Evrim SekmenSanat-Yorum

Tuzlusu’da Sanat Sızıntısı -Evrim Sekmen

 Tarihinin ardışıklığı ve sürekliliği  kendini tekrar eden boyutu ile  yazınsal bir kurgudan ibaret olması modernitenin kahramanlık ve anlatı geleneğinden gelen bir edimin sonucudur. Yazılan bir tarih tarafından yaratılmıştık.  Aydınlamanın ardından, yazma edimi ve kaydetme Batı’nın egemen ideolojisinin tahakküm kılındığı bir alan yarattı. Batı, dünyayı yönetmeye  koşullu başat bir role soyundu. Öteki tarih sömürgelerin bağımsızlık mücadelesinin örnekleriyle doludur. Coğrafi ve kültürel farklılıklar,  çağdaş nosyonu altında başka bir sömürünün aracısı olarak  kavramlaşmaya başladı. . Çağdaşlık sorunları, bugün dev bir sanat endüstrine kar sağlayan, yapay ve şiirsel bir dil tercihi ile   postkolonyalist referanslarla ilerleyen bir sanat yapma biçimidir. Bu tezler hala tartışılmaktadır.   

Adrian Villar Rojas-Tüm Annelerin En Güzeli

Adrian Villar Rojas-Tüm Annelerin En Güzeli

 

Kaydetmenin bir eylem ifade ettiğini ve yaşanılan tarihin yazıldığı noktada Batı tarafından yazılan hikayelerin Doğulu sanatçılar elinden  yazılmaya başlaması fikri sanat ortamını da bir kaosla yüzleştirdi. Çin’de kalkınma politikalarının sonucu olarak palazlanan Çağdaş sanat bugün Çin’in ekonomik bir değeri. Batılı enteljiyansanın ve sanat ortamının karşısında artık sadece Batılı sanatçıların ve onların oryantalist bakışının yarattığı bir dünya yok. Sanat ortamı özgür ve herkese açık bir platform gibi gözükse de kapitalist  referansların hüküm sürdüğü sınırlı bir özgürlükle çevrilidir.

 

 Sanat ortamının tekinsizliği ve küresel ağlarla çevrili bir bilgi hiyerarşisinin içinde  medya aracılığıyla  estetik  ideoloji kurgulanıyor.  Sanatın Sonunu ilan eden Donald Kuspit tam da bu noktada önem taşıyor. Modernist bir bakış açısıyla sanatın yapı bozuma uğradığını söyleyip sanatın yönünün değiştiğini tayin ediyordu. “Sanatın Ölümü” adlı kitabında Donald Kuspit “Postmodern medya sanatçısı modern sanatın simyasal deneylerini klişeleşmiş, sığ bir biçimde yineler; modern sanatı gündelik göstererek kendisinin karikatürüne çevirir. Böylece yaptığı eserler, var oluşa ve gerçekliğe  yeni bir bakış açısı sunmamasına rağmen – modern sanatın en iyi örnekleri başarmıştır böyle bir bakış sunmayı- kitleleri kendine hayran bırakacak sihirli dokunuşu elde etmiş olur; bu sayede kitlelerin kendilerini rahatsız hissetmelerine ve kendilerine olan güvenlerini yitirmelerine neden olmaz” diyen “post sanatçı”  tanımlamalarıyla sanatın yeni görünümüne sert eleştirilerde bulunuyordu.

Taner Ceylan-Volpedo'nun Ilquarto Stato'nun Kopyası

Taner Ceylan-Volpedo’nun Ilquarto Stato’nun Kopyası

 

 

Modernizm sonrası  bakış açılarıyla sanat,  bir kaosun içinde kendini konumlandırıyor.  Bu kaos yüzyılın başını  15 yıl geçmemize rağmen devam ediyor. Batı ile Doğu, Kuzey ve Güney arasında yaşanan sosyolojik farklılıkların yol açtığı etnik savaşlar ve  nefret söylemleri devam ettiği sürece  güncel sanat bu durumun sosyolojisini kurgulayan,  sosyal çözümlemeci bir bakışa zorlanıyor.  Sanat bir kaos içinde var olduğu   sürece sessizlik , huzur ve şiirsellik  sanat kavramları için  her zaman semiyotik bir karşılık olacaktır. Son zamanlardaki sergi başlıkları  modernizm ve postmodernizm arasında kalan zaman, mekan ikilemini dile getiren romancıların eserleriyle çerçevelerini çiziyorlar.

 

 Eleştirinin temel izleği yaşanan  düşünme biçimlerininde bir görüntüsü aynı zamanda. Eleştirinin eleştirisi de bu esnada anlam kazanıyor. Yani güncel kavramlarla konuşabiliyorsanız ve metinsel dile hakimseniz duygulanımın ve düşünce boyunun öznel yargının, sizin filtrenizden geçmesinin bir değeri olmuyor. Eleştiri, yapıtın üreticisi konumundaki sanatçının zihinsel bakışından hareket ediyor. Postmodern  düşünme ilkeleriyle modern yaraya çare aramaya çalışıyoruz. Açıklamak gerekirse dünyanın gidişatı ve yaşanan sorunlar çatışmanın tarafı olmanız gerektiren bir durumda eyleme dönüşmeden  anlatının içinde çözümlemeci bir haleye bürünüyor. Eleştirinin kendisi sanat haline geliyor. Sanatın temel ilkeleri modası geçmiş sanat pratikleriyle görsel bir ustalıktan öteye gitmemesi algısı yaratılıyor. Görsel  ustalık yeni sanat edimleriyle yerini teknolojik bir kısırdöngüye bırakabilir. Eleştirinin varlığı bu süreçte yeni bir biçime bürünüyor. Bu yeni sanat yapma algısında   salt küreselliğe bağlanan eleştirinin ve çizgisel düşünmenin zamanı geçmiştir.

Bracha Ettinger

Bracha Ettinger

 Anlatının tarihsizleştiği ve belirsizleştiği  kavramlarla ele alınan bu sanat yapma edimini güncellikle bağdaştırmak bir yol ise bu ancak estetiğin ördüğü taşlarla olur.  Bu da duygunun ve düşüncenin birlikte olduğu bir pratik ile yapılabilir.  Hikayenin parçalı bir gerçeklikle ele alındığı, mikro hikayelerin duygu boyutunu hesaba katmadan bir fotoğrafçı titizliğiyle ele alındığı   hikayenin yapıbozuma uğradığı  ve yaratıcısını yitirdiği bir sanatı deneyimliyoruz. Yaratıcısının sanatçı olmadığı bir sanatta sanatçılar bugün anlatıcı görevindedir. Dünyanın mikro hikayelerini kendi bakış açılarıyla yorumluyorlar. Düşünce biçimleri böylesi disiplinlerarası bir perspektifte yol alıyor.

 

Bienaller, birer sosyal olay olmasının yanı sıra düşüncenin güncel yönünü gösteren bir nevi sanat ve kültür fabrikasıdır. Küresel iklim koşullarında hayat ve sanatı içine alan düşünce ve insani olan adına insiyatif alan bir kültür üreticisidir.  Sanatı kitapların ve büyük hikayelerin hapsinden kurtarır. Onları yeni bir kapsayıcılıkla güncel olana eklemler.  İzleyicinin duyumsaması için bir küresel bandın içine sokar. Sanat yapıtlarının başarısı, bu üretimin sosyal boyutunun sağlamlığıyla orantılıdır. Küresel ortamın iklimini en iyi yansıtan işler bu başarıyı hak eder. Bienalin içeriği uluslararası toplumun sözcülerinin bir araştırma sahası gibidir. Bir belirlenim kurarlar. Yabancı küratöryal sistemde sanat yapma ediminiz yabancı aktörlerce gözden geçirilir.  Bienalin 1987’den bu yana ilk yarısı bu yapının kurulmaya başlandığı sanatın ”şimdi”de ne olduğuna dair yapılan tartışmaların Doğu-Batı ekseninde kurgulandığı bir süreci izler.

 

Beral Madra’nın ilk iki bienaldeki başarısı;  çağdaş sanata hakim bir isim olarak bu  yapıyı fark etmiş ve bu yapının çağdaş sanat anlamında Türkiyeli sanata nasıl eklemleneceğini düşündürme deneyimidir. İksv ve diğer özel kuruluşlar tarafından Atatürkçü bir gelişmeyi baz alarak yoluna başlayan  Bienal, dünya değişirken İstanbul gibi kozmopolit ögeleri baskın melez bir yapıda bulunmaması düşünülemez bir sanat olayıdır. Sanat üretimini sorunsallaştıracağınız bir laboratuar gibi çalışmanın kaçınılmazlığı aşikar.    Daniel Buren, Hans  Hackke,   Sol Lewitt,    gibi mekana işler üreten sanatçıların  davet dildiği ilk  bienallerde sanatın kuşatıcılığından dolayı  kendi içimizdeki sanat üretimlerine bakılması kuşkusuz zorunluydu. Bu anlamda bienallerin yurt dışı bağlantıyı sağlaması ve dünyada  itibar gören  yerli sanatçıların çıkması  konusunda ortaya çıkan sorulara da muhatap oldular. Konunun ülkeye faydalı olmakla değil;  sanat ortamını biçimlendiren yön veren kurumsal oluşumların birer temsilci olmak yerine söz söyleyen bir yapı  içinde yer almasıyla  ilgilidir. Ülkenin dışarıdan bakan gözle görülmesi gerçeği ve  şimdi yaptığı gibi  küresel ilkelerle ilerlemesinden başka bir yolu yok gibi gözüküyor. Kendi içinde çelişki yaratan bu durumda  söz söyleme eyleminin özgür bir sesle dışavurulduğu bir ortamın  gidişata karşı tutarlı eleştirileri topluma gezi olaylarında sahici gelmeme ve tepki çekme nedenidir.

Francis Aly, Ani'nin Sessizliği

Francis Aly, Ani’nin Sessizliği

 

Sanat yapıtları   Simmel’in dediği gibi hayatı açıklamaz hayatın içinde var olurlar;  bu nedenle bienaldeki sanat üretimleri bir anlamda  bu dizgi içerisinde değerlendirilmeli bulunduğu bienal  konseptinin  sanatçıya yapıt üretimi içerisinde olanak tanıdığı düşünce biçimleri ne kadar uygulanıyor sanatçı nerede sıkılıyor nerede rahatlıyor gözlemlemek gerekli. Bu anlamda başlangıcından bu yana bienalleri organize eden bienal küratörlerinin konuyu ele alış biçimi bugüne kadar ki bienal eleştirilerinin temel noktasını oluşturdu. Küratörlerin başarısı veya başarısızlığı küratörün sanatı  ne eksende konumlandırdığı ,  mekan ve sanatçı seçimi , belirlediği referansların içeriği ve buna uygunluk ve belki de en önemlisi kurduğu perspektifin sosyal boyutu ile ölçüldü.

 

“Tuzlusu Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori” kavramsal çerçevesiyle sunulan son Bienal İstanbul Bienallerinin son görünümüdür. Küratörünün son büyük ölçekli işi Documenta’dan sonra kurduğu iş birliklerle artık bienalin ekonomik ve organizasyona bağlı sorunlarının kalmadığı  kusursuz bir kabullenişle ve bienalde gösterilen işlerin eleştirel boyutu arasındaki sıkışmışlıkla bienali deneyimliyoruz.   Bienal konseptine güncel sanatın iş boyutu vurgusuyla bir başarı diyebiliriz. Konsepti belirleyen küratörün uygulayışı ve seçtiği sanatçıların yan yanalığı İtalyan bir küratörün konuya hakim tavrı şeklinde söylenebilir. Olumlu eleştirilerin kaynağı sanatçıların üretimleri kadar küratöryel ekibin başarısından kaynaklanıyor. Kimsenin aslında yapıtları tanıyıp öğrenmek ve batıya eklemlenmek çabasıyla kaydetmenin  verdiği iç huzurla bienal gezdiğini gözden kaçıramayız. Bienallerin bugüne kadar getirdiği sorunsallarda bienal kabullenişi içinde izleyici göz açısından kendine yer buluyor.

 

 

Anna Boghiguian-Tuz Tüccarları

Anna Boghiguian-Tuz Tüccarları

 

 Özel Galata Rum Okulu’ndaki işler Ermeni Techirine, mülteci sorununa  yönelik siyaseti ve insanlık durumunu karşılayan işler olarak ilgi çekti. “Tuz Tüccarları”  bienalin düşünme biçimleri referanslarıyla oldukça uygun bir yapı gösterdi. Enstalasyonun yıkıcılığa ve bozguna delalet eden şiddeti etkisini gösteriyor. Bienalde  önceki bienalin Lale Müldür’ün  “Anne Ben Barbar mıyım” şiirindeki temayla  buluşmasını takiben bu bienal bilimsel metinleri temel aldı.   Liam Gillick’in İstanbul Modern’in denize olan cephesine yazılı Bernoulli denklemi (akışkanlar dinamiğinde hız, basınçla ters orantılıdır) Uygulamalı Hidrodinamika (2015) bienalin bilimsel kimyasıyla öngördüğü aforizmaları açık eden görsel bir içerik sundu. Düşünce biçimleri metnindeki aksiyon Carol Christov Bakargiev tarafından şiirsel bir içerikle dalgaları, kanallarla bu tuzlu coğrafyada bize yönümüzü gösterdi. Yeni bir düşünce biçimine ihtiyaç duyuyorduk. Bu düşünce biçimi de bilimsel metinler aracılığıyla sanat kavramlarının ihtiyacı olan çeşitte yapıtlara imkan veriyordu. Bienalin düşünce biçimleriyle birlikte sanatın ne olduğu veya olmadığı sorusu çoktan yerini sanatın nesneleşme sürecindeki son noktanın geleceğe dönük görünümlerine bırakıyordu.. Öğrenmeye ve kaydetmeye gelen sanatsever gözlemler için kusursuz bir içerik yönetilmişti. Bu metinlerin dışına çıktığımızda özgür bir bakışla yorumun gideceği nihai bir noktada saptayamadık. Mülteciler, Soma faciası, Ermeni sorunu, Kürt kimliği derken tuzlusunun kapsadığı deniz hakkında net bir şey söylemek zor. Sanatın yaraya çare olacağı umudunu artık taşımamamız gerektiği yönünde yabancı sanat yazarlarının tespitlerinin yanı sıra Kürt meselesi ve yaşanan politik sorunla ilgili Pelin Tan’ın protesto çağrısına yönelik soru da  tuzlu suda tam olarak ne olacağını bilemeyiz minvalinden bir felsefeyle geçiştirilmişti.

Pelin Tan, Anton Vidokle

Pelin Tan, Anton Vidokle

 

Tuzlusu esinini boğazdan alıp sanatı deneyimlediğimiz suyun üzerinde vakit geçirmemizi önerirken tuzlusudaki düğümlerle düşünsel bir yolculuğa çıkmamızı istiyor. Düğümler ve çözümlerin yan yanalığı bu diyalektiği tersine çevirip bienale sağladığı katkıdan öte sorunların içinden aşkınsallıkla çıkabileceğimiz bir referans mı sağlıyor ? Aşkınsallık ve açık bir zihinle bu konulara odaklanmak yerine vapur seyahatlerinde hayata karışmayı öneren bienal için aldığımız tavsiyeleri yerine getirmekte ilk elden zorlanabiliriz. Tuzlusuda boğulma tehlikesi geçiren politik ve toplumsa  açıdan gel-gitli  varlığımız için tuzun metaforlarını sindirmiş olmak gerek.. Tuz burada hangi boğazda olursak düşünebileceğimiz kapsayıcılıkta  bir kimyasal bileşim midir  ?

Caral Cristov Bakargiev’in donanımını   İstanbul Modern’de seçtiği kitapların içeriğinden çıkarmak mümkün. Deleuze ve Guattari’nin Binyayla’sıyla Bakargiev’in Arte Povera kitabının bulunuşu düşünce biçimlerinin modern olana dönük reddiyesinin bienal tarihinde bir dönemeç olduğunu vurgulaması açısından önemli. Tuval resminin güncel temsilcisi Taner Ceylan’ın 14. İstanbul Bienali için kopyaladığı Giuseppe Pellizza da Volpedo’nun ‘Il quarto stato’su  sosyalist söylemli, hipergerçekçi resmi ise Volpedo portresinin karşına konumlandırılmış. Mülk için ayaklanan köylülerin yürüyüşü postmodern paradigmanın içinde klasik söylemin etki ve yaratıcılığı kopyalanarak bienalin düşünce biçimlerinin tuzlu sudaki ne olacağı belli olmaz müphem taraflarında kendine yer buluyor.  Diğer bir konumlandırma okumasını “Klasik yücenin kamusaldaki yıkımını çağrıştıran Pistoletto heykeli,   ” Artikİşler  kollektifi” nin  Ankara Tekel direnişi ilgili videoda karşı karşıya kalmasında gözlemleniyor.  “Paçavralar Venüsü’nün” 20.yy sanatına kattığı neyse tarihsel bir sapma olsa da bizde direniş videosundan  bunu mu anlamalıydık yorumunu akla getiriyor.

fatih balcı

Fatih Balcı-Recep Aksu İstanbul Modern’de

 

Brecht’in “Üçkuruşluk Opera” operetinden alınma “İnsan Neyle Yaşar” sözünden Hou Hanru’nun “isimsiz”i siyaset ve sanat ilişkisinin en sık vurgulandığı bienallerdi. Şimdiki ise  sanatçıların gözünden  deniz altının metaforları aracılığıyla doğrudan aktivist bir coşkunluk yerine reel, ağır başlı, yapıt okumaya dönük bir sıradanlık hakimdi. Büyükadada Troçki’nin evinin karşısına konumlanan Adrián Villar Rojas imzalı Tüm Annelerin En Güzeli’nin Bakargiev’in her yapıtın bir politik içeriği vardır cinsinden söylemini yansıtan en güçlü içeriği taşıdığını söyleyebiliriz.  Buna rağmen bienalin siyasetini gündeme taşımak isteyen geçmiş  bienal protestoları daha ilgi çekici oldu. “Beğenal” adı altında kolektiflerin protestosu bienalin çizdiği sınırlara bir göndermeydi. Bu bienalde de sanatçı görünürlüğüne vurgu yapmak için sanatçının sanat ortamı içerisindeki konumunu eleştiren Fatih Balcı benzeri bir performans yaptılar.  Çanakkale İstanbul arasını 10 günde  kara yoluyla elinde sopasıyla ve sanatçı arkadaşı  Recep Aksu ile beraber yaya  yollara düştüler.  Ellerinde tuz dolu şişelerle ve bir sopayla Tuzlu suya tuz getiriyorlardı. Sopanın anlamı ile ilgili bir retorik geliştirmek mümkün.  İki günlük yürüyüşün ardından İstanbul Modern’e ulaştılar.. Tuzlu su dolu şişelerde alanın ortasında. Eylemin içeriği bienal konseptine eklenme endişesi bir yana düşünme biçimlerine bir soluk aldırıp ara bir uzam yarattığı kesin. İki yıldır hazırlığı süren, bir ay boyunca açık kalacak sergi alanlarında bienalin  düşünme biçimlerine yaptığı katkıyı ve toplamı sorgularken yaşamın içinde networksüz mekana ulaşan   içi tuzlu su dolu şişeler aktivizmi , sanatın kendisini, insani olanı, yolu,  hayatı ve raslantısallığı içine alan bir performans olarak kayda geçti.

 

Michael Rakowits,Eti Senin Kemiği Benim

Michael Rakowitz,Eti Senin Kemiği Benim

Sanatın politik içeriğinin eserlere içkin kurulan  bienalde doğrudan bir politik söylem arayarak gezmek bu olmadığında bu olmamış demek biraz kolaycılık olur. Bienaldeki siyasetin şiddeti az da olsa Galata Rum Okulun’daki işler tamamen bu arayışa cevap veren zaman zaman köpek katliamıyla Ermeni techirini bağdaştıran bir analoji kurması açısından düşünmeye değer. Michael Rakowitz’in “Eti Senin Kemiği Benim” yerleştirmesi Galata Rum Okulu’ moda söylemiyle steril  mekanında fazla  yalıtılmış duruyordu. Yaşadığımız sıkıntı köpek katliamının duygusal acısından daha az etkili ve daha az sinir bozucuydu. Bu nedenle Ermeni Techiri söylemi içinse tuzlu sudan çıkacak cevabı beklemeden başka işleri görmeye yeltendik.   

Bienali bir kriterler ve bakış açısı zenginliğiyle gezmenin, dolaşmanın bir fleuner gibi deneyimlemenin zor olduğu bir coğrafyada Bienal’e tarafsız ve sadece bir işler silsilesi olarak yaklaşmanın zor olduğu bir içerideki durumu var.  Dünya ölçeğinde bir sanat olayı olarak küratörün önceki deneyiminden ve bizden sonraki deneyimlerine yönelik aktarımlarının başka bir coğrafyada  devam edeceği açıktır. Beraberinde getirdiği bu ardışıklık ve yol açmaya çalıştığı düşünce alternatifleri de performatif vaadlerin yerine getirlememesi, kamusal karşılaşmaların eksikliği, İstanbul’un kozmopolitiğinin karşılanamaması ve  İstanbul’un görsel bir figür olarak daima yaşamı çağrıştırması,  siyasi farkındalıklar talep etmeye yönelik eleştirilerde birbirine koşut kaydedilecektir. Bilimin felsefenin elinden aldığı hayatı inşa ettiği yaşadığımız zaman diliminde, sanatı, coğrafi meselelerin anlatıcısı rolüne soyunduğunda bu Bienal,  zamanın elinden koparabileceğimiz bir vaat ve ilke belirlemeye kalkmıyor; tuzlu sudaki arayışlarımıza sadece bir ivme kazandırıyor. O da görme ve düşünme arasındaki mesafeyi uzatarak  coğrafyaya olan içkin mesafeyi  kısaltmaya yetmiyor.

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Müzelerde Sansür Dosyası

SONRAKİ YAZI

Şarap Koyusu Deniz Etkisi-Wine Dark Sea Effect-Mustafa Güresti

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*