Müze içinde Müze

Türk Mimarisinde Kurgu ve Karakteristiklerin Celal Esad ve Usul’deki Mukayesesi-Nazire Bilgili

Osmanlı Devleti ilk olarak 1851 yılında uluslararası bir sergi olan Londra Sergisi’ne dokuma, deri, süsleme ve toprak mahsülleri dalında katılmış ve sergiden birçok ödül kazanmıştır. Osmanlı Devleti bunu izleyen sürede Almanya’da Bahçıvanlık Sergisi, Madrid Maden Sergisi, Barselona Sergisi gibi uluslararası birçok sergiye katılmıştır ve bu sergilerden biri de 1873 tarihli Viyana Sergisi olmuştur. Viyana Sergisi için hazırlıklar sergi tarihinden iki yıl kadar önce başlamış, Osmanlı mimari eserlerinin ve devlet topraklarında yaşayan müslim ve gayr-i müslim vatandaşların giydikleri kıyafetlerin tanıtımı amacıyla iki kitap hazırlanmıştır. Nafia Nazırı İbrahim Edhem başkanlığındaki bir komisyon tarafından Türkçe (Osmanlıca), Fransızca ve Almanca dillerinde hazırlanan Usul-i Mi’mari-i Osmani Viyana Sergisi için yapılan çalışmaların bir ürünüdür.

Evrensel Osmanlı Viyana Sergisi

Evrensel Osmanlı Viyana Sergisi

Usul-i Mi’mari-i Osmani genel olarak Osmanlı mimari eserlerinin yapılış şekillerinin kuralları ve usullerinin tarihi ve bilimsel tanıtımlarını gerekli şekil ve çizimler ile destekleyerek anlatmaktadır. Kitap, Osmanlı sanatını Avrupa sanatlarından ayırmaya yönelik Osmanlı mimarlığının öneminin vurgusunu ve bunun Avrupalılara anlatılması amacını taşımaktadır. Kitabın tanıtım kataloğu gibi hazırlandığı söylenebilir; fakat kitap bir yandan da dönemin mimarlarına yapıları nasıl yapmaları gerektiğini gösteren bir kaynak olarak ele alınmıştır.

Usul‘de mimarlığı etkileyen kırılma noktaları, Osmanlı mimarlığındaki iniş çıkış dönemleri ve bu dönemleri etkileyen sebeplerden bahsedilmiştir.

Kitaba göre Osmanlı mimarisinin güzel ve büyük yapılarına bakıldığı zaman insan düşünce ve hayallerinin görünen eserleri olan bu yapılarda hususi bir tarz uygulanmıştır[1].

Usul’de mimari usulün ve yöntemin Çelebi Sultan Mehmed devrindeki Yeşil Cami ile ortaya çıktığı, bundan önceki Osmanlı yapılarının mimari kaygı taşımadan sadece ihtiyaca cevap verecek şekilde inşa edildiği belirtilmektedir[2].

Kitapta İznik ve Bursa’da yapılan yapıların hepsinin Osmanlı hususiyetiyle veya Yeşil Cami’nin yapılışında olduğu gibi Osmanlı mimarisine uygun olarak değiştirilmiş olan İslam mimarisinin karışımından oluştuğu, bu dönemin Osmanlı mimari usullerinin başlangıcı olarak kabul edilebileceği ve bu dönemde yapılan Nilüfer ve Kayağan Hamamları‘nın incelemeye değer eserler olduğu belirtilir[3].

Yeşil Cami,İznik

Yeşil Cami,İznik

Usul’de mimarlıktaki kırılma noktalarından biri olarak gösterilen ve 18. yüzyılda hız kazanan batı etkisi ise bu etkilerin Osmanlı mimarlığını bozması ve onu değiştirmesi şeklinde ele alınmıştır, örneğin kitapta bu dönemdeki batı etkilerinin Nuruosmaniye ve Laleli Camilerinin Osmanlı mimarlık usullerinin özellik ve güzelliklerini bozduğundan ve Defterdar Burnu’nda bulunan sarayın da karışık mimari usullere göre yapıldığından bahsedilmektedir[4]. Rafael ve Ermenilerden oluşan ekibin Osmanlı mimari usul ve teknik bilgisine sahip olmadıkları ve bilinen farklı bütün mimari metodları kullanarak Osmanlı yapılarını bozdukları anlatılmaktadır[5]. Buradaki Ermeni tabiri ise, 19. yüzyılla birlikte milliyetçi görüşlerin ortaya çıkması ile Osmanlı’nın toprak bütünlüğü konusunda ön plana çıkardığı Osmanlıcılık görüşüne ters düşmektedir.

Nuru Osmaniye Camii

Nuruosmaniye Camii

Laleli Cami,1930

Laleli Cami,1930

18. yüzyılda Osmanlı’da batı etkileri üzerine örneğin Shirine Hamadeh’in Osmanlı’da batılılaşma üzerine yazdığı makale ile de Usul’de birçok kez tekrarlanan bu ötekileştirme kavramı birbiriyle çelişmektedir. Osmanlı’nın Avrupalı toplumlar gibi homojen bir yapıda olmaması nedeniyle kültürel ötekileştirmeye sahip olmadığı ve farklı mimari öğeleri Türk veya yabancı olarak nitelemediği belirtilen bu makalenin aksine Usul’de Türk olmayan her mimari unsur doğrudan ya da dolaylı olarak olumsuz bir şekilde tanımlanmaktadır.

Usul’de Abdülaziz’in tahta çıkışından sonra ise Osmanlı mimarisinin kendine has eski usullerinin tekrar geliştirilerek en yüksek düzeye çıkarıldığı belirtilip buna Valide Sultan Camii ve Çırağan Sarayı örnek olarak gösterilmektedir[6]. Yeni Klasik olarak adlandırabileceğimiz bu üslup, Klasik Osmanlı döneminde yapılan yapıların bir çeşit taklidi durumundadır. Bu üsluba olan övgüyü dönemin padişahı Abdülaziz’e karşı yapılan bir güzelleme olarak alabileceğimiz gibi, Klasik dönemin gücü ve eserlerine duyulan özlemi olarak da görebiliriz. Usul’de örnek olarak incelenen yapıların Klasik dönem yapıları olduğunu düşünürsek, ikinci düşünce yerinde olur. III.Ahmed dönemindeki gerilemeden sonra geçmişteki güzel sanat eserlerini örnek alarak tekrar ilerleyebileceklerini düşündükleri için bu yola başvurdukları söylenerek yine en ideal olan usulün Klasik Osmanlı üslubu olduğunun altı çizilmektedir[7].

Valide Sultan Camii

Valide Sultan Camii

Çırağan Sarayı

Çırağan Sarayı

Osmanlı mimarisinin etkilenme alanlarından bahsederken, Bizans mimarisinden etkilendiği kabul edilmekte, hatta Yeşil Cami’de Bizans sütunlarının yer aldığı ama bunların saklı bir köşede olduğu için çirkinlik teşkil etmediği belirtilmektedir[8]. Yani buradan Bizans üslubunun da Osmanlı üslubunu bozabileceği, Arapların kullandığı tam daire kemerlerin Osmanlı usulüne uygun olmadığı[9] ve Mısırlıların da binalarının kaba olduğu söylenerek, bütün bu ülkelerin mimarlıkları arasında Osmanlı mimarisi yüceltilmektedir.

Osmanlı mimarlarının, Çinli mimarların bazı buluşlarını Osmanlı mimari usullerine aktararak bazı önemli gelişmeler yaptığı, Çinlilerin yaptığı uygunsuzlukların ise kesinlikle Osmanlı mimari usullerine alınmadığı belirtilmektedir[10]. Bu ifadeyle bu uygunsuzlukların ne olduğu belirtilmemiş ve öznel bir görüş sergilenmiştir. Osmanlı’nın, Arap mimarlığı üzerindeki üstünlüğü ise Yeşil Cami örneğinde anlatılmaktadır: “Süslemelerin gerek ayrıntılarda ve gerek düzenlemesinde tam bir uyum sağlanmıştır. Bu uyum durumu Arapların mimari sanat eserlerinde ulaşamadıkları yüksek derecelere, Osmanlı mimarisinin üstün çabalarıyla ulaşıldığının en güzel örneğidir.”[11] Bu iki örnekte de gördüğümüz Osmanlı usulünü başka milletlerin etkilediği kabul edilmekte fakat her seferinde Osmanlı üslubunun yüceliği ve mükemmelliği vurgulanmaktadır.

Hatta “Diğer milletlerin mimarları bir yapıyı kullanma gayesine uygun bir şekil ve ölçü verebilmek için başka milletlerin mimari metodlarından incelik çıkarmak zorunda kalırlar. Halbuki Osmanlı mimari usulleri yukarıda belirtilen güzelliklerinden başka diğer mimari metodlardan yapı şekilleri alabildiği için bilinen bütün usullerin en zenginidir.”[12] denerek bu yüceltmenin oldukça abartıldığı görülmektedir. Oldukça öznel olan bu görüş ise herhangi bir gerekçeye dayandırılmamaktadır.

Kitapta mimari usuller, geniş üslup sistematiğine oturtulmamış, bu usuller biçimsel olarak göre üç gruba ayrılmıştır: Mahruti (Konik), Müstevi (Düzlem), Mücevheri.

Osmanlı’da yapılan ilk usul ayırımı olduğunu düşünürsek, az gelişmiş bir sistematikle karşılaşmamız doğaldır. Bu usullerin hangi tip yapılarda, birlikte kullanılacaklarsa hangi sırayla kullanılacağı anlatılmaktadır[13].

Celal Esad’ın Türk sanatı mukaddimesinde ise Türk sanatının sadece İslam sanatı başlığı altında yer almasının eleştirisi vardır. Celal Esad, Türk sanatının tek başına bir ekol olarak kabul edilmesinin gerektiğini düşünmekte ve kitabının giriş bölümünde bu düşüncesini açıklayan örnekler sunmaktadır. Esad, eleştirilerinin odağını Avrupalıların Türk sanatını, sadece Müslüman sanatı olarak düşünmelerinde toplamaktadır; çünkü Esad, Türk sanatının İslam’dan önce de varolduğunu belirtmektedir.

Fransız araştırmacı Gosset’in bir makalesinde “Çoban ve savaşçı bir kavim olan Osmanlıların ne sanatı ne de sanatkarı vardır.” açıklaması ve Parville’in 15. asırda Türk mimarisi ismiyle yazdığı kitaptaki Violet le Duc’un önsözünde “Bir Türk sanatı var mıdır? Türklerin kendi adet ve dinlerine uyan bir sanatı ve sanatkarı tatbik etmeleri gayet doğaldır. Fakat orijinal ve kişisel bir sanat yarattıklarını kanıtlamak zordur. Mösyö Parville’in gösterdiği misallerde Arap, İran ve Hind sanatları görülüyor, fakat Türk sanatı?” sözleri Celal Esad’ın önemli tepkisine sebep olmuş ve Esad, Duc’un bu sanatlar arasındaki karakter farkını göremediğini belirtmiştir.

Esad’a göre Türk sanatı elbette ki İslam sanatlarıyla ortak özelliklere sahiptir, ama İslam sanatları içinde Türk sanatı kadar hiçbir sanat bu kadar samimi, asil ve vakur olmamıştır. Esad, bu ifadeyle Usul’deki benzer bir üslupla Türk sanatını yüceltmektedir. Esad konuya olan yaklaşımını ”Türk sanatının diğer İslam sanatlarıyla olan sentezi ya da Türk mimarlığı ile örneğin Bizans mimarlığı arasında benzerliklerin bulunması Türk sanatının özgün olmadığı anlamına gelmez, milletler sanatlarında birtakım benzer motif ve özelliklere sahiptir.” düşüncesi açıklamaktadır.

Esad, Türk sanatını dönemlerine göre alt başlıklara ayırmış, bunu Erken Türk, Orta Asya ve Küçük Asya olarak gruplandırmıştır. Orta Asya Türk sanatını da İslamiyetten önce ve İslamiyetten sonra olarak ikiye; Küçük Asya’yı da Selçuklu ve Osmanlı olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Yani Esad, Türk sanatının karakteristik özelliklerinin dönem, coğrafya ve din başlıklarına göre incelenmesi gerektiğini düşünürken, Usul’de daha şekilci bir karakter ayrımı yapılmıştır.

Celal Esad, bu sanat tarihi kitabını yazmayı, o sanatı yapanlardan sonraki nesillere düşen bir görev olarak görmektedir, yani hem Avrupalılara Türk sanatının varlığını kabul ettirmek, hem de kendi milletine bu sanatı anlatmak amacını taşımaktadır. Usul’de ise Avrupalılara Osmanlı sanatını tanıtıp bu sanatın reklamını yapmak ve dönem mimarlarına nasıl bina yapılması gerektiğini tarifleme gayesi vardır.

 

 * Mimar, İTÜ Mimarlık Tarihi Yüksek Lisans

 

 

[1] Usul-i Mi’mari-i Osmani, Çamlıca, İstanbul, 2010, s.9

[2] a.g.e., s.9

[3] a.g.e., s.6

[4] a.g.e., s.7

[5] a.g.e., s.7

[6] a.g.e., s.8

[7] a.g.e., s.45

[8] a.g.e., s.17

[9] a.g.e., s.11

[10] a.g.e.,  s.42

[11] a.g.e., s.18

[12] a.g.e., s.11

[13] a.g.e., s.12

Mimarlık Tarihçisi Nazire Bilgili

Mimarlık Tarihçisi Nazire Bilgili

ÖNCEKİ YAZI

Bir Şairin Dizeleriyle Freud'un Divanında Mahkum Olmak-Mustafa Güresti

SONRAKİ YAZI

Nazan İpşiroğlu'nu Kaybettik

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*