Gündem

Türkiye’deki Son Durumlara Bakış Açıklaması !

Son zamanlarda Gezi Parkı olayları olarak, başta İstanbul olmak üzere, tüm yurda yayılan sıkıntılı durumlar, hepimizi müthiş derecede üzmüş ve rahatsız etmiştir. Bu olaylar sırasında “nötr” kaldım, adeta dilim tutuldu, ellerim bağlandı ve olayları takip etmeye çalıştım. Medya ve sosyal medyada, gerçeklerin yanı sıra müthiş bir bilgi kirliliği olduğunu fark ettim ve özellikle bundan çok rahatsız oldum. Medya ülkemizde ne yazık ki taraflı ve özellikle büyük bir kısmı yönetici zümre tarafında yerini aldı. Küçük bir kısmı da kendine göre bir takım mücadeleler verdi, fakat bu mücadelelerin de ya sistemsiz olduğu, ya da belli bir dayatılan sistemin parçaları olduğu tarafımca görüldü. Kısacası ülkemizin bugünlerinde ilerici, özgürlükçü, bilim yanlısı, laik vb. özelliklere sahip kimselerin kime veya kimlere güvenebileceği konusu çok bulanık. Böylesi bir bulanık zeminde olayların gerçekleştiği sıcak saatlerde hiç bir şey yazamadım, hatta düşünmede bile çok zorlandığımı açıkça belirtmeliyim. Fakat bugünlerde meseleye kendi tarafımdan, yani “Sanat ve sanat eğitimi” boyutundan bakmaya çalışınca, tabi biz felsefeciler için konunun çok derinlerde olduğunu bir kez daha gördüm. Derinlerde olması, ta Osmanlıdan bugüne uzanan yanlış bir eğitim ve felsefe sistemimizin olmasıyla ilgili duruyor. Neyse, sözü çok uzatmadan aklıma gelenleri sıralayarak, ben topluma karşı görevimi öncelikle bir yerine getirmeye gayret edeyim:

– Her türlü konu, tamamen iktidar ve ideoloji sorunu ile ilgili. Karşımızda hangi mesele varsa, söz konusu mesele, düşünmeden ele alınmaya çalışılıyor; tabi sonuç hüsran. Böyle davranmak, güncel iktidar ve ideolojinin ekmeğine yağ sürüyor pek tabii. Türkiye’de eğitim, Tanzimat’tan bugüne mevcut iktidarlar adına yapılmıştır. Ve en acısı bu iktidarların ideolojileri hiç bir zaman değişmemiştir ülkemizde. İyi biliyoruz eğitimin geneline ve sanat eğitimine getirilen yasakları. Kısaca politik bir meseledir eğitimin her türlüsü; dolayısıyla sanat eğitimi de.

– Sıkça söylenen bir sözdür; “yaşam sorununu çözmemiş insandan sanat yapması istenilemez.” Oysa ben bunun tam tersini düşünüyorum ve diyorum ki ancak yaşam sorunlarıyla birlikte sanat yapılabilir.

– Bu yukarıdaki sorunların nedeni bizdeki toplumun -halen- sınıflı toplum olmamasından kaynaklanıyor, sınıflı bir toplum olmayınca ideolojisi de yekpare bir ideoloji oluyor; yani tamamen dinsel. Ne yazıktır ki sanat ve sanat eğitimi konusu da tüm diğer konular gibi böyle bir zemin üzerine oturuyor ve zavallılığı da bu temel üzerinde oturduğu içindir. Bu durum Cumhuriyet’le de değişmemiştir; işte asıl burası çok önemlidir.

– Kanımca yapılması gereken şey, ideolojik düşüncenin, dolayısıyla politik düşüncenin ve iktidar sorununun eleştirilmesidir. Yani her şey buradan başlamaktadır, sanat da onun eğitimi de ve her türlü şey de buradan başlangıcını almaktadır. Aksi durumda her şey bir teknik mesele olarak kalmakta ve bir soyutluğa hapis olmaktadır. Bugün gettolarına hapis olanlar buna en güzel örnektir.

– İktidar işin bir yüzü, ideoloji ise onun düşünsel yüzüdür. Ülkemizde, dikkat ediniz; çok sanatçı ve eğitimci bilerek veya bilmeyerek bir şekilde iktidarın koltuğunun altına girmiştir.

– Hiç bir zaman istediğimiz, beklediğimiz, düşlediğimiz sanat ve sanat eğitimini göremedik ve yapamadık. Osmanlı toplum yapısı içerisinde verilen eğitim de, Cumhuriyet’ten sonra ve Batılılaştırılmış bir hava içerisinde verilmeye çalışılan eğitim de, aslında bizim özlediğimiz eğitim değildir. Çünkü bu eğitim kökende otoriter ve buyuran bir eğitimdir. Boyun eğen, kendi düşüncesini söylemeyen, geriye çekilen, korkak yapıdaki insanların, yetişmesine neden olan bir eğitimdir. İlk elden bu otoriter eğitim sisteminin değiştirilmesi gerekmekte. Yani biz, çoğu kez her defasında eleştirilen İslami ideolojinin biçimlendirdiği Doğulu insan tipinden yeni bir insan tipine geçmek zorundayız.

– Düşünce sistemlerini kendi toplum yapımıza uygun şekilde benimseyip eleştirebilecek, sonra kendi özgün düşünce sistemlerimizi yaratabilecek kafalara ihtiyacımız var. Fakat bugüne kadar ki eğitim sistemleri ne yazıktır ki bu yapıda insanları yetiştirememiştir.

– Siyasal durum biraz rahatlayınca, herkes ilerici ve hatta sosyalist kesilir; eskiden ağızına almaya korktuğu sözleri dilinden düşürmez. Bütün bunlar bizde kökleri çok derinlere inen memurluk zihniyetinin, mollalığın ve resmi görüşün içe işlemiş olmasının ve bunun da farkına varılamamasının bir sonucudur. Mesele her şeyden önce bir tavır ve bir yaşama tarzı sorunudur; bunun da oldukça az olduğunu düşünüyorum; hele hele başta üniversiteler olmak üzere eğitim kurumlarında da söz konusu tavrın benimsenip, savunulduğunu düşünmüyorum, tabi her zaman istisnalar var, onlara saygı duyuyorum. Eğitim kurumları kendinin bilincine varmadan insan yetiştirmeye kalkışan insanlarla dolu. Bu garip durum, şimdiye kadar engellenemediği gibi bundan sonra da başı ucu kontrol edilemez bir hale gelmiş, hızla bir virüs gibi çoğalmaktadır. Kendini kökten ele almayan, eleştirmeyen ve kavramayan kişiler, öğüt verip durmuşlar ve toplum sorunlarını bu yolla çözebileceklerini sanmışlardır. Bu resmî ideolojiye dayalı politik bir tutumdur, bugün de sürüp gitmektedir. Oysa eğitim bir felsefe, cesaret ve kelleyi ortaya koyma işidir. Yakınma, iyimser düşünceler ileri sürme ve öğüt verme değil. Bundan dolayı bir somut önerim de yok. Aldatmacaların, kendini şöyle ya da böyle sanmaların irdelenmesi, rahatsız edici düşüncelerin ileri sürülmesi, bunun da en geniş kapsamda felsefesi olan bir eğitimle yapılabileceği gerçeğinin altını çizmek gerekiyor. Fakat bu bir yapabilme sorunudur ve herkesten de istenemez.

– Türkiye’de 1933’deki Üniversite Reformunda A. Malche’ın verdiği rapora göre bilime ve bilimsel araştırmaya önem verilecek, böyle çalışmaları olmayan hocalar uzaklaştırılacaktı. Bugün sanat ve sanat eğitimi başta olmak üzere tüm yüksek eğitimde, bunun tam tersi bir mekanizma uzun yıllardır işlemekte.

– Sanat ve sanat eğitimi, üniversitelerde bölüm veya dal olarak değil, bağımsız araştırma enstitüleri olarak örügütlenmeli (bu her sosyal bilim dalı için uygulanabilir). Burada öğrencilerin hepsine burs verilmeli. Hiç bir ekonomik baskı, hiçbir kısa vadeli talep olmamalı. Sınıf olarak öğrenci sayısı oldukça az tutulmalı. Hemen her şeyin temelinin felsefe olmasından ötürü, öğrenciler çok yönlü yetiştirilmeli. Bunun ön hazırlığının liselerde yapılması. Öğrenciye başlıca sorun ve akımlarla tanıştığı sırada düşünce tarihi veya uygarlık tarihi isimli bir dersle, sorunlara tarihsel bakış açısıyla bakması sağlanmalı. Daha lisedeyken genç “magister dixit (hoca dedi ki)” anlayışını aşmalı “cogito (düşünüyorum öyleyse varım)” diyebilmeli. Öğrenci yalnız ders dinlerse, kişiliğini geliştiremez. Öğreten, öğrenenin tüm sorunlarına açık olmalı ve her şey tartışılmalıdır. O zaman eleştirme ve anlama gerçekleşebilir.

– Sanat ve sanat eğitimi her şeyden önce bağımsız düşünceyi, özgürce düşünebilmeyi gerektiriyor. Fakat son iki maddede zikretmeye çalıştığımız eğitim düşüncesinin gerçekleşmesi mümkün değildir; çünkü üniversiteler idari ve eğitim programları bakımdan devletin güdümündedir. Fakat gene de aşamalı olarak yaklaşmayı denemek gerekir; bunun için de üniversitelerdeki kadroların ilerici olmaları önemlidir. Fakat bunu da özel üniversiteler baltalamaktadır; hem kolayca kalitesiz ataklarıyla, hem de bir tröst oluşturdukları için.

– Bizde olduğu gibi düşünmesini bilmeyen topluluklar kolayca yanlış yönlere savrulabiliyorlar. Özetle sanat eğitimi ve sanatın felsefesinde kesin gerçek ya da en doğru yok. Bu aşamada kural olarak sadece değişme, araştırma ve ilerleme söz konusu. Bunu yapabilmek için de tekrar ediyorum özgür ortamlara, yaratıcı bireylere, kişiliklerini geliştirmiş bireylere gereksinim var. “Dünyayı yalnızca yorumlamamak, demokrasinin, insan haklarının gerçekleşmesi yönünde değiştirmek gerekiyor”. Parola bu.

– Gerçek, hafızlık geleneğinden hala kurtulamamış olmamızdır. Eğer bugün yığınla genç eşit koşullar altında girmedikleri bir sınav için üniversite kapıları önünde bekleşiyorsa, üniversiteye girme şansını kazanıp, üniversiteye giren ve mezun olan gençler eğer kendi meslekleriyle ilgili bir alanda iş bulamayıp, rastgele işlerde sadece yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorunda kalıyorlarsa; orta ve yüksek öğretim programları, üzerinde söylenecek çok şey olan, malumatlarla doluysa; ülkenin nitelik ve nicelik açısından eleman gereksinimiyle gençlerin nitelik ve niceliksel eğitimleri arasında korkunç bir dengesizlik ve uyumsuzluk varsa, o zaman, o ülkede eğitimin sosyo-ekonomik, kültürel, tarihsel, çağdaş bakışlar içinde bir bütün dahilinde ele alınmadığı, eğitim amaçlarının saptanmadığı, eğitim düşüncesinin olmadığı çok açıktır.

– Başka bir önemli nokta da eğitimin laik olması gerektiğidir. Oysa, ilk ve orta öğretimde din ve ahlak derslerinin seçmeli bile olsa, müfredat programlarında yer alması, kanımca hem öğretim birliği ilkesini, hem de laiklik ilkesini zedelemiştir.

– Bugün Türkiye’de şu durum söz konusudur: Yetişmiş insan öğesi olmadığı ya da çok az olduğu için türlü siyasal rejimi yönledirebilecek insan yoktur. Bu yokluk karşısında siyasal yapılar çok değişik biçimlere girebilirler ki, girdiler ve en kısa sürede büyük yozlaşmalar olabilirdi ki, oldu.

Ben kendi meselem olan sanat ve sanat eğitimi üzerinden bazı düşünceleri yukarıda sıraladım. Ülkemizde son günlerde, hatta en yakın tarih 2003’ten bugüne AKP hükümetleriyle beraber katmerleşerek gelen sorun ve sıkıntıların tarafıma ve ilgili durduğum meslek alanına yansımaları bunlar. Kanımca bu sıkıntılar, hemen her meslek alanında aynıdır ve çözüm beklemektedir.

Yararlanılan Kaynak: Aziz Çalışlar, Felsefenin Neresindeyiz?, İstanbul, Cem Yayınevi, 1989.

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

Amorfkon Filozofisi, "Esas Alan-Yan Alan teorisi"ne Dayalı Bir Öneri Proje

SONRAKİ YAZI

90'lı Yıllarda İstanbul Sanat Galerileri

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*