Uncategorized

Trajik Olanın Mekansal İnşası-Evrim Sekmen

Müzelerin genişleyen tanımları ve bir kompleks şeklinde yönetilmeleri nedeniyle  aslında konuya müzelerden mi yoksa insanların anlatılarından mı başlanması gerektiği konusu muğlak bir özellik taşımaya başladı. Dağınık nadire kabinelerinin sistemli bir müzeoloji içine alınmasından bugüne yeni okumalar ve kavramların alt üst edilişi bu sınıflandırmanın dışına çıkılmasını müzecinin hem bir sanatçı hem bir etnograf hem de bir çocuk gibi düşünmesini gerektirmiştir. Kültürlerin izlerinin araştırıldığı ve temsil edildiği yerler olarak müzeler bu asli görevini daima sürdürecektir. Bunun yanı sıra müze bir kozmosda sürekli değişimin ve akışın içerisinde yaşamını sürdürmektedir.

Masumiyet Müzesi

 

Eskinin korunaklı mekanları bugünün ucu açık geleceğe yön veren ütopya mekanlarına  ya da kavram koyucularına dönüşmüştür. Bir şeyi ad koymak ve onu sınıflandırmak anlamın yitimine ve ayrımcılığa sürüklüyor başka dinamikleri öteliyorsa ne yapmak gerekir? Müzenin şimdiki dijital evren tehlikelerinden başka düşünmememiz gereken sınır çizme boyutu ve kapsayıcılık yönü müzenin kavramsal ilerleyişinin bir yönüdür. Müzede bir etnograf, bir sanatçı ve bir çocuk olarak yaşayabilmek için müzeyi yeniden mi inşa etmeliyiz?

Müzelerin modernizmin hafıza mekanları olduğu ve ulusu inşa eden egemen ideolojinin sığınağı yapıldığı gerçeği müzelerin tarihsel tanımının en açık çıktılardır. Günümüzde görece demokratik toplumlarda müzeler birer sosyal mekanlar  olarak topluma bağlanmaya çalışıyor. Sarayların şaşalı gösteriş yerlerinden bireyin günlük telaşında bir anlamlandırma mecrası haline geldi. Ne demek istiyorum? Müzelerin soylu amaçlarının araçsal özelliği olduğunu ve bir inşanın başat oyuncusu olduğu dönem postmodernizmle birlikte tasfiye oldu. Geriye bu düşüncenin hayaletlerinin müzelerde dolaşması kalıyor diyebiliriz. Buna rağmen müzelerin bu ihtişamlı geçmişine denk düşecek gösterişten yoksun, gündelik gezip, görüp, öğrenmek kişiyi aşkınsal boyuttan koparsa da müzeler bir takım konulara angaje şekilde yaşayan toplumun ilişkide olduğu her türlü ekonomik aktivitenin içinde yer alan bir bağlayıcılık kazandı. Kişiyi elde etmek istediği prestij, fiziksel ihtiyaçlar ve kültürel sermayeye kavuşturmak için müze yöneticileri en şık sunumlarla hazır bekliyorlar.

Müzeler modern olduktan sonra postmodern oldular. Modernin dışlayıcılığından kopup hayatın içinde yer alan demokratik kurumlar olma iddiasında hayatın içindeler. Sanatın hayatla birlikteliğinden nasıl sanattan bahsedemiyorsak o artık hayata içkin bir fenomense

müzelerin hayatla olan ilişkisi nasıl sağlanır diye kafa yorduğumuzda hayatın hikayesini anlatmakla başlar diyebiliriz. Tarihin ve savaşların ve önemli olayların yerine gündeliğin ve küçük insanların hikayesi bir müzede nasıl  yaşar? Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi işte bu hikayeleri anlatan  bir yokyer…

Bir aşk hikayesinin kırık hatıralarının şarkısını söyleyen her bir nesnenin kitapta karşılığı var. Kitapta anlatıldıkları ve roman kişileri tarafından kullanıldığı için imtiyazlılar ve müzeye girmeye hak kazanıyorlar. 70’lerin sonu ve 80’lerin başında geçen romanın müzesi de doğal olarak aynı zaman dilimine odaklanmış. Modern müzelere yöneltilen sanat tarihinin dışarıda bıraktığı insani olanı dışlayan tavra koşut masumiyet müzesinde insani olan kapı sonuna kadar açılmıştır. Kazananların yaşadığı ulusal bir zaferin değil buruk bir aşkın  izini sürmeye geliyor insanlar. Bir mizansen gibi okuduklarını üç boyutlu yaşıyorlar. Kitaptaki okur olmaktan müzedeki ziyaretçiye dönüşüyorlar. Yazının başındaki müzeograf etnograf,sanatçı, çocuk olmanın gerekliliği yerini hepsinin birleşimi olan oyuncuya bırakıyor. Tanrı- yazarın kurguladığı romanda bireysel bir hikayenin peşinden gidiyorsunuz. Kaçış edebiyatından çıkıp interaktif bir bilgisayar oyununda ben bunu okumuştum oyunu bize modern müzelerin yaşattığı o romantik ve aşkınsal boyutun yerine geçebilir mi?

Geçmişle sürekli hesaplaşmaya çabalamak yeniyi anlamak için bir yol olsa da postmodern dünyanın izlekleri kendine geçmişle oyunsu ve doğrudan geçmişi kopyalayıp yapıştırarak bir yön tayin ediyor. Masumiyet müzesinde bir ara zamana sıkıştırılan müzede zamansızlık modern refereransları terk ettiğini de duyumsatıyor. Bir aşkın başladığı ve devam ettiği süreci yaşayan oyuncu- müzegezer müzenin kapısından çıktığında kendi hikayelerini yaratmak için hayata atılır. Kaçış edebiyatı bu interaktif üç boyutlu oyunla daha da sağlam etkiler bırakmıştır. Sanatın işi insanların beklentileri artıp algıları açıldıkça zorlaştı. Sanat türleri arasındaki geçişlilik salt tiyatro veya salt romanda izleyici-oyuncuyu tutmak için yeterli  veçheler değil.

Masumiyet müzesi bu karmayı çok iyi kotarıyor.” Güzel bir gün “ kavramının fetişleştiği bir ortamda masumiyet müzesi geçmişle bugün arasında yarattığı ara zaman ve modernin dışladığı insan hikayeleri ve duygularla gerçekliği ters düz ediyor. Masumiyet müzesinde kitabın gerçekliği oyuncu müzegezerin gerçeği olabilecek mi? Sanırım olamayacak. Kendiyle sürekli iletişim halinde düz mantığını terk etmiş ve romantizmden doymuş oyuncu müzegezere bu yabancılaşma iyi gelecektir. Müzenin sorunsallaştırdığı gerçeklik ve zaman algısı masumiyet müzesinde bir çelişkiye daha dikkat çekiyor. Müzenin ironisi burada başlıyor. Masumiyet ve eski zamanların yitik değerleri müzede korunmaya muhtaç  bir hale mi geldi?

Burada kapitalist ahlak devreye giriyor.  Kültür endüstrisinin şeyleşme maduru değerleri  Çukurcuma’da bir müzede sembolik bir işlev bürünüyor. İmkansız bir aşkı temsil eden objeler aşkın halesini kendine kimlik ediniyor. Tarihi ve paha biçilemez sanat objelerinin yerini Füsun’un ve ailesinin kullandığı eşyalar alıyor. Bu bir müzenin meydan okuması diyebiliriz.

Kendi fildişi kulelerinde sanata özerk bir alan atfeden Kant’ın söylemini tersine çevirerek gündelik ve sıradan olana yer açan ve sanatın sınırlarını yok eden bir gösteri yeri.

Kültür endüstrisinde yok olan meta çöplüğüne dönen eşyaların bir evde tekrar  bir ruh edinmesi. Bunu elbette Orhan Pamuk başarıyor. Romanın günümüzdeki olanaksızlığını ve hareketli imge üreticileriyle olan rekabetini çok iyi bildiğinden müzeyi mücadelesine eklemliyor. Romanın modernizmin hayal kırıklığıyla bitmesine izin vermiyor ve bu hayal kırıklığını biraz daha uzatıyor. Aslında iyileştiriyor. Hastalıklı bir iş olan roman yazma ve roman okuma eylemi bir yönüyle…  Kurgusal bir dünyanın içinde gerçekle hayal arasında yaşanan bir rüya hali gibi… Roman kişileriyle birlikte yol aldığınız ve hikayeyi takip ettiğiniz başka bir boyutta yaşamak gibi… Pamuk, bu hastalıklı ruh halini ifşa ediyor. Okuyucularıyla paylaştığı bu mahremi gündeliğin içinde sıradanlaştırıyor ve belki de tedavi ediyor. Yazmazssam çıldıracaktım diyen Sait Faik’in devamında bir kitap okudum hayatım değişti diyen Pamuk, müzesiyle bu hayata  makul bir yön tayin ediyor.  Gerçekten kurguya dönüşen bir hayali ters yöne çeviriyor. Kemal ile bir olup bu hastalığını görselleştiriyor.

Romanda aşkta bir hastalık gibi. Füsunun gençliğinden çıkıp Kemal’in ruh halinde bir çalkantıya ve bir hatıraya dönüşüyor. Kemal ve Füsun ayrı yaşıyorlar aşklarını.. Kemal için bir tutku. Füsun içinse çıkar bir yol. Bu hayattan kurtulmak ve öfkesini bastırmak için çabalayan hırslı bir genç kadın. Aşkta kendinden çıkan ve kendine dönen bir tutku. Kemal için  ise bu aşk bir takıntı ve hastalık. Füsun’un evinden eşyalar çalarak bu aşkı iyileştirmeye çabalıyor.

 

Müze-romanda ilerlediğimizde fırtınalı bir hava yok. Sakin ve derinden ilerleyen ayrıntılar denizi bizi karşılıyor.  10 sene boyunca sevilen kadının evine bir ziyaretçi olarak gidilip bir rutin içersinde kalmak ve bundan duyulan dayanılmaz huzur ve alınan zevk Kemal’i sosyete hayatının müdaviminden bir münzeviye dönüştürüyor. Aşkın esir aldığı ve içinden çıkamadığı bu boyut hayatın anlamsızlığında ve dönüşen dünyanın esirikliğinde  donmuş bir zaman gibi… Sonrasında mekanı da kendi yaratıyor. 70’lerin değişen hayat koşulları ve masumiyetin kaybedildiği duyguların metalarla yer değiştirdiği zamanlarda Kemal sanki hayatta son kalan masumiyeti eşyalara yüklüyor ve müzesine taşıyor.  Dondurulmuş hayatını dondurulmuş mekanda yeniden yaşamak için…  Müzelerin geçip giden hayatın yıkıcılığına karşı değişmeyen ve korunan güvenlikli yerler olmaları   duyguca azaldığımız modern zamanlarda bir kaçış yerinden başkası değil de nedir?

Müzeler birer toplanma mekanları ve farklı özgüllükleri bir araya getirme yerleri olarak kendi alternatifini yaratmış bulunuyor. Müzenin hegemonya kurup medya ve şirketlerle bir anılan dev tröstlere dönüşmesi  insani farkındalığını düşünmemize neden oldu. Sanatın kutsal tapınakları şimdi neyi inşa etmeye çalışıyordu? Tarihte ismi duyulmayanlar ve bir zümreye bağlı olmayanların temsili yine ıskalanmaktadır.  Hikaye kurucu masumiyet müzesinde masum olanın peşinden koşarken bir başka mekanda ise mahrem olan görünürlük kazanıyor.  Kutluğ Ataman’ın “Bella  de Jour” adını verdiği mekanı hayata içkin mekanları çekinmeden sorgulamaya itiyor. Kutluğ Ataman mekan kavramında bir arayışı alternatife çevirmiş.  “Bela de Jour” ile ilgili Kutluğ Ataman  Evrim Altuğ’un sorularını yanıtlıyor.   Adını Bunuel’in “Gündüz Güzeli “filminden alan mekan aynı zamanda 80’lerde porno filmlerin çekildiği yer olma özelliği de gösteriyor. Masumiyetin karşısına çıkan realist bir manifesto! Bunuel filminde gündüzleri bir randevu evinde fahişelik yapan  zengin bir kadını anlatıyor. Burjuva ahlakını sorgulayan kült bir film. Kutluğ Ataman ise sanatı sanat için koleksiyonerlerden, küratörlerden, galeristlerden ve eleştirmenlerden  kurtarmak istiyor. Sanat kanonu içinde yer alan aktörlerin sistemin birer dişlisi olduğunu düşünüp yeni olana kapı aralamak için bu belirlenimlerden uzaklaşmak gerektiğini düşünüyor.  Mekanına sadece kendi seçtiği sanatçıları davet ederek bir misafirlik alanı oluşturuyor.

Eski bir porno stüdyosunda aradığımız sanat adına nedir? Sanatın egemen yanı olmadığı kuşkusuz kesin. Burada bilinçsiz bir hikaye kurgulama göze çarpıyor. Gündüz Güzeli Cetherine’in tutkularından kimin gelip geçtiği belli olmayan bir anlatılar denizine uzanıyoruz. Tüm etiketlerin ve işleyişlerin ötesinde rastlantıya yer açan, arkaik duygulara seslenen  bir yaşamdan kopuş anı. Kutluğ Ataman bazen burada sadece uyuduğunu söylüyor. Kurumsallığın dilimizden düşmediği bir ortamda bilinçdışını tercih eden ve sadece olduğu haliyle kalan bu mekan için tasarlanmış hiçbir şey yok. Sadece anlatıların peşinden gitmek isteyenler için ayrılmış bir ara mekan. Kate Millet’in “Özel Olan Politiktir” sözü bu mahrem alanın kamuya açılması için önemli bir argüman. Masumiyet müzesinde olduğu gibi burada da mahremiyetin işgalini gözlemliyoruz. Bir zamanlar burjuvazinin elit mekanları müzeler dahi kamusal alana ait sosyal mekanlar olduğunu iddia ederken özel ve mahremin kamusalın izin verdiği ölçüde yaşadığını ve sınırların toplumsallıkla çizildiğini düşünmememiz için bir neden görünmüyor. Kamusal sanatın sıklıkla konuşulduğu bir ortamda özelinde kamusalda teşhirine tanık oluyoruz. Özel ve kamusal ayrımları muğlaklaştı. Sosyal medya sayesinde yaratılan bir üst gerçeklikle gerçekten sadece yalnız olduğumuzu iddia etmemiz çok zor. Kutluğ Ataman, sanatın bu kadar sisteme angaje yaşamasını ve kurumsallaşmasını tehlikeli buluyor. Sanatın müze kurumları içerisinde yaşamı sanatçıların ve yaratıcı enerjilerin bir strateji ağına dönüşmesiyle sanat adına söylediğimiz ne varsa sanat için değil interdisiplinler başka alanların üretimleriyle yürüyen bir dökümantasyona ve analize yönelik birtakım işler içindir. O nedenle sistem dışı kalan mekanlar ve işleyişler gelecek için direnme alanları haline gelebilir. Masumiyet Müzesi ve Gündüz Güzeli ise tekinsiz ve hikayeci tarafıyla kayıplarımıza ve kaybedecek olacaklarımıza  ağıt yakarak geleceği kuruyorlar. Böylece trajedi sürekli kendini üretiyor.

 

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Gilbert and George : Bir sanatçıda iki kişiyiz

SONRAKİ YAZI

Buğra Erol

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*