Açık SergiUncategorized

The Clock Filmi İzlenimleri Üzerine Deneysel Bir Şiir Denemesi-Şeref Akşit

Külleri elimde zamanın uçsuz bucaksız kilometrelerinde beni zehirleyip sağa sola dağıtan zehrini emdiğim akrebin!

Şişman olduğu kadar sevimli bir mafya babasının az pişmiş eti yemesi iticiliğinde barut kokulu sol omzun.

Yeni sevişmiş bir çift rehavetiyle bir anda yavaşladı Afrika’dayken zaman,

Film sahnelerinden kısa an sekanslar gibi geçip giderken ömrümüz.

Aynadan yansıyan güneş ışığının aksiyle alnından vuruldu saat 12’yi vurmadan guguk kuşu!

Zamanın iblisi zamansız gitti, yazık ki ne yazık.

Gece on ikiyi vurmadan aşırı doz tozdan kül oldu, siktir olup gitti kül kedisi.

Bir anda tuz buz! koşarken gerdanından düşürdüğü kristal ayakkabı.

Yazık! Ne yazık ki güneşli bir günde saat gece on ikiyi vurmadı.

On ikinin insanları vurması mı? Zamanı tam on ikiden vurmak mı?

Baykuşun uykusuzluktan gözleri doldu, gözlerinde zaman dondu.

Randevuya geç kalmış birinin sabırsız, heyecanlı tedirginliğiyle elledim memelerini, gözleri on ikiye çeyrek kala durmuş zamanın.

Doğru zamanda doğru sözcükler kurma konusunda özürlü olduğumuz gerçeğine sırt çevirerek yaşadık ve bitti. Gurur, kovdukça gitmeyen arsız bir itti, Yaşadık gitti, yaşlandık bitti.

Hüzünlü gözlerin dünyayı durduracak tek bombaydı! Her şey kaotik simülasyonda uçarken, yok etmeye programlanmış bomba üzerimize gelirken, birini sevmek kan kusmaya bedeldi! Hüzünlü gri gözlerin dünyanın zehrini kusturacak tek panzehirdi, on ikiye çeyrek kala yönünde sevgisizlikten donmuş melek gri gözlerin!

Önce inandır, sonra kandır beni bebeğim! Ama dramaturji dersine girmeden öğrenemezsin sen benliği! Benlik taklidini içinden, kaçmış tren biletini cebinden çıkarma boş yere! Başka bir oyuna tüm biletler tükendi, bu oyun eksik etek pembesi, pembe kuşak yabanisi. Yokluğunun alacakaranlığında kıstırdım seni, köşe bucak çırılçıplaktı gölgen, hemen sobeledim! Yokluğunu takip ederek varlığına ulaşmaktı amacım, yanlış adreslerde yitirdim saf sevgimi! Bulamadım, daha da unuttum seni, takip edemedim izinden her an azalan saf sevginin..En son ucunu gördüm, bir ucu ırmaktan denizin dibine dökülürken diğer ucu ufka doğru yükselen çatı kaşlarımın üzerinden, yükseliyordu. Tütüyordu zamanın taze kekiyle iştah açtı yokluğunun hüzünlü armonisi. Kendimi de kaybettim seni kaybedince. Islak maymun cambazı düşlerle el ele.

Esas kızlar asla geriye bakmazmış kırmızı ışıkta geçerken boynundan çözülüp giden deniz mavisi fuların sen yokken seni ele vermişken, dünyayı susturacak tek şey gri-mavi gözyaşlarındı.

Yeşil ışıkta bekledim seni, binlerce yıllık paslanmaz çelik sabrıyla. Kırmızı ışıkta mutlaka gelirsin diye.

Akrep, mini eteğiyle yelkovanı peşinden sürüklerken çürük elma tadı, taze vişne kokusuyla tekledi kalbi zamanın. Bütün o midesiz, her şeyi yutan leş zamanın, keş zamanın…

Gülün dikenleri bana, bahar çiçekleri en çok sana yakışırdı. Aldatıldığını öğrenen çakır keyif yelkovan aldı başını uzaklara gitti. Oysa biz ketçap mayonez uyumuyla yan yana, köşecikte bekliyorduk. Belki hiç olmazsa birilerinin yemeğine sos oluruz diye. Ama zamanın paslı siyah kadrandan yüzü arpa boyunda kanı kurumuş yaralı bir el verdi. Boy verdi, sonra usulca o da köşesine çekiliverdi.

Zamanı durduracak tek şey pimi çekilmiş ağzındı.

Ağzına saat kulesinin akrebi girdi, hüzünlü gri gözlerin ölümü bana anlatan son anıttı!

 

Akrebin gözleri, ısrarla timsahın sabırlı testere dili keskinliğinde bekliyordu, zamanını bilerek, bekleyerek tüttürüyordu inceden tütününü.

Kadranın telvesine çölden getirdiği kumu çamura dönüştüren yağmur vuruyordu, uykusuz yorgun mesaisinde. Tavşan saatlerden domuz saatlere hepsiyle sevişiyordu şehvetle tilki hanımcık. “Bu son öpücük değil ahhşkım, son öpücük büyük olacak ölümden” diye her kurbanın kulağına fısıldıyordu.

Sararan yüzleri yeşillenince dirilir mi insanlara yardım ve yataklıktan bin kırbaç yemiş melek! Açar mı kahvedeki kahve rengi? Yükselir mi göğe en mahrem yerlerinden biri.

Acıdan yükselirken tüm günahları bağışlanır mı insanoğlunun. Şeytan kumara doyar mı, yoksa alışır mı ademoğlu ekşimiş, küflü ayva tadına?

 

Ama saat bir on beşi gösterdiğine göre yaşıyoruz hala! Ölüp ölüp diriliyoruz bebeğim. Ve zamanın atlı karıncasının kucağına oturmuş, tozu dumana katıp savruluyoruz.

Plak zamanlardan kalma ezilen halkın naif, sempatik siyahi kadife sesli şarkıcılardan, mp3te çalan, başkalarının hakkı için savaşan öfkeli beyaz, küfürbaz bir boru tenli, kontrolsüz öfke tinli şarkıcıya… değişen çağa tanrı zaman uyumuyla, rock ‘n rolla! yine senkronize sistematize sekmez hiç zaman bekçisi!

Takım elbiseli, sabırsız, hep erekte bir namlunun kara kaşından bihaberdi kırmızı ojeli, bordo dudaklı şuh kadın. Bilmiyordu ki güzel bacaklı olmak yetmezdi güzel bir kadın olmak için. Ama bildiği tek şey, o güzelliğe, o endama rağmen beklemesi gerektiğiydi, öyle emredilmişti. James Bond’un sevişmesi gibi zorunlu seksiydi ama bir o kadar da oldu bitti eksik hesaplaşma. Ama kargaşadan anlaşılan o ki, hesap epey tuzlu geldi. Olay büyüdüğüne göre 007, esas kızı götürdü yine!

Kara kadranın kuru anlı kadar kabuk bağlamıştı çoklu yalnızlığımız. Lacivert bir takım giymiş uyumlu sıkıcılığındaydı çarklar! Döne döne döner sermaye! Kibrit, barut, kaçak içki, vergi, levha,haciz, kıravat, kanlı beyaz gömlek, dolar, toz mavisi, sevgi grisi,timsah gözlü çanta-sı.. ve yine, evet James Bond çantası! Ve yine James sesleniyor uzaktan, canlı, heyecanlı, kıvrak dolarını arkadan öpmeden önce “007 James Bond!” Bomp! Seks bomb! Yaşasın kapiitaa! Kaaapito beybi?!

Oysa özgürlük, saçı bir türlü çıkmayan, hep altına yapan, hep acıkan, yalnız, şımarık bebek!

An be an mobeselerden ve özel kurulmuş HD kameralardan online izlenen trafik kazasında tek suçlu kan içinde hala kırmızı şarabını bitirdikten sonra martiniyle cila yapan mavi elbiseli kuyruklu yıldızdı.

Boynu uzun bir orkide zarafetiyle geçiyor zaman;

Kimi zaman kimi yerde hep aynı! Beklenen değil hep bekleyen

Zamanı bir de zamanı olmayanların değil, zamanın şiddetli öfkesini sevgiye dönüştürerek durduran ve susturan anıt işçileriydi şaman zamanın yılmaz askerleri. Kanburunu yüreğinde taşıyanların işine karışmaz bizim kambur saatçi. Bizimki Notre Dame’dan taşımış kaygıları Londra’ya. Sergi açmış orada bir de. Gong çalmış gonk gonk! Şehirde mahşer yeri sessizlik…

Özür dilerim ama en fazla towersta çiçek besleyenler kadar romantiksin aşkım! Ama evlilik yemini edip lavaboda ellerini yıkarken yüzüğü çıkartacak kadar da pornografik! Söyle! Kaç kez öldürdüm seni, kaç kez yeniden dirildin? Ama üzülme kötü günler geride kaldı bebeğim! Saat biri geçtiğine göre hala hayattayız sevgilim. Esneme bir ecel dürtmesiyse eğer, yalnızlığım kadar ölümsüzsün öyleyse, yanıbaşımda, kapımda, kilidimin ucunda, tırnak aramda, oksijen borumda, şah damarımın altındaki ecel terinin içinde, nefes borumun üstünde, ebeledim, sobe, sobe!

Beklenmeyen sorulara hiç beklenmeyen cevaplar vermekti neden-i varlığımız! Dünya fazla sinek kaydı tıraşıydı, bizden başka herkes takım elbiseli.

Sahi ya şimdi hatırladım; babam trafik kazasında ölünce kırılıp kanamıştı siyah kadran, durmuştu kol saati… ve aynalarla hep kavgalı,kraliçenin baş düşmanı zaman..

Ama hay aksi şeytanın işi! saat o zaman da biri çeyrek geçiyordu üstelik.

Belki de iş çoktan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde halledildi. Şunu bilmelisin ki ey sevgili; gözyaşlarım kül olur seni öptüğüm zaman. Saat biri çeyrek geçe. Ama kızımız doğacaktı on ikiye çeyrek kala, çok çok zaman önce.

Yine de akrep dursa da öldüğü yerde uzaklardan hala zımbalandığı uzamdan gelen yelkovan bırakmıyor peşini hala! Romeo’nun ölü bedeninin yanına kendini gömen Juliet misali.

Saatler saatler altın, gümüş, çelik, taş! Taş kalpli taş!

 

NOT: 22 Mayıs 2014 tarihinde film izlenimleri sırasında yaklaşık 40 dakikada bilinçakışı tekniğiyle yazılmıştır.

 

 

 

 

SALT BEYOĞLU THE CLOCK FİLM GÖSTERİMİ LİNKLER:

http://radyozimbirti.org/the-clock-9-25-mayista-salt-beyoglunda/

http://tasarimhersey.com/christian-marclayden-zamana-dair-the-clock/

http://smluxuria.net/the-clock-saat-sergisi-salt-beyoglunda/

http://www.gezicigunluk.com/saatler-3-theclock-istanbul.html

 

editör notu: Yazının akışı bozulmaması için  görsel kullanılmamıştır. Yazı bir kere bilinç akışı tekniği analizi için bir kere de duygulanımla sevilen bir ortamda okunmasının iyi olduğu görüşündeyiz.

 

 

Sanat Tarihçisi Şeref Akşit

Sanat Tarihçisi Şeref Akşit

ÖNCEKİ YAZI

Eve Geldim Ev Yoktu-Umut Yalım Şiiri

SONRAKİ YAZI

Cultural Encounters, The Story Teller, and Life by Lisa Morrow

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*