Modern Sanat

Türk Plastik Sanatlarının Özgürlüğü- İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Ulusların tarihi, hükümdarlarının tarihi değildir, uygarlıklarının tarihi­dir” derler. Bu sözü doğru anlamak için önce uygarlık anlayışı üzerinde dur­mak gerekmektedir. En geniş anlamıyla uygarlık, toplumu ayakta tutan toplumsal kurumların bütünüdür. Bu anlayışa göre uygarlık, toplumsal olan her varlıktır. Din, dil, töre, hukuk, ekonomi, teknik, bilgi, güzel sanat gibi. Bir toplumbilimci gibi düşünce, uygarlık terimini daha dar anlamda kullan­mak gerekir. Çünkü yukarıda adı geçen varlıklar, hep toplumsal varlıklar olmakla birlikte, aralarında doğuş, oluş ayrılıkları da olan varlıklar­dır. Toplumları oluşturan iki öz vardır: Biri Emile Durkheim’in diliyle Jugements de Valeur, Türkçesi değer yargıları’dır. Din, dil, sanat, töre gibi. Biri de Jugements de Realite, gerçek yargıları’dır. Bilim, tecim, tarım, zanaat, endüstri gibi. Birinciler toplumdan topluma değişirler. Çünkü duyunç işidirler. Bunlara eskiden “hars” diyorduk, şimdi “kültür” diyoruz. İkinciler toplumdan topluma değişmeyenlerdir. Bunlar akıl işidir. Onun için de, dar anlamıyla civilisation, uygarlık diyoruz. Bu anlayışla tarih hem kültürün hem de uygarlığın tarihidir. Öyleyse güzel sanatlar tarihi de tari­hin bir koludur. Onsuz tarih eksik kalır.

Plastik sanatlar tarihinde Türk plastik sanatlar tarihinin büyük bir öne­mi olmak gerekir. Çünkü ulusu hem çok eski bir uygarlığa sahiptir hem de bu uygarlığını yeryüzünün üç keseğine yayan, plastik sanat anlayışında önder olan bir ulustur. Bu yüzden bu gibi tarih çalışmaları yalnız Türklük için değil, bütün insanlık için çok yararlı olacaktır.

Burada, sanatın ne olduğunu bilmeyen, onu ulusların raffinment kibarlık çağlarına özgü bir lüks işi sanan kimi batıkların şu yamuk düşüncesi ile kar­şılaşabiliriz: Sanatın değerini o denli büyütmemeli. Çünkü sanat, bilim, teknik işi gibi bir zorunluk işi değildir. Bir tadım işi, gönül işidir… İçinde doğru yanlar da bulunan bu düşünce sanatın ne olduğunu, toplumların yaşayı­şındaki iş payını da bilmemekten ileri geliyor. Etnoğrafya’nm bize bildirdiği; Âvusturalya’nm iki klanlı, totemci ilkel toplumlarında uygarlık adını ver­diğimiz bilgi, ekonomi gibi kuramlardan hiç biri yokken şu üç ortaklaşa varlığın olduğudur: Dil, din, sanat. Hem de bu varlıklar ileri toplumlarda olduğu gibi toprağa yerleşik kurumlar olarak değil, göçebe olan klanların canı, tini, istemi gibi, güç olarak, ortaklaşa (kollektif), komul güçler olarak vardır. Tıpkı maddedeki elektrik, ısı, ışık gibi. Bu güçler o denli temelli, o denli anaçtır ki toplumlar bunlarla varoluyorlar, yenileştirmeler bunlarla yapılırlar, bunların yok olmasıyla da onlar yok oluyorlar. Böyle olunca sanatsız yaşam, sanatsız tarih var olmaz. Sanat tarihinin işi sanat olgularını incelemektir. Ancak hu inceleme herhangi bir kişinin gelişigüzel incelemesi değil, tarihçi denilen düşünce adamının bilinçli, teknikli incelemesidir. Böyle bir incelemenin temel özelliği, nesnel olmaktır. Tarih incelemeleri yöntem işidir.

Son yıllarda bazı Alman, Fransız sanat tarihçilerinin, sanatçılarının yazıları bir yana, Türk Sanatları üzerinde tüm olarak çalışmalar yapıl­mamıştır. Türk sanatları üstüne taşman yanlış düşüncelerin yamuk inançların, Türk sanatları tarihinin karanlıkta kalmasının ayrı soylardan nedenleri vardır. İlk düşünülen Türk sanatları için yeter sayıda örnekler barındıran müzelerin, dermelerin olmayışıdır. Hele İslâmiyetten önceki yapıt­larla ilgili belgeler pek azdır. İkincisi konunun nesnel açıdan incelenmemiş olmasıdır. Üçüncü neden Türk plastik sanatları ile batı plastik sanatları arasındaki doğuş, oluş ayrılıklarıdır. Özellik taşıyan nedenlerden biri de Türk hattatlığı, Türk yazı sanatı gibi büsbütün özgün bir sanat kolu üze­rinde bilimli, yöntemli denebilecek incelemelerin yapılmamış olmasıdır. Bü­tün bu nedenlere bir de şunu katınız: Türk sanatları üzerinde incelemeler yapan insanların başarısı yalnız tarih bilgisine, teknik bilgisine değil es­tetik bilgisine de bağlı kalmaktadır. Batı’da olsun, doğu’da olsun bu iki koşulu bir arada taşıyan insanlar yok gibidir.

Yöntem bilimi (metodoloji)ne göre de nesnel incelemenin ilk koşulu kafayı prenation’lardan, ön düşüncelerden sıyırmaktır. Türk plastik sanat­larını inceleme işinde de böyle. İlk iş bu sanatlar için beslenen yamuk inanç­ları kafamızdan söküp atmaktır. Türk sanatları için beslenen sanılardan bi­rini ele alalım. Civilisation des Arabes adlı bir kitap yazmış olan Dr. Gustav le Bon gibi bazı düşünce adamları Türk sanatı diye bir sanatın var olduğuna inanmazlar, öyleki Gustav le Bon bu yapıtında Türklerin minare yapmasını bilmediklerini, minare yapmanın Araplara vergi olduğunu söyler. Bu gibi insanların sanısınca Türk sanatı Arap, Acem, Bizans sanatlarının oluştur­duğu katışık bir sanattır! Batı’da Saladin ve Migeon gibi Türk sanat anlayışının kendi türünde bir insancıllık olduğunu söyleyen, dünyanın en büyük mimarlarından  biri olan le Courbusier gibi “kent Üsküdar’dır, Beyoğlu testere dişidir” diyen düşünce adamları pek azdır.

Türk sanatına karşı verilen yargıdan ne denli dipsiz olduğunu anlamak için Yunan sanatının eski sanatlarla olan ilişkisini incelemek yeter. Muller kuramına  göre Yunan sanatı geçmişi olmayan, özgür bir sanattı. Oysaki arkeoloji incelemelerinden anlaşıldığına göre ilk Yunan plastik sanat yapıt­ları eski Âsur, Mısır, Fenike sanatlarının etkisi altında oluşmuştur. Yunan­lıların işi eski sanat anlayışını Avrupa keseğinde sürdürmekten başka bir şey olmamıştır. Yine le Bon’un sanısına göre Gotik sanatının ayrıca özelliği olan kırık kemer XII nci yüzyıldan bu yana Araplarca Mısır’da, Sicilya’da, İtalya’- da kullanılmıştır. Gotik sanatındaki kırık kemer de Mısır’daki Arap sanatın­dan alınmıştır.

Türk sanatının Arap, Acem, Bizans sanatlarının katışmasın­dan oluştuğu düşüncesi, doğru gibi görülse bile, bu yüzden onun soysuz, de­ğersiz bir sanat olması gerekmez. Böyle olsaydı Yunan, Gotik sanatlarının da soysuz olmaları gerekirdi. Doğru olan anlayış şudur: Canlı varlıkların yaşayışında olduğu gibi, plastik sanatların tarihinde de kendi kendine, yoktan var olma yoktur. Her sanat kendinden önce yaşamış olanlardan bir­takım şeyler alır. Bu alış onu alçaltmaz. Geçmiş tutkusundan kurtulmak, kendi üzerine kapanıp kalmak değil, belki yendikler oluşturmaktır. Sanat dönemlerine değerini veren parçalar değil, tümdür. Sanat, bir bakımdan, yaratımdır. Mimarlık, heykelcilik, ressamlık, dekorculuk dediğimiz sanatlar, biçim sanatlarıdır. Bu bakımdan bu sanatları inceleme tekniği, doğa bilim­lerinin inceleme tekniğini andırır. Görevleri bakımından apayrı olan bu iki insan işi, yapıbilimsel (morfolojik) varlıkları inceleme tekniği bakımından birbirine yaklaşırlar. Botanik, Zooloji, Jeoloji bilimlerinde, konuları olan gerçekler üzerine verilen yargılar, öznel yargılar değil, dış dünyay­la, dış dünyanın nesneleri ile ilintili olan nesnel yargılar, gerçek yargıları­dır. Doğa gerçeklerini tanımak isteyen bilim adamları yargı verirken bütün öznel, kişisel duygularından, anlayışlarından, sanışlarından sıyrılmak zorundadırlar. Sanat yapıtları dediğimiz plastik yapıtların incelenmesinde de böyle olacaktır. Doğa bilimlerinde olduğu gibi, plastik sanatlar tarihinde, estetiğinde de kelimelerin, terimlerin görevi gerçeklerin yerine geçmek değil, yalnızca gerçekleri düşündürmek, andırmaktır. Kelimeler, terimler birer simgedirler; gerçeğin, bilginin, bilimin kendisi değillerdir. Biyoloji bilgi­ninin anlağı imge anlağı değil, nesne anlağıdır. Sanat tarihçisinin de böyledir. Bilginlerin elindeki kitaplar doğa gerçeklerinin yerine geçecek gerçekler değildir. Belki doğa gerçeklerini tanıyan insanları anlaştırmak için kullanı­lan araçlardır. Sözler, terimler, kitaplar gerçeklerin biçimini, rengini, koku­sunu, görünüşünü öğretmezler. Ancak bütün bu duyu bilgilerini taşıyan in­sanlar arasında gözle, yazılı sözlerle konuşma, anlaşma aracı olabilirler.

Bu konu ile ilgili bir iki örnek: İstanbul’daki Yenicami için “Türk mimar­lık tarihinin tanıdığı en büyük yapıtlardan biridir” dersek mimarlıkla ilişkisi olmayan bir insan bundan ne anlar? Mimarlıkla ilintisi olan, ancak Türk mi­marlık yapıtları üzerinde hiç durmamış bir insan Yenicami’nin dünyadaki üs­tün yapıtlardan biri olduğunu öğrense bile, bunun diğer üstün yapıtlardan ayrıcalığını biraz olsun anlayabilir mi? Sözün kısası, tarih, estetik, teknik bilgisi ne denli ileri olursa olsun, Yenicami’yi hiç görmemiş, onu dünyanın mimarlık alanındaki diğer üstün yapıtlarıyla karşılaştıra karşılaştıra değer­lendirmemiş olan bir insan, Yenicami’nin ne olduğunu sözle, kitapla anla­yamaz. Türk plastik sanatlarının ne denli özlü sanatlar olduğunu göstermek bakımından Türk bezemeciliğini örnek olarak veriyorum.

Batı’da heykelin, resmin, mimarlığın evrimi ne olmuşsa bezeme sanatının evrimi de o olmuştur. Batı diliyle bezemeleşme demek doğalaşma demektir. Batı bezemeciliğinin tarihte mantıksız usandırıcı yapıtlar ortaya çıkardığı görülmüştür. Bir ağaç masanın dört ayağını birleştiren bağlamaların orta­sına içinde çiçekler taşıyan bir sepet oturtulması gibi! Türk bezemeciliği, bu­nun karşıtı bir yönde gelişmiştir. Daha ilk günlerden soyuta yönelmiştir. En son bulgular da gösteriyor ki, arabesque diyerek Arap’a yükletilmek istenen bezeme soyu bir Türk işinden başka bir şey değildir. Tufan kazdan göstermiştir ki dekorlar arasında en çok Türk olan, bütün Türk yapıtlarında da en çok rastlanan dekor arabesk adı verilen özgün bezemedir. Samarra kazılarında da bu türlü bezemeler bulunmuştur. Bu özgün bezemelerin ana­tomisi şu dört karakteri taşımaktadır:

  • Öğelerin salt soyut olması,
  • Çizgilerin çok olması,
  • Örgenlerinin (Organlarının) kaynaşması,
  • Ne başlangıcı, ne de sonu bulunmaması,

Böyle olunca arabeskler soyut öğelerin oluşturduğu kuru, cansız yığın­tılar olmaktan kurtulup, bitkiler gibi, örgensel bir oluşu kazanırlar. Arabesk’- ler evrende den ve düzenin simgeleridir. Bunlar insanı düşündüre düşündüre büyülerler. Arabesklere bakarken insan önsüz artsız bir evrene ulaşmış gibi olur.

Arabeskle birlikte Türklerin en çok kullandığı bezeme yolu çığırlaştırma diye karşılayabileceğimiz stylisation’dur. Bitki, hayvan, insan, eşya, dış dün­yanın herhangi bir konusunu yalnız anatomik varhk olarak almak, onu fiz­yolojisinin bütün koşullarından ayırmak, ona kendinde olmayan psikolojik kişiliği vermek, sonra onu geometrik bir düzene göre yineleyip üretmek, işte çığırlaştırmak budur. Böylelikle oluşan yaprak, çiçek biçimleri artık doğadaki gibi olmaktan kurtulurlar, ülküsel bir yaprak, çiçek oluşumuna ulaşırlar. Bunlar motiftir. Bir bezeme birliğidir. Bu birlikler birliklerle bir-leşip, yepyeni bir düzene göre örülmeye başlarlar. Böylelikle bezeme toplağı kurulur. Bu türlü Türk bezemelerinde en çok göze çarpan karakterler şunlardır:

  • Bezeme motifleri doğadan alınmıştır,
  • Son kerteye dek yalınlaştırılmıştır,
  • Geometrik bir düzene göre örülmüştür.

Bütün bu bezemelerin anlatmak istedikleri şudur: Bu dünya bir yara­tıklar dünyasıdır. Bütün gelip geçici biçimlerin bağlı olduğu bir düzen var­dır. Bu düzen hiç şaşmaz. Bu dünyada her varlık bu şaşmaz, aksamaz düzene bağlıdır.

Kaynak: Baltacıoğlu, Ismayıl Hakkı. Türk Plastik Sanatlarının Özgürlüğü, Türkdili Dergisi,Eylül 1965, C XIV, S 168, s. 776-779

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Türk Plastik Sanat İlkeleri-İsmail Hakkı Baltacıoğlu

SONRAKİ YAZI

Anlamak… Anlamak… Anlamak…

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*