Sanat & Kültür

Sürdürülebilir Çağdaş Sanat-İpek Yeğinsü

Dünyanın ekonomik dar boğazdan geçtiği ve kutuplaşmaya dayalı söylemlerin uluslararası ilişkilere egemen olduğu zor günler yaşıyoruz. Kültür ve sanat da bu gelişmelerden en fazla etkilenen alanların başında geliyor. Hele çağdaş sanatın kısa süre içinde ve hızlı büyüdüğü Türkiye gibi ülkelerde önemli sorunlar baş gösteriyor. Bir süredir kapanan galerilerin, eser sahteciliklerinin, iptal edilen fuarların, intihal tartışmalarının haberlerini durmadan almamız mı, yoksa sanatseverler ve sanat profesyonelleri olarak bunu kanıksamaya başlamamız mı daha üzücü; karar vermek zor. Ancak ülkemizde çağdaş sanatın temel problemi, “sürdürülebilir” bir altyapıya sahip olmaması.

Kapanan Galeri Mana’dan Genel Görünüm

Türkiye’de neredeyse 2000’li yıllara değin  İstanbul Bienali ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki galeri dışında gündemde nadiren yer bulan çağdaş sanat, 2007-2014 yılları arasında özel müzelerin ve galerilerin birbiri ardına açılmasıyla ve Contemporary İstanbul fuarının etkisiyle daha geniş kitlelerin dikkatini çekmeye başladı. Koleksiyonerlerin büyük paralar karşılığı eser alma yarışına girdiği, birçok genç sanatçının başarı öykülerinin kahramanlarına dönüştüğü altın bir çağ yaşadık. Fakat özellikle 2014’ten itibaren etkileri görülmeye başlayan sosyo-ekonomik dinamikler sonucu sanat ekosistemimiz giderek ıssızlaştı. Bir zamanlar İstanbul’a gelmek için her fırsatı değerlendiren uluslararası sanat kitleleri, terör olaylarının da etkisiyle bizleri büyük oranda terk etti. Bu yönelimin belki de ilk büyük sinyali, Türk sanat piyasasına iddialı bir giriş yapan Art International fuarının 2016 ayağının iptal edilmesiydi. Bugün geldiğimiz noktada Rampa gibi uluslararası öneme sahip bir galeri bile kapanabiliyor.

Çağdaş sanatı sosyo-ekonomik gelişmeler kadar etkilediği varsayılan bir diğer sorun, bazı yazarlar tarafından yıllardır gündeme getiriliyor. 2000’li yılların ortalarında sanatta yükseliş algısının bir bölümünün büyük bir yanılsamadan ibaret olduğunu ve balonun er ya da geç patlayacağını öngören uzmanlar, astronomik eser fiyatlarının gerçekçi olmadığını, müzayede evlerinin genç sanatçıların fiyat aralığını doğal olmayan bir biçimde yükselterek kariyerlerine uzun vadede büyük zarar verdiğini iddia etmiş; galerici ve müzayedecilere sert eleştiriler yöneltmişlerdi. Bu argüman karşısında, küreselleşen çağdaş sanatın 80’li yıllardan bu yana ağırlıklı olarak orta-üst gelir grubuna yönelik bir endüstri olarak algılandığı ve spekülatif karakterinin doğal karşılanması gerektiği savunulabilir. Ancak sağlıklı bir çağdaş sanat ekosisteminin yalnızca piyasa dinamiklerinden ibaret olmaması gerektiği unutulmamalı. Serbest piyasa ekonomisinin çözümleyemediği sorunlar dünyanın her yerinde yaşanmakla birlikte, sanat ortamının alternatif modellere dayalı farklı oluşumları barındırdığı ülkelerde krizler daha az kayıpla atlatılabiliyor; en azından var olan yapıların sürdürülebilirliğinin önemine dair farkındalık çok daha yüksek ve işbirliğine yönelik yaklaşımlar daha kolay kabul görüyor. Ülkemizin sanat ortamı ise ciddi bir altyapı eksikliğinin sonuçlarını yaşıyor ve işbirliği kültürünün ancak krize girildikten sonra gündeme gelebilmesi nedeniyle şimdiden epeyce kayıp vermiş durumda.

Kapanan Galeri Elipsis’ten görünüm

Türkiye’de çağdaş sanat kurumlarının en etkilileri özel müzeler kuşkusuz: mesen ailelerin ve büyük holdinglerin kurduğu, kar amacı gütmeyen, hatta sosyal sorumluluk projesi olarak hayata geçen müzeler ve koleksiyonları, sistemin devamlılığını sağlayan başlıca unsurlardan. Ancak konu sürdürülebilirlik olduğunda akla şu sorular geliyor: tek bir şirket, aile ya da bireyin iradesiyle var olmuş bir kurumun gelecekte var olmaya devam edebileceğinin güvencesi verilebilir mi? Herhangi bir kriz halinde o şirketin ya da bireyin sınırlanan olanakları ya da değişen öncelikleriyle o müzenin varlığı devam edebilir mi ya da olduğu gibi korunması nasıl mümkün olur mu? Devam edemezse nasıl dönüşür? Şu anda Türkiye’de Resim Heykel Müzesi’nin yerini alacak olan ve inşaatı devam eden yeni müze projesini saymazsak, çağdaş sanatı sahiplenen ve özel olmayan bir müzemiz hiç olmadı. Elbette “Şart mı?” diyebilirsiniz; olmadığına dair örnekler de verilebilir. ABD’de topluma malolmuş müzelerin büyük bir bölümü devlet eliyle değil, özel fonlarla ayakta duruyor; ancak bu müzelerin sürdürülebilirliği tek bir kişi ya da kurum yerine birçok filantropistin ortak adanmışlığına ve yasal birtakım güvencelere dayalı. Türkiye’de ise özel bir müzenin kriz durumunda ayakta kalmasını sağlayacak yasal bir çerçeve ya da riskleri dağıtmaya yönelik ortak bir yapı bulunmuyor. Her kurum kendi vizyonunu ortaya koyduğu, özgürce karar aldığı bir oluşum içinde hareket etmeyi yeğliyor. Sonuç olarak Türkiye’de çağdaş sanatın belleğinin korunması ya da yitirilmesi tamamen özel kişi ya da kurumların insafına kalıyor. Yanlış anlaşılmasın; iyi ki varlar. Onlar da olmasaydı, İstanbul Bienali dahil görülmeye değer birçok sergi bugün hayata geçemezdi. Galerilerin alıcı kitlelerinin önemli bir bölümü de yine bu özel müze ve koleksiyonlar adına karar veren kişiler. Ancak sistem bu şekilde işlediği sürece kalıcı işler yapmanın, uluslararası ortamda ciddiye alınmanın ve Türkiye’ye nitelikli projeler çekmenin giderek zorlaşacağı da bir gerçek.

Kapanan-Kuad-Galeriden-genel-gorunum.-Eserler-Joseph-Kosuth.-Fotograf-The-Guide-Istanbul

Gelişmeler gösteriyor ki, ülkemizde galeri sisteminin sorunları müzelerinkinden bile büyük. Düzenli olarak alım yapan koleksiyoner sayısı oldukça az; yukarıda bahsettiğim büyük koleksiyonerlerin dışında bu bilinç, orta ve orta-üst gelir grubunda daha yeni yerleşmeye, koleksiyonerlik ruhu yeni kök salmaya başlamıştı. Bu kitle “erişilebilir sanat” kavramına, edisyonlara ve online platformlara tam alışmıştı ki, bu kez de tüm dünyayı sarsan ekonomik krizler finansal öncelikleri aniden değiştirdi. Blue chip galerilerin alıcıları da alımlarını büyük ölçüde azalttı, ya da şişirilmiş buldukları fiyatlar karşısında yatırım açısından daha az riskli olduğunu düşündükleri uluslararası sanatçılara yöneldiler. Sonuç olarak ekosistemdeki herkes hem maddi, hem manevi kayba uğradı; 2010-2015 yılları arasında büyük bir hevesle açılan birçok galeri kirasını bile çıkaramayarak birkaç yıl içinde, bazen de daha kısa bir sürede kapandı. Bu belirsizlik iklimi sanatçıları da olumsuz etkiledi. Çağdaş sanatın altın çağında başarılı olmuş birçok bağımsız kollektif ve inisiyatif günümüze gelemeden yok oldu; çünkü sanat ekosistemimiz, müze ve galeriler dışında sürdürülebilir alternatif varolma modelleri üretmekte yetersiz kaldı. Sanatın yükseliş döneminde bu altyapılar gerektiği biçimde kurgulanmadığından, zor koşullara karşı kırılgan bir sistem oluştu.

Selma-Gurbuzun-Rampada-gerceklesen-solo-sergisi-Karnavaleskten-genel-gorunum.

Şimdilerde tasarıma yönelen yoğun ilginin de etkisiyle sürdürülebilirlik kavramına dair farkındalığın arttığını görüyoruz. Sanatçıların büyük bir bölümü galeri temsil sistemine temkinli yaklaşıyor; sosyal medya, internet, farklı takipçi kitlelerine sahip galeriler, geçici sergi alanına dönüşen mekanlar ve yaşam alanları gibi birçok farklı mecrada aynı anda var olma özgürlüğünü ellerinde tutarak, underground buluşmalar ve atölye sergileri gibi etkinlikler üzerinden görünürlüklerini artırmaya çalışıyorlar. Bu da kısırdöngünün son halkası olarak usta sanatçılara fazla imkan sunamayan görece mütevazi galerilerin piyasada tutunmalarını zorlaştırıyor. Şimdilik canlılığını yoğun bir sergi döngüsü ile koruyan çağdaş sanat ortamımızda sürdürülebilirliğin önemsenmesi ve yeni işbirliği modellerinin geliştirilmesi, gerek küçük, gerek büyük ölçekli sanat kurumlarının uzun ömürlü olabilmesi adına artık bir zorunluluk. Ekosistemin farklı unsurları hayatta kalabilmek için birbirlerinin varlığına gereksinim duyduklarının bilinciyle hareket etmeli; “gittiği yere kadar” diyerek sürekli ayrı ayrı etkinlikler üretmeye çalışmak yerine sistemin bütününü, dünü ve yarınıyla kayıp vermeden geleceğe taşıyacak önlemleri el birliğiyle almalı. Yakın zamanda atılan bazı adımlar oldukça ümit verici olsa da, gidecek daha çok yolumuz var. Tam da bu yüzden çalışmaya hemen başlamalıyız.

  • Bu yazı izlekler 1. sayı Temmuz-Ağustos 2017 sayısında yayınlanmıştır.
İpek Yeğinsu

İpek Yeğinsu

ÖNCEKİ YAZI

Tekhne Yayınlar'ından Yeni Kitap-Sanatta Üslup

SONRAKİ YAZI

Necmi Sönmez ile Selim Turan Sergisi Üzerine

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*