplin’den, ezoterik ruh hallerine kapıldım ve niçin  bu adamla New Age üzerine yoğunlaştığım  bir dönemde karşılaştığımı  sorguladım. Fazla tesadüflerin olmadığına  dair inancım  kalmadığını da bu arada fark ettim. Hiç bir bağlantı yoktu. Hatta Timur doksanlardan etkilenen ve doksanların herkes başka bir yöne baksın bari coğulculuk safhasında da yetmişlerin işgal Evleri hareketinden, punklar’dan, post marksistlerden, post modernistlerden ve romanlardan etkilendigine bir şekilde kani oldum.

Sonra Timur’la bir daha buluştuk ve beni inanılmaz etkileyici bir başka konsere götürdü bu kez. Kemal Kahraman ve grubunu dinledik. Eşsiz bir konserdi. Derin yaraların müziği, hüzünden daha fazlası olarak gelen müzik, isyan etmenin acı çekmenin ve direnmenin şarkıarını dinledik mezopotamyanın uçsuz bucaksız dil  mağaralarının derinlerinde kaybolarak…

Sonra aradan biraz daha zaman geçti, ben bu arada kataloglarla idare etmek zorunda kaldım. Tekrar tekrar arayıp atölyeye resimleri görmeye gitmek de genç gazeteci hatta gezi yazısı yazanlara özgü bir üslup gibi geldi, sosyal becerim el vermedi. Ama o fikir bana bir türlü tat vermedi. Sonunda söyle bir şey çıktı:

4. İmaj Olarak Değil, Madde Olarak Yapıt:

Timur çelik, hannah,260 x200 cm, tüyb

Timur çelik, hannah,260 x200 cm, tüyb

İmajin bu kadar önemli kabul edilmesi yirminci yüzyıldan önceki tüm zamanlar içinde henüz sanat tarihinin resmin beynini, resmin ele geçirdiği bir örneğe rastlamamış   olmasından  dolayı, toplumsal bir şey olarak algılanır. Yani aslında   antropolojik olarak ressam, filozoftan daha üst bir algıya sahip olabilir ama resim, anlamdan yoksun olduğu durumda sözssüzleştiğinde, figürün simgesel zorlayıcılığından  çıktığında ne olur sorusuna yanıt verilmeyi bırakalım, sorusu bile mümkün değildir. O zaman resim öyle ya da böyle bir sözü ya  söz olarak ya da biçim olarak söyler. Yani biz bir biçimden (örneğin bir kadın figürünün dudaklarının formundan) etkilendiğimizde ya da bir giysinin resimlenişinden, gerçekte etkilendiğimiz buradaki formun anlamıyla ilişki içindedir. Ayni formu başka bir karede, örneğin aynı dudakları bir erkeğin, korkunç çirkin bir erkeğin yüzünde görseydik ayni etkiyi yaratamayacağına göre, resimden etkilenmesi beklenen seyirci, daima „düşünerek“, düşünmeyle beraber resme bakması üzere koşullandırılmıştır.  Oysa yirminci yüzyılda, resmin önce figürsüzlesmesi (Hugo yirminci yüzyıl değil tabii ama onu saymayalım) sonra da soyut imajdan daha etkili bir şey olarak, bir madde olarak tuvalin etkisinin, tuval üstündeki herhangi boyanın sıradan insan üzerindeki magic etkisinin anlaşılması üzerine resim hiçbir zaman kazanmadığı  başka ve yeni bir değer kazanarak is-bölümü yasaları üzerine çalışan tüm ekonomi analizlerini yenilenmeye zorladı. Bunu yapan yabani resimden esinlenen ham sanat ve diğer grotesk beğenilerin döneminin ressamlarıydı. Yani basta otuzların baskıcı dönemi resim tarihini hiç etkilememiş olsaydı, kimse olmamış yapıtları belki de bu kadar çok beğenmeyecekti zannedilebilir ama değil, yapıt da basit olanın daha güçlü hatta çok etkileyici özelliklere sahip olabileceğine  (ölümsüz olması gibi) işaret edebilirdi, kanıt oluşturabilirdi. Bu nedenle üstlerinde ne olduğundan bağımsız olarak, gözümüz kapalı, belki çok uzaktan, belki pek çok göz alıcı nesnenin içinde, bir resmin kendine ait enerjisine odaklandığımızda, tekniği bir kenara bırakacak boyutlarda tuvallerin içine koyacağınız imajı öyle önemsizleştirmelisiniz ki, böylece maddi varlığını öne alabilesiniz. Timur bunu yapmıyor işte. Enerjisi düşük berbat boyalar kullanıyor, fırça yerine sanki gitar penası kullanmış gibi spatülle çekiştirip yazı sanatına doğru çekiştirmiyor resmi. Resim, resimdir. Tadı seven, resim ile tecelli edebilir. Resim ile bir kez tecelli eden, her defasında mütecanis bir fenomenin yanında, karşısında önünde arkasında durabilir; saklayabilir ve tarafından saklanabilir. Bu, imajla da desteklenebilir ama resmin maddi varlığı, nesne olarak bilince eşlik etmesi, içeriğinkine  benzemez. İkonanın gizemi de figürlerden bağımsızdır, inanç da gizlenir.

5. Okulunun/Ekolünün Seçicisi Olarak Sanatçı

Timur Çelk, rüzgar,260 x200 cm, tüyb

Timur Çelik, rüzgar,260 x200 cm, tüyb

Timur Çelik, oktay, 260x200 cm, oil on canvas

Timur Çelik, oktay, 260×200 cm, oil on canvas

 Daha önce rh+artmagazine’de yayımlanan bir yazımda tartışmıştım; acaba iki yüz yıllık yenilik arayışının ardından resimde özgün olanın arayışında  olmak akademik olarak bir cahillik göstergesi olabilir. Çünkü akademiler dünyanın her yerinde sanat ögrencilerine okulları ögretirler ve bu ekollerin ve ustalarin açtıkları çığırların görsel algımız üzerinde açtıkları çığırları genişletmenizi, çoğaltmanızı, her şeyden önce kendine ait büyük egosuyla hepimizin önüne geçen değil, kendinden öncekilerin görme biçimlerine olan hayranlıktan beslenen bir versiyonculuğun mütevaziliğini beklerler. Bu nedenle belki, naif sözcüğü kullanılıyor akademi dışı yollarla resim öğrenen ya da hiç öğrenmeden yapanlar için. Onlardan naif olmaları beklendiği icin.  Bu ayrı bir yazı konusu ama Timur’un resmini benim gözümde pek çok başkalarından ayıran şey; görsel olarak tanıdık; epeyce -konstrüktivist ya da post-yapısalcı fotoğrafçılıktan etkilenen bir kadraj içinde dolaşarak yarattığı tanıdık/bildik doksanların şizofreni ve yeni dünya karşısında afallayan, çaresizleşen, hastalıklı ama bildiğinden ve ciddiyetinden taviz vermemeye kararlı ve bu kararlı sade, derin bakışlı genç işçi sınıfının, özellikle Amerika ve İngiltere kaynaklı yeni ve seçilmis/elenmiş , vasıf sahibi işçi sınıfının, bir anlamda Negri’nin Dyonissos’un Emeği’nde bize tanıtmaya çalıştığı  bunalımdaki kalburaltı alt-tabaka olmayan bir toplumsal öznenin, bir başka gözden Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısını engelleyen küreselleşme-karşıtlarının, iyi müzik algımızı alt-üst eden Jan Curtis ya da RadioHead’in Karmapolis’te takindiği depresif  alt-bilincin , büyük ihtimalle uyuşturucularla desteklenerek küçük, saçma, derinlikli, genel geçer beğeniye seslenmeyen, samimi ve kolektif olmayan bir beğeninin kadrajıdır bu. Açık bir oda kapısının alt çeyreği ile salon zemininin oluşturduğu yatay-dikey ilişkiyi atiyorum 200 çarpı 350 santimetrelik tuvale sanayi boyası ile büyütürseniz, elde edeceğiniz etki elbette Londra Okulu’nun soyut resme, özellikle de metafizikçilere küsmemis, fena halde özgün bir örneğini olusturur.  Zaten gözün seçmedeki başarısı da Bacon’a olan kimliksel yakınlığını, kendi travmasını, elbette biçim-ikonografi olarak benzemez ama buna rağmen bakınca Bacon’ın tüyleri diken diken eden aşırı gerçekçiliğini hissetmemek mümkün değil. Özellikle mekan oluşturmada Timur Çelik resmi kaygan bir zemin olarak kavramdan uzaklaştıkça uzaklaşır ve belleğin kendi üzerine odaklanarak oluşturabileceği unutma alanına yardımcı olacak meditayson materyalleri üretmeye baslar. Resmi, doğal-ilksel antropolojik gerekliliğine ulaştıran da bu gerçekçiliktir. Freudyen bir gerçekçilik…

 

O halde gerçekte zor olan yeni ve özgür bir resme ulaşmak değil, hangi mahalleye yerleşecegine karar vermek, hangi estetik algıyı (bir düşünme biçimi olarak) takip edeceğini/çoğaltacağını seçmek kolay olmadığı gibi bunun içinden en resimsel olanını, „fotografik“ olanı, -en zor olanı yani- seçmek de bana kalırsa akıl işi değil.  Hakkını vermek lazım ki Timur Çelik, resim sanatı tarihine yanlız temsiliyet problemi üzerinden değil ama aynı zamanda teknik başarının yalnız belki toplamda bir kaç tane olan Royal Akademi ya da CALArts gibi okullardan mezun olmaya bağli olmadığının bir kanıtı olarak girecek. Portrelerinde, Schiele’nin bunca cok tekrarlandığı ve sevildiği bir cağda, acaba Egon yaşıyor olsaydı, yüz yıldır resim yapmaya devam etmiş olsaydı, şimdi nasıl bir portreye ulaşmış olabilirdi sorusunun yanıtına bakıyorum ben son sergisinden (Perception) portrelere bakarken. Gerilimine rağmen, her türlü gerilimine ve psikolojik durumuna rağmen renkteki minik denge oyunlarının insanın buradalığını, (dasein) nasil etkileyebileceğine bakıyor ama kisilik olarak Timur’un Schiele’ye ilgisi yok, aynayla tutkusal bir iliskisi yok. Sosyal bir karakter Timur.

6. Oryantalist Gerçekçiliğin Sözel İçerik Yoluyla Kavramsallaşma Eğilimi

Timur Çelik, 260x200 cm, oil on canvas

Timur Çelik,Till, 260×200 cm, oil on canvas

Osman Hamdi Bey’den başlatmak istiyorum. Tuval üzerinde fotografik bir görüntü elde etmek üzere kullanılan tüm teknikler bir kenara brakılması gerektiğini iddia eden manifestolar oldu sanat tarihinde. Hatta yakın tarihte biliyorsunuz, iste orada yaptiği şeyin extraktına sahip çıkmak, onunla kurduğun ilişkinin sahte, yapay olmadığını bir aşk ilişkisi olduğunu gösterir. Bu da yapıtın kalite ve değerini yüzde yüz degiştirir. Kaderini değiştirebilir bir resmin kullanılan boyanın toprak ya da sanayi boyası olması.  Gerçekçilik dönemlerinde çalışmış tüm ressamlar iyi sonuç almıslardır.  Yine antropolojiye dönersek, demek ki insan toplumu ressamdan en çok görsel bir kayıtçı olarak, belki de savunma amaçlı bir hizmet olarak devam etmesini istiyor. Ama bu çoğunluğun beğenisi, azınlık başka beğenilerin oranının düşük olduğu anlamına gelmiyor. İşte bir dönemin teknik başarı üzerinde yükselen Kahlo ve onun okulunu dönemin eğitmenleri için daha anarşist bir pencereden bakmak isteyiş olarak kabul edelim. Bir zamanlar teknik espas olarak düşünülürdü. başka bir zaman ışık ve gölge olarak ama bazen de özgürlük olarak. İyi bakarsanız, Osman Hamdi Bey resmindeki gerçekle uzlaşı halinde ama ona muhalif kalma çabasını görebilirsiniz siz de. Figür ama özel varlığı olan bir şey Timur Bey’de, onu da eklemeli.

4. Manzara Olarak Kabus ve Blok Belleğin ( ? ) Psikoterapik Olarak Kendini Bütünlemesi: Samimiyet ve Portre

Timur Çelik, oberbaumbrucke, 200x150 cm

Timur Çelik, oberbaumbrucke, 200×150 cm

Londra Okulu ya da hiper realizm, ifadeci gerçekçilik gibi yorumlar yerine sanat tarihinde şüphesiz çok özel ve önemli bir yerde konumlanacak olan bir yapıtı görür görmez alımlayıcı gözlerle görmenin kolay olmadığını bilmeliyiz. Yani biz aslında yalnızca başkalarinin beğenisini tekrar eder ya da sebeplendiremeyeceğimiz halde cok begeniriz. Oysa bu bir seçicilie işaret eder ve seçmek için yargı gücüne sahip olmak gerekir. Yargı gücü edinmek cok bakmayı gerektirir. Çok bilmeyi…

Bir  elde sanatcının yaşayan bir makinadan daha fazlası olan gözü, bakış açısından cok yapıtına imaj-değer’den farkli olarak enerjisini/haz vericiliğini de kazandıran izleği ile kamusal-kavramsal bir kadraj olarak resim çerçevesinin, hatta boya ve tonlar ile hacime ulaşmada kullanılan teknik  bilginin dahi benzer bir politik söylem ile zekice birleştirilme tarzı; onun basitçe İngiliz Okulu’nun babalari ile bir versiyon/takip ilişkisi içinde olmadiğını kanıtlıyor.

Dinamik olarak „Perception/Algı“ sergisinden önceki resimlerini değerlendirme şansım yok, cünkü yalnızca imajlarını gördüm. Ancak bu sergide yer alan islerin neredeyse tamamında; özellikle de portrelerde; ilk bakişta fotografik-gerçekçilerin elde ettikleri sonuçlara benzeyen bir gerçekçilik alımlamak mümkün. Yalnız, bu kategori/akım, Timur Çelik resimlerinin barındırdığı özgürlük ve tutku dolu renk ve fırça kullanımını görmezden gelmek anlamına gelebilir. Yani aslında ne hiper-gerçekçilerin seçtikleri gibi insan gözü ile fotoğraf makinesi ve diğer görüntü- kayıt aletlerinin arasındaki teknik-kalite farkını göstermeye/açığa cıkarmaya odaklanan bir izlek secimi var Timur’un, ne de Osman Hamdi Bey’in ya da on dokuzuncu yüzyıll oryantalistlerinin yolunu takip edenlerin kullandığı fotoğraftan büyütme tekniğini kullanıyor Timur. Gerçek, yalnızca onun dalgacı eleştirisine özgün karakteristiğini kazandıran unsurlardan biri. Karpuz’a bakıp onun yeşil boya olduğunu iddia etmek nasılsa, Timur’un foto-gerçekçi resimler yaptığını iddia etmek de böyle görünüyor bana. Evet, bir yani belki ama tamamını görebilmek için analitiğe eklenmesi gereken başka şeyler de var.

Bir kere eleştirmenlerin Lucien Freud ile ilişkilendirmekte aceleci davranmalarına yol açan fotograf üzerinden calışmaları Freud ile ayıran çok önemli bir şey var: Timur’un içerik olarak Freud ile olan uzaklığı. Zaten Freud ve onun dönemini tarihsel olarak belirleyen başka pek çoklarının da ortak oldukları bir şey; resim sanatında biçimsel yeniliğin/orijinalliğin önemini oldukça aza indiren bir kabullenmedir: deneyci özgürlüğün tüm dünyayı saran modasından sonra ( örneğin yetmişlerde) yeniye ulaşmanın ne önemi kalmıştır, ne de özgün bir tarafı. Akademilerin birinci sınıf ögrencileri (asağılamak icin söylemiyorum onları ama gerçek böyle) ancak yeni-özgün bir biçime ulaşmaya çalışırlar. Zamanla öğrendikleri şey ise kendilerine ait bir estetik beğeninin yalnızca özgün yapıta ulaştırabileceğidir. Bu biçimsel özgünlük olmak zorunda değil. Neredeyse çöpe atılmıştır biçimcilik. Bunun sonucunda resimden tat alabilenlerin (yalnız resim olarak) beğenisine hitap eden, belki fotografın elle yapılmış olanı diyebileceğimiz türden figür ve atmosferlerin oluşturduğu resimler ortaya çıktı. Bunu ben doksanlarin müzikte ve modada etkili olan „Granch“  olarak da etiketlenmis olan, özellikle Ingiltere ve Amerika (basta Seattle’in rock patlaması dönemi) kaynaklı olmasına rağmen internetle beraber cok hızlı yayılmıs olan bir başka modu ile de iliskilendirmek istiyorum. Sıradan olmaya, herhangi birine, özellikle de isçi sinifına olan özenmeyi ifade eden, donuk bir iddiasızlığa ait estetik…

Yeniden yapilanma projelerinin doksanlarin ortasinda ortaya sürdügü COKLUK‘a dayalı esnek, geniş ve kapsayici “ideolojik” şüphesizliklere dalgacı yaklaşan yenilikçi toplumsal önerileri, doksanların sonunda kendisini çiceklendirerek metodolojik izlekler takip etmeye basladigindan beri, formülleştirilemeyecek kadar tuhaf ve benzersiz/benzerli bağlarla bağlanan; her biri doğru, toplamda “birden cok yol” hissine dayali, dayanismaci, yenilikleri hızla kabul eden ve pratikte hızlı  coğalan bir şeye dönüşmüs olarak yeniden tanimlanmasi icap eden bir muhalefetin gözüyle görülecek bir gerçeğe ihtiyaç duyuyor sanat tarihi. Kavramsal sanatın sonrası diye bir kavram kullaniyor sanat elestirmenleri. Daha az post-modern eleştiriye dayalı, daha gerçekci ama sosyal olması da şart olmayan. Bireyci bir gercekçilik. Tabi binlerce çesitlenme demek, zor bir türevi realizmin. Fotografın, kendi kadraj yasalarından tasma eğilimi içindeki Barok bir versiyonuna, belki sinematografik gercekçiliğe doğru… Yalnız CONSEPT anlamında, yani daha filozofik bir kullanışla kullanıldığında cağrışım gücünden dolayı kabul edilebilirdir ama daha önceden kendisine addedilen alt-anlamlardan ötürü, kabul edilmese de anlaşılabilir olan bir „ekono-mobilite“.

Bulanıklıkta bir başkasına benzemenin yazgısı. Bir sonraki sergide, daha anormal şeyler geleceğinden neredeyse eminim. Daha depresif. Daha alaycı, daha karmasık ilişkiler kurmaya doğru gidiyor Timur. Bir filozof ressam olmaya doğru… Bir sonraki sergi 11 Aralık’ta Düsseldorf White Brush Gallery’de açılacak, orada olabilmeyi ve Timur’un sürecini belki ona en yakın sanat tarihçilerden biri olarak takip edip üzerinde düşünmeyi ve yazmayı sürdürmeyi diliyorum. Bu ilk deneme biraz lirik oldu, umarım ilerde, başta iddia ettiğim gibi daha analitik sonuçlara ulaşmak mümkün olur…

 

 

 

Sanat Tarihçi Selçuk Duran

Sanat Tarihçi Selçuk Duran

ÖNCEKİ YAZI

Filiz Hatipoğlu- Galeri Eksen

SONRAKİ YAZI

Mill ve Bir Avuntu Olarak Özgürlük

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*