Sanat

Türk Plastik Sanat İlkeleri-İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Türk sanatlarını, mimarlığı, heykelciliği, hattatlığı, bezemeciliği ile incelediğimiz zaman bu sanatların hep doğadan doğaüstüne, somuttan soyuta, özelden genele gittiğini görüyoruz. Bu gidiş neden? Üzerinde dur­duğumuz Türk sanatının İslâm devrine ait olduğunu düşünelim. Her din gibi, İslâm dini de yepyeni bir varlık anlayışıyla ortaya çıkmıştır. İslâm dininin ileri sürdüğü varlık anlayışında ilgiyi en çok çeken noktalar şun­lardır : Bütün varlıkları yoktan vareden Allah’tır. Bütün varlıklar gelip geçicidir, yalnız Allah’ın kendisi kalıcıdır. Allah, önsüz, sonsuzdur.Allah gözle görülmez, elle tutulmaz.Allah her yerde vardır, O’nun durağı yoktur.Allah ne yaparsa bilerek yapar. O’nun bilgisi bütün varlıkları kaplayıcıdır.Allah yerleri, gökleri kendi yasasına göre yönetir.İnsanlar için sonsuz yaşayış öbür dünyadadır.

Şimdi bütün bu inançlarla yoğrulmuş olan devirlerde yaşayan Türk sanatçılarının sanat bilincini bir düşünün. Besbelli ki bu bilinç doğa varlıkla­rının üzerinde çalışırken, sanat varlıklarını yaratırken, gelip geçici ile kalıcı­yı, arazla zâti birbirinden ayırmaya çalışacaktır. Bu şartlar altında çalışan bir sanatçı doğanın bütün gelip geçici olan özelliklerini bir yana bırakıp, yalnız anlamı, özlüğü, yasayı arayacaktır. Böylece sanat eserini doğalcı­lığın boyunduruğundan kurtaracak gerçeküstücülüğe götürecektir.

Lidyalılar , ördek şeklinde kap.

Varlık yaratma felsefesinden sonra bir de yaratıkların üzerinde dura­cağız. Bu arada canlıları ele alacağız. Ne göreceğiz? Canlı varlıklar nedir? Bu felsefe sorusuna her sanat eseri kendine göre karşılık verir. Türk sanat anlayışına göre canlılar evreninde şu üç gerçek göze çarpmaktadır:

  • . Canlılar geometri dışı olan varlıklardır.
  • Canlılar türlü organların türlü görevleriyle yaşarlar..
  • Bu organlar, bu görevler yaşama bütünlüğü içindir.

Varlığı bir canlılık evreni olarak anlayan, bu canlılık dışında kalan her nesneyi ilk ve son gerçek olarak anladığı canın döküntüsü, kalıntısı olarak gören bu anlayışa dirimcilik diyelim.

Dirimcilik felsefesi bu olan bir dinin bu dini taşıyan sanatçıların üze­rindeki etkisi ne olabilir? Bu etkinin altında çalışan plastik sanatçılar eser­lerini nasıl tenleştirirler? Onların tuttukları yol şudur:

  • . Bitki, insan, hayvan sûretlerini kopya etmekten uzak kalmak. Hep anlama değer vermek. Böylelikle plastik sanatlarda olgunluğa eriş­mek.
  • . Bunun için doğa anatomisini, perspektifini bozmaz. Oğuz, Sel­çuk heykellerinde, minyatürlerinde, Karagöz suretlerinde olduğu gibi.
  • . Doğayı simgeleştirmek, nonfigüratif anlayışlı sanatlar yaratmak. Türk sülüs, nesih, celî, talik, divanî, rıka yazılarında olduğu gibi.
  1. Doğayı düzenlemek, (stylisation). Yanlış olarak arabesque adı veril­miş olan bezemeler gibi.

5 . Organlaşmak. Geometrik biçimleri organizma düzenine göre ya­ratmak. İslâm mimarlık eserlerinde olduğu gibi.

Mimar Sinan Mescidi

Biçim sanatları aralarında konuları bakımından en somut olanlar, en soyut olanlar hangileridir? Kuşkusuz, bu sanatların arasında en somut olanı heykel sanatıdır. Çünkü en kaba, en yaygın bir anlayışla heykel, insamn, hayvanın kalıbıdır, gövdesidir, dökümüdür. Heykelden sonra resim gelir. Ancak, resim somutluğundan birçok şey yitirmiştir. Resim, somutun kendisi değil, gölgesidir. Ancak, resim somutlara, heykel kadar değilse bile, yine de yakındır. Mimarlık alanına girince iş değişiyor. Bu sanatın doğa gövdeleriyle doğrudan doğruya ilintisi olmamakla birlikte doğa ile hiç ilintisi yoktur demek de doğru olmaz. Çünkü mimarlık, göv­deden, biçimden başka bir de anlam taşır. Bu anlam estetik değer dedi­ğimiz değerdir. Açıklık, coşkunluk, ululuk gibi. Kimi anlağın, kimi gönlün, kimi de istemin değerleridir. Böylece en doğa dışı, en soyut bir sanat olan mimarlık da gidip insana, insan kişiliğine varır. Mimarlığın in­san ruhuyla olduğu gibi, yukarıdaki anlayışın tersine olarak, insan gövde­siyle de bir ilintisi vardır. Sözün kısası, biçim sanatlarının en somutu hey­kelcilik, en soyutu mimarlıktır demek oluyor. Bu arada bezeme sanatına gelince, o, resme yaklaştıkça somut, geometriye yaklaştıkça soyut bir sanat olur.

Şimdi Avrupa sanatını ele alalım, onun evrim çağlarına göz atalım, ne göreceğiz? işte Yunan heykelciliği. Doğacılığın, doğa yansılayıcılığının en son kertesindedir. Yunan heykellerinin gerçek insan gövdesinden hemen hemen hiç ayrılığı yok gibidir. Yunan heykelciliğinin idealistliği bu ör­nekleri ideal bir oranlılık derecesine ulaştırarak kopya etmektir. Roma sanatı da böyledir. Roma heykelciliği ile Yunan heykelciliği arasında bir­takım ayrılıklar bulunabilir. Ancak, onları doğacılık bakımından ayırt etmek elde değildir. Bu sanatçıların gözünde doğa her şeydir, güzellik ondadır, olgunluk ondadır. Sanatçıya kalan tek iş, bu değerleri doğada ara­yıp bulmak, onları eserine kazandırmaktır.

Ortaçağ doğa kopyacılığı bakımından bir devrimcilik özelliği taşır mı, taşımaz mı? Bu konuya gelince iyice düşünmek gerektir. Gotik hey­kelleri incelenirken bir noktaya çok dikkat edilmelidir. Bu heykellerin Mısır, Asur heykellerini düşündüren, durgun, içli, sırlı bir oluşları vardır. Bunlar önce doğadan kaçan eserler gibi görünürler. Oysa bunlar da tıpkı Yunan heykelciliği gibi doğacılıktan kurtulamamışlardır. Bu yansılayıcılığm XIX’uncu yüzyılın ortalarına değin sürüp gittiği görül­mektedir. Klasik devirden sonra gelen romantik devir de bu tutkunluk­tan kurtulamayacaktır. Romantizm ile birlikte değişen, heykel anlayışı değil, yalnız heykel tekniğidir.

Bir örnek üzerinde duralım. İstanbul’da II. Beyazıt Medresesinin kapısı önünde durup içeriye bakalım, ne göreceğiz? Ortada bir avlu. Av­lunun ortasında bir şadırvan. Karşıda, tam ortada bir salon. Avlunun sağında, solunda üstü örtülü bir koridora açılan hücreler. Bütün bunlar size buranın bir medrese olabileceğini gösterir. Şimdi II. Beyazıt Camisi­nin avlu kapısından içeriye bakın. O güzel şadırvanı, tepesinden istalak- titleri sarkan o güzel cümle kapısını göreceksiniz. Sonra caminin içindeki top kandilleri, kıbleyi gösteren mihrabı, bir ses balkonu olan minberi, sağ­daki, soldaki celi yazılarını, renkli camları göreceksiniz. Bunları görünce burası bir tapınaktır diyeceksiniz. O medreseye ev diyemeyeceğiniz gibi bu camiye de saray diyemeyeceksiniz. Minare de öyle değil mi? O, herşey- den önce bir kuledir, bir ses kulesi. Gökyüzüne yükselen, içinden merdi­venle çıkılan, çanaklığında okunan ezan sesini yayan bir kule. Bu kulede görevine uyması için gerekli olan bütün şartlar vardır. Küpünden külâhına, çanaklığının duvarından altındaki istalaktitlere kadar bu ezan kule­sinin sağlam, kullanışlı, güzel olması için ne yapılması gerekirse hepsi ya­pılmıştır. Minarede her şey yerli yerindedir. Minareden uygun ses kulesi, minarenin küpünden uygun ayak, külahından uygun dam, şerefesinden uygun gezinti çanağı olur mu?

Mimarlık eseri, sanat eseri der geçeriz. Partenon, Nötre Dame de Paris, Süleymaniye, hep birer mimarlık eseridir. Ancak, bu eserler birbiri­nin tıpkısı değildir. Hepimiz insanız, hepimizin kişiliği bir midir? Mimar­lık eserleri taş, tahta, kerpiç yığınıdır. Ancak, herhangi bir yığın değildir. Mimarlık eseri denilen yığın bir bütündür. Bu bütün kimi zaman eklerle doludur, ölüdür. Kimi zaman da ek nedir bilmeyen bir bütündür. Bütün­den bütüne de fark vardır. Bitkiler, hayvanlar, insanlar da birer bütündür. Ancak, dağlara taşlara benzemezler, organizma denilen canlı bütünlerdir.

Durmazlar, yaşarlar, kopmak parçalanmak, dağılmak nedir bilmezler, hep bütün kalırlar. Mimarlık eserleri de birer bütündür.

Yenicami’nin karşısında durdunuz mu? Minarelerini ayrı ayrı, doya doya seyrettiniz mi? Minareleri ile kubbelerinin arasındaki birliği, bü­tünlüğü gördünüz mü? Kubbeleri ile, minareleri ile bu Yenicami ay gibi, güneş gibi eşi görülmemiş bir yaratık değil midir? Birliği, bütünlüğü ile bu Yenicami bitkiler, hayvanlar gibi, kendi başına bir organizma değil mi?

Bu birlik, bu bütünlük Türklerin yalnız mimarlık şaheserlerinde mi vardır? Konu mimarlık şaheserleri olmayıp da ibrik, cezve, kavukluk gibi ev eşyası olsun. Bunların karşısında geçip yapılarını inceleyin. Ne görecek­siniz? Türkün yarattığı her sanat eseri gibi onlar da ek, yama nedir bil­mezler. Türk yarattığı herşeyi tüm, bütün olarak yaratır.

Kendimizi bir Türk mimarı, hattatı, bezemecisi yerine koyarak do­ğaya, ilkin bitkilere bakalım. Ne göreceğiz? Bu bitkiler gövde, dal, yaprak, çiçek, türlü biçim, renk ayrılıkları bir yana, canlı, yaşayan, üreyen varlık­lardır. Bu bitkilerde göze çarpan en büyük gerçek nedir? Onların eksiksiz, aksaksız, kendi kendilerine yetici birer bütün, hiç bir ek, hiç bir yama al­mayan canlı bütünler olmaları değil mi? Şimdi bir de hayvanlara, bu ara­da onların en olgun soyu olan insana bakalım. İnsan da öyle, binbir par­çadan, biçimden, renkten olma, eksiksiz, aksaksız bir bütündür.

Bu görgüde doğa düşüncesi ile birlik, bütünlük düşüncesi birbirine karışıyor. İşte Türkün bütün plastik eserlerinde baş eğdiği doğa, oluş, varlık yasası bu bütün yasasıdır. Türk’ün camisi, medresesi, hamamı, çeşmesi, yazısı, mobilyası, aygıtları, bezemesi, hep birer bütündür. Türk sanat eserlerinde hiç bir parçayı bütünün bütünlüğünü bozmadıkça, bü­tünü sakatlamadıkça ayıramazsınız. Türk sanatında bütüncülük gelene­ğinin ne denli köklü bir gelenek olduğunu anlamak için yalnız mimarlık eserlerine değil, mutfak eşyasına dek en ufak eserlerine bakınız, hep bu bü­tünlükle karşılaşacaksınız.

Gövdeden gövdeye de fark vardır. Gövde vardır, ekli parçalardan orta­ya çıkmıştır, yamalı bohçaya benzer! Gövde vardır, bir bütün gibi görünür, yine de yabancı parçaların anlaşmasıyle ortaya çıkmıştır. Gövde de var­dır, parçalara ayrılmayan bir bütündür, bitki, hayvan, insan gövdeleri gibi. Üçüncü tip gövdeyi ancak organik yaratıklarda, bir de sanat eserlerin­de görebilirsiniz. Tensel olsun, tinsel olsun, sanat eseri bir organizma var­lığını taşımadıkça, sanat eseri olmanın büyük sırrına ulaşamaz. Bu sırra ulaşma işinde ekin, süsün, iğreti varlıkların hiç bir rolü olamaz. İşte dünya sanat eserleri bu bakımdan da incelenmedikçe bu eserler için bir değer sırası yapmak elde olmayacaktır.

 

Kaynak: Baltacıoğlu, Ismayıl Hakkı. Türk Dili Dergisi,Türk Plastik Sanat ilkeleri, Haziran 1966, C XV, S 177, s. 607610

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Beyaz, Tuba Önder Demircioğlu Seramik Atölye Sergisi Galeri ARK'ta !

SONRAKİ YAZI

Türk Plastik Sanatlarının Özgürlüğü- İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*