İzlekler Dergi

Sicim Teorisi’nin Ahmet Yeşil Resmi Üzerinden Estetik Kazanımı-Tufan Erbarıştıran

Soyut resim sanatının öncü kuramcılarından, Kazimir Malevich, Süprematizm konusunda şunları söyler:

“Süprematistler, gerçek. ‘maskesiz’ sanatın zirvesine erişmek ve hayatı, bu avantajlı noktadan, saf sanatsal hissiyatın prizmasından izlemek için çevrelerinin nesnel temsilini kasıtlı olarak bıraktılar.” (1)

Ahmet Yeşil, kendine özgü yarattığı resimlerinde Varoluşsal ve döngüsel yapılanmanın, içsel birikimselliğinin dışsal uzantısını yansıtıyor. Bilişsel tanımsallığın temelinde nesnelerin fiziksel yapılarından arındırıp onları hem anlam hem de içkin bir açıdan “başkalaşmaya” dönüştürüyor. Özellikle deniz ve ağaç ağırlıklı resimlerinde, her bir nesne kendi özgün yapısından soyutlanır, özdeksel bir başkalığın ipuçlarını sergiler. Tuvaldeki görüntüler, renkler, iplerle yapılmış ağaçlar, dalgalar, denizler, çiçekler müzikal bir tınıyı duyumsatır. Renk, ışık, espas, kontur, biçem üzerine belirginleşen görüntülerde çoğu kez ilk bakışta bir göz yanılgısı yansır. Ancak bu göz yanılgısı, bakışı eğitmeye yöneliktir. Ahmet Yeşil için yapılan kalatog yazısında Celal Soycan şunları yazar.

“Ahmet Yeşil resmindeki bakışı göremeyen, kendi bakışının tutsağıdır ve bu resimler, bakışı kendinden özerk kılan bir estetik haz vaat eder. (s.72)”

Tarihsiz Günlükler100x80

 

Bakmak ve görmek arasındaki farkı algılayabilmek, resimdeki ipliklerin uzanımları ile formların arkasına yönelmek gerekir. Orada devasa bir boşluk vardır. İplikler küçülür, sürekli küçülür ve gözden kaybolur artık. Boşluğun yarattığı gerilim, itiş-kakış, iplerin ardındaki sanal gerçekliğin, izleyen üzerinde etkisi söz konusu olur. Resimdeki iplerin, sicimlerin, halatların, renklerin yerini tuvaldeki boşluk doldurmaya başlar. Sözünü ettiğimiz boşluk, resimdeki tüm öğelerin geri çekilmesiyle, iplerin bu gerilim sayesinde bıraktığı küçük iz’ler çıkar karşımıza artık. İpler bazen tek tek, bazen de topluca birbirlerini tetikler, yaratılan gerilim ile oluşan minimal efektlerin eşliğinde resim kendini aşar, farklı bir boyut kazanır. Resim bu andan itibaren, tuvalden taşar, uzam ve mekân birlikteliğini terk eder, o artık insanın içkinliğini yansıtan bir başkalaşım yaratır.

Resimlerdeki ritimsel algı renklerle ve iplerle kendi alanlarında ilerler, izleyenin gözlerinin önüne bu kez, duygusal bir iletişim yansıması başlar. Resimlerdeki müzikal lirizm iplerin gerginliğinden, birbirine zıt ve/veya benzeşen renklerden oluşan görünmeyen bir senfoni gibidir. İplerin dikey, yatay, döngüsel, çizgisel ve dairesel görünümleri, rengin ana temasına uygun bir atmosfer belirler. Denizleri, dalgaları izlerken, iplerin gerilmiş, kıvrılmış, birbirine dolanmış, bazılarının biri ucu açıkta kalmış, bir diğerinin kendine yeni bir yol arayan görüntüsünün aksiyonel olmaktan ziyade, insanın tinselliğine temas eden, felsefi göndermelerde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Resimlerde doğrudan bir Türkaj tekniği yansımaz bize. Sanatçının optik aldatmaca, izleyeni mistik bir yapıya sokma telaşı da yoktur. Resimlerdeki optik, kurmaca, nesnel ve diğer elemanların yapısı tek bir şeye indirgenmiştir: İp! O iplerin eşliğinde, uzanımında, renklerinde sanatçının doğası, içselliği ve izleyene duyumsattığı bir yapı vardır. Her bir ip kendi ölçüsünde, hacminde, uzanımında kalmaz, ağırlığını ve göstergesini içsellik üzerine kurar. İplerin kurmacısında yaratılan nesneler, gerçeğin salt tanımı değil, gerçeğin özünü yansıtan birer araçtır artık. İplerin tıpkı Kandiski’nin üçgenleri gibi, ileri ve geri, yukarı ve aşağıya, sağa ve sola gider, gelir sonra yeniden başlar bu armoni… Ancak her bir ip ya da iplerin gösterimi, bilinen türden nesneleri ayrıştıran değil, nesnelerin özünü dolayı bir izlek yaratır. Paul Kiee şunları söyler:

“Nesneler genellikle, geçmişin sıkıcı deneyimiyle çelişircesine, uzamış ve çoğalmış gibi ortaya çıkıyor.”

Ahmet Yeşil, resimlerinde dil’in yapısallığını da belirginleştiren, içsel-dışsal ayrımsallığı, dolaylı bir algılama ile bağlantı kurar. Dil; kendi içinde ürettiği sözcüklerle, bu sözcüklerin birbirleriyle ve iletildiği alanla arasındaki bağlantı sağlam ve tutarlı değilse, konuşmalar sadece gürültüyü çağrıştırır. Söz ve sözcük uyumu, dilsel açıdan duyguyu ve düşüncesi iletir. Sanatçının resimlerindeki iplerin her biri bir duyguyu, bir sözcüğü imler. İplerin salınımları ile renkleri arasındaki bağlantı, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde kendi içselliğime yönelir. Orada onları kontrol etmek ya da etmemek bize aittir artık.

Tarihsiz Günlükler, 110×80 cm,2016,Tüyb

Sanatçının resimlerinde epistemik (bilgibilimsel) bir uyarlama söz konusu değildir. Daha çok Ontik (Varoluşsal) temelli bir ilişki duyumsatır. Resimlerdeki kışkırtıcı, yer yer gerilimi andıran/yansıtan minimal efektler vardır. Söz gelimi, iplikler, halatlar… Platon’un ünlü Mağara Teorisi’nde olduğu gibi, gerçeği aramak ve gerçeğin ne olduğunu görmek, bilmek için yaptığı deneyselleme, sanatçının resimlerinde çoğu kez bir genellemeyle karşımıza çıkar. Noolojik (Eşzamansızlık) bir yapılanmanın, görece tanımsallığını imleyen, Proporsiyon (Oran) anlamda resimlerdeki iplerle kurulan duyumsal bağlantının açılımı söz konusudur. Bazı resimlerinde, Rakursi’yi andıran bir teknik gözlemleriz. Nesnelere üstten, yandan ya da alttan bakıldığında, aynı nesneyi daha kısa ya da daha uzun ve belki de çok farklı görmemiz olasıdır. Bu tekniğin özellikle deniz ve ağaç salınımlı resimlerde etkisi büyüktür, önemlidir ve çarpıcıdır. Geştalt kuramını andıran, izleyende sanki bir göz yanılgısı duygusunu uyandıran, onun bilincine dolaylı bir gönderme yapan, bilinç ve algılama arasında ilk başta kopuk, sonrasında tutarlı bir bağlantı yarattığını söyleyebiliriz. Deniz ve ağaç resimlerinde, gösterimsel yapılanmanın enginliğinde, A priori bir (önsel) bilgi ile karşılaşırız sanki. Ancak bu bilgiselliğin, salt deniz ya da bildiğimiz ağaç ile sınırlı olduğunu algıladığımızda, bu kez duygularımız harekete geçer, iplerin içinde, arasında, üzerinde iz sürmeye başlarız. Bunun devamında bilişsel süreçte algılama ve yorumlama itkileri ortaya çıkar, bunların her biri kendi bağlamında diğeriyle bütünleşir ve sonunda bütünlük oluşturur. Resimlerdeki devinim halinde gösterilen iplikler, bir bütünü oluştururken, öte yandan aynı iplikler algısal bir etkileşim sağlar. İzleyenin bilinç akışında, bellek ve algılama alanlarında dolaylı göndermelerde bulunur. Kişinin bilincindeki algılama yapısı, ipliklerin amacını sorgulamaya başlar. Felsefi anlamda bu tür bir sorgulama, resimdeki ipliklerin kendi işlevsel yapılarından çıkar, aşkın bir konumlama yaratır. Sinema tekniğinde tanık olduğumuz 25. Kare örneğinde olduğu gibi, izleyenin bilinç altına yapılan bu türden göndermeler,  zihinsel bir optik kaymanın izdüşümüdür. Teknik olarak benzeşmese de Taşizm’deki düzensiz biçimli renk lekeleri ve damlaların kullanılmasına yönelik bir tanımsallık yoktur. Soyut sanatın, içinde nesnelerin yok olup gitmesi, artık gerçeklik kazanmaya başladığı bir dünyanın ifadesi olduğunu söyleyebilirim (Werner Haftmann) Soyut sanatta nesneler bizim var oluş gerçeğimize göre biçimlenir ve anlam kazanır. Onlar tek başlarına bir şey ifade etmezler. Ahmet Yeşil’in resimlerindeki ipler de bunun bir örneğidir.

Ahmet Yeşil, “Geogorian Museum”da bulunan yapıtı

Ahmet Yeşil, Eskatoloji içeren bir zamansızlığın ya da büyük kaosun (Dünyanın sonu) sonuna uzanan bir merdiven yaratmış, her bir basamağı iplerle ve kenarlarını da kalın halatlarla dokumuştur. Gerçeğe ulaşmak, kendini yeniden var etmek ya da tanımak arzusu, sanatçının özsel bir beklentisinin ötesine geçmiştir artık. Gerçeği aramak yerine, günlük yaşamdaki iplerin yardımıyla, onları gerçeküstüne dönüştürerek, varmak istediği sonuca (yere, mekâna, belki de mistik alana…) ulaşmayı hedeflemiştir. Ancak bizi somut bir alana taşımak ya da götürmek gayesi gütmez hiç. Onun resimlerindeki çoklu anlatımın eşliğinde, bir kulağımıza yansıyan müziğin eşliğinde bizi Kozmolojik bir yolculuğa çıkartır. Böylelikle ipler aracılığı ile kişi hem kendi yaşama tutunacak, sonra da o maneviyatın görünmez boşluğuna doğru bir yürüyüş gerçekleştirecektir. V. Kandisk, “Sesler” adlı kitabında şunları yazar. “İpi çektiler ve perde kalktı. (s.53)” İpler, halatlar, sicimler bize var olma nedenimize yönelik bir ayrımsallığı ve beklentiyi yansıtmaktadır. Resme bakan her kişi kendi bakış açısına göre, ipleri ve iplerin yarattığı görüntünün arka planına doğrudan yönelecektir. Burada her ne kadar karşımıza Solipsizm (tekbendecilik) teması çıksa da, sanatçının böyle bir duyarlılığı ya da yönlendirme çabası yoktur. Tümevarımın dar, ince uzun, karmaşık yollarında, karanlık labirentlerinde dolaştıktan sonra, her şeyin devasa bir boşluk ve bu boşluğun armoniyi andıran bir bestenin notalarına benzetebiliriz. Lirizmin eşliğinde, notaların inişli çıkışlı sesleri ile, ipler ve renkler yavaşça sahneden (tuvalden) çekilir, ortaya derin bir sessizlik ve boşluk çıkar. Bu kez, Tuval (sahne) kendi özünde kalan sesleri, efektleri, küçük imleri birleştirir, ayrıştırır, duyguların ve bilincin birlikteliği ve karşıtlığı ile gerçek görüntüler belirmeye başlar. Aslında bu kez gözle değil, bilinçle duyumsanan o soyut görüntüde, kişinin içkinliği ses verir, kendini gösterir.

Ahmet Yeşil, yaptığı resimlerde ana tema olarak, “sicim” (başka bir deyişle ‘ip’) kullanımını yaşamın hemen her evresine karşımıza getiriyor. İplerin boşlukta salınmaları, doğrusal ya da dairesel görünümlerle, izleyen üzerinde tepkisel ya da duyumsal bir atmosfer oluşturmak istemeleri, tinselliğin ne denli çürümüşlüğe dönüştüğünün göstergesidir. De kadans (lat. İçten çürüme) ile bu durum kısaca özetlenebilir aslında. Şöyle düşünebiliriz belki de. Tinselliğin insan egosuyla olan çatışkısı, iktidar olma hırsı, yönetimi ele almak istemesi nedeniyle, kendi öz varlığını silmesi ya da başkalaştırması anlamına gelmektedir. Bunu kültürel ve sosyal bozulma olarak da yorumlayabiliriz. Kişi kendini dışa kapatır, içsel çöküntü bir yerden sonra patlak verir ve bir gün her şey alt üst olur. J. Baudrillard bunu şöyle tanımlıyor:

“Aslı ya da gerçekliği olmayan bir gerçek.”

Umberto Eco isenin görüşleri şöyledir:

“Gerçek sahte.”    Yani yaratılmış gerçeklikten sahteliğe giriş. Ünlü “Truman Şov” filmini anımsamakta yarar var. Bu bölümünde son olarak şunları söyleyebiliriz. Yaratılmış gerçeklikten sahteliğe giriş derken, Disneyland’da olduğu gibidir. Her şey vardır orada: Yollar, merdivenler, arabalar, ağaçlar, aynalar, banklar, içecekler, yiyecekler… Ancak tüm bunlar gerçekliğin sahte görüntüsüdür. Paul Klee’nin bu sözleri etkileyicidir.

“Sanat, görünebilir olan şeyi tekrarlamaz, tersine görünür kılar.” Soyut sanatta görünebilir olanla, görünür olan arasında bir baskı, çatışkı, karşılıklı iletişim ve arayış vardır. Ancak soyut sanatta nesnelerin görüntüsü yerine, onların özlerindeki gizli kalan, asıl gerçekliğin görünebilir anlamı yansıtılır. Var olan yerine, var olanın ardındaki yapının sezdirilmesi üzerine kuruludur. İsmail Tunalı bu konuda şunları söyler:

“Buna karşılık, nesnenin anlamı, empirik bir gerçeklik, duyularımızla kavradığımız bir varlık olmayıp, bizim bir ben, bir bilinç varlığı olarak nesneye yüklediğimiz düşünsel varlıktır. ….Nesneye değil de nesnenin anlamına yönelen sanat bu soyut düşünsel varlık ile ilgi içine girecektir ve bu soyut varlık, duyusal gerçekliğe karşıt bir varlıktır. (2)

Ahmet Yeşil’in resimlerinde, birey-yaşam olgusu yanı sıra, yaşam-ölüm döngüselliği, sonlu-sonsuz ikilemi gibi genel kavramlar sezdirilmektedir. Var oluş ile yok oluş arasındaki gel-gitler, bağlantısal salınımlar, dolaylı çatışkılar… Bunların hepsi yaşamın gerçekliğine bir anlam katabilmek, bu anlam üzerinden gerçeğe ulaşmanın yolunu aramak üzerine kurulmuştur. Ancak hemen belirtelim ki, hiçbir sanat yapıtı, insanı bir sonuca götüren, somut bir yöntem içermez. Onun resimlerinde dilsel bir serüven olmakla birlikte, aslında tamamen yalın ve içsellik taşıyan, felsefi bir oluşumun yarı açık adresidir. Size aranılan bu kapının ardındaki güçlük,  sıkıntı, açlık, başıbozukluk, düş kırıklığı, devasa bir ateş de olabilir; belki de her türlü rengin yer aldığı sonsuz ormanlar, haz alarak yüzebileceğiniz denizler, altın kumu olan sahiller, dürüstlük ve mutluluk da olabilir. Karşınızdaki tuval (belki de içsel anlamda bir ‘ayna’) sizi size yansıtan bir görüntüye dönüşür.

 

tarihsiz günlükler. 180×120.cm..t.ü.y.b. 2017

Sicim Teorisi ve Ahmet Yeşil’in resimleri…

Batlamyus’dan bugüne, evrenin işleyişi üzerine felsefeciler/fizikçiler epeyce kafa yordular, çalıştılar ve son yıllarda geniş bir bilgi sahibi oldular.

Atomu oluşturan elektronlar, nötronlar ve protonlar, onların da alt kademesinde yer alan kuarklar, fizikçileri daha derinlere bakmaya yönlendirdi. Yüzyılın büyük fizikçisi Michel Kaku (öncesinde Leonard Susskind), ünlü “Sicim Teorisi”ni gündeme getirdi. Birçok teorik fizikçi bu konuda çalışmalar yapmaya devam ediyor. En temel parçacığın, neredeyse hacmi bile olmayan minicik sicimlerden oluştuğunu öğrenmek bilim insanlarını felsefecilerle birlikte çalışmaya yönlendirdi. Bu sicimler bir kemanın telleri gibi belirli bir frekans çıkartıyor ve bu frekansların akortlarına göre, atomlar meydana geliyor. Yani sert, katı, yumuşak ya da sulu olsun, her şeyin temelinde yer alan atomların birer sicimden ibaret olması şaşırtıcı diyebiliriz. Bu sanatsal gösterimi, resim sanatı ile (ayrıca müzik notaları ile de…) benzeştirebiliriz. İşte burada, Ahmet Yeşil’in resimlerindeki İpler, sicimler, halatlar ile “Sicim teorisini” karşılaştıracağız.

Sicim Teorisi diye bilinen kuram, bildiğimiz tüm maddelerin en temel yapısıdır. Bu ne demek? Atomaltı parçacıkların yerini, bu kez sicimler almıştır. Bu sicim diye tanımlanan ipliksi şeyler, kendi içlerinde bir müzik tınısı andıran çeşitli frekanslar üretmektedir. Böylelikle her frekans sayesinde, farklı bir atomaltı yapısı oluşmaktadır. Onun üstünde ise kuarklar, çekirdek Vb. Günümüz fiziğine göre, atomun kütlesi ile sicimlerin ayrı olması üzerine çok ilginç tezler ortaya atılmaktadır. Atomun en küçük yapısını oluşturan, neredeyse hacimsiz ve ağırlıksız olan bu sicimler, parçacık değildir. Tıpkı bir kemanın tellerine benzeyen, son derece küçük titreşimlerdir. Kısaca özetlemek gerekirse, bir cismin bir atomun olan büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün güneş sistemine olan oranına eşittir. Böylesine minnacık şeyler sayesinde, atomlar oluşmaktadır. Yani maddenin temeli sert, katı şeylerden oluşmaz. Şimdi yeniden Ahmet Yeşil’in resimlerine dönelim.

Maddeyi oluşturan (bugünkü son bilgilere göre…) sicimler, yaydıkları frekanslarla çeşitli katı maddeler üretmektedir. Sicimlerin varlığı ile sanatçının resimleri arasındaki düşünsel anlamdaki bağlantıları kısaca sıralayalım.

A – Sicim Teorisi’nin açılımı, maddenin en temel yapı taşlarını oluşturmasıyla ilişkilidir. Bu anlamda, sanatçının resimlerindeki ipler, sicimler, halatlar onun anlatmaya çalıştığı temaya yönel(t)mektedir. Birinci eşleşme: İplikler ve sicimler titreşmesi. İkinci eşleşme: İpliklerin düzensiz salınımları ile maddenin içindeki yüksek ve ani sıçramalar…

B – Ahmet Yeşil, resimlerinde evrensel bir ‘Dil’ ve tema oluşturmaktadır. Kişiyi içsel anlamda kendisiyle (aslında çevresiyle, yaşamıyla, tanık olduklarıyla, düşünceleriyle ve duygularıyla…) tanışmaya davet eder. Sicim teorisi ile resimler arasındaki bir diğer ilişki, sözcüklerin dilsel serüveni ile maddenin dönüşümü üzerinedir. Birinci eşleşme: Her bir sözcük, resimdeki bir iplik ile hem karşıt hem özdeştir. Ayrıca ipliklerin salınımları sözdizimsel bir bütünselliğin izdüşümüdür.

C – Kişinin bu kendine yönelik hesaplaşma, tanışma, arayış, yeniden yapılanma, başkalaşım gibi en temel konularla, Sicim Teorisi arasında düşünsel anlamda bir bağlantı kurabiliriz. Söz gelimi, Sicim Teorisi’nin öne sürdüğü, aslında madde yoktur; maddenin en temelinde bildiğimiz sert, katı şeyler bulunmaz önermesi dikkat çekicidir. Yani salt bir boşluk vardır diyebiliriz. Ahmet Yeşil’in resimlerinde sicimlerle anlatılmak istenilen tema, kişinin kendi içsel benliğine dönmesi, arayışını burada sürdürmesidir.

D – Varılacak olan nokta ise, Kozmos’un devasa bir boşluk ile uyumlu bir müziğin tınısını andırmasıdır. Sanatçının resimlerinin ana teması da bu boşluğun kişinin içsel yapısına dönmesiyle, kendini tanıması ve yeniden doldurması üzerinedir. Yani bir yerde maddenin en dibine indiğimizde karşımıza çıkan boşluğun anlamı ile sanatçının resimlerindeki iplerin bizi yönlendirdiği bu anlamlı boşluk bir yerde kesişmektedir.

Ahmet Yeşil, resimlerindeki ipleri kişiyi yaşama bağlayan ya da başka sözlerle, kişinin yaşamıyla onun doğrusal ilişkisini tanımlamaktadır. Bu, görünen ve sıradan bir uyumun ilk adımıdır aslında. Okyanusları, dev dalgaları, tuhaf görünümlü ağaçları andıran resimlerinde, yalın bir ifade biçimi vardır. Her nesnenin temelini, her duygunun temelini iplerle anlatmaya çalışır. Hiç kuşkusuz iplerin renkleri, bu renklerin yansımaları da önemlidir. İpler ise iç bükey ve dış bükey gibi optik salınımlarla resmi canlandırır, ona kendiliğinden bir şeyler katar.

Sicim Teorisi’ndeki sonsuzluk ve uyumlu müzikal armoni neyse, Ahmet Yeşil’in resimlerindeki iplerle yapılan gösterimlerin temeli de aynı doğrultudadır. Birinde maddenin felsefi bir boşluk ve bunun müzikal tınısı imlenirken, resimlerde ise iplerin titreşimlerden kaynaklanan hem müzikal hem de sonsuzluğu içeren bir anlam bütünselliği karşımıza çıkıyor.

 

Tufan Erbarıştıran

 

 

Kaynakça:

  • Nesnesiz Dünya – Süprematizm Manifestosu

Kazimir Malevich – s.85

2 – Felsefenin Işığında Modern Resim

İsmail Tunalı

s.122

 

 

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

İyi Komşu'dan Haberler

SONRAKİ YAZI

Eylül Sergileri

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*