Sanat & Kültür

Şarap Koyusu Deniz Etkisi-Wine Dark Sea Effect-Mustafa Güresti

Yine yaz yaklaşıyor Ege’de. Şimdilik Bahar.

Kızıl ve Mavi henüz çok yeni, çok genç Ege Denizinde… 

Ege, benim Egem, Mon Amour …  Agapo…

Aşağıdaki yazımı geçen yıl 2006 Ağustos’unda yazmışım. Ege Denizi’nin koynuna yüreğimi bırakarak.

Ege Denizi olmadan Ege olmaz ki! Gün ışığının parlak vuruşlarına karşı lacivertin turkuazla oynaşmasına köşe kapmacasına ne demeli?

Egeli olmak, Ege’de yaşamak ne mutluluk!

Homer’in İzmirli  olduğunu söylüyor kayıtlar. Yani hemşerim. Truva Efsanesinin iki yakasını birden yazmış. Ege’nin iki yakasının da ağzı, dili olmuş. Aynı zamanda yüreği de! Egeli olmak işte böyle bir şey. Başka coğrafyalarda zor rastlanır buna. Aşağıdaki yazımda onun da kulaklarını çınlattım. Homer baba beni affetsin!

 

DİKKAT! Yazı magazin kıvamında başlayıp dramayla bitiyor. Zaten Ege ve Egeli olmak bu değil mi? Hatta İlyada’nın kendisi değil mi? İlyada Helen’le birlikte magazin olarak başlayıp dramayla bitmedi mi?

 

Yazdıklarımı New York Times’ın turizm bölümünde Bodrum ile ilgili yayınlanan haber ve ona eşlik eden bir fotoğraf tetikledi. Bir arkadaşıma latife yollu sözünü ettiğim bu haber daha sonra gelişti, aşağıdaki yazıya dönüştü. Lâtifenin sebebi de fotoğrafın altında şöyle bir yazının bulunmasıydı:

 

“LADIES and GENTLEMEN, welcome back to St.-Tropez!” 

Fotoğraf da aslında bu sözün hakkını vermiyor değildi. Bodruma akşamın koyusu inmiş ve gece ışıklarının parlak ama gölgeli aydınlığı altında bir eğlence mekanında üçbin yıl ötesinden süzülüp gelmiş bir Helen sanki yirmibirinci yüzyıla demir atmışçasına, ön planda endam ediyordu fotoğrafta. Rahat biçimde, geniş vişne koyusu leopar desen minderinin üzerinde sırtı yüksek olmayan bir kanapeye yaslanmış, bir elinde sigara, mekânın kalabalığı içinde sanki gecenin tadını diğer elindeki şarap kadehinden yudumluyormuşçasına keyifli ve etrafı belli belirsiz tarayan kaygısız gözler. Yanında yüzü gözükmeyen bir erkek o da bacak bacak üstüne atmış oturuyor. Etrafta çoğu ayakta kalabalık da bir o kadar kaygısız ve rahat. Bordo, safran sarısı ve koyu yeşil renklerin motif cümbüşünde bir omzu kaymış biçimde üzerinden dökülerek kısmen bacaklarının yukarısında  toplanmış elbisesi mekânın ışıklarıyla müthiş bir renk uyumu içinde ve güneşte yanmış teniyle tam da Homer’in tarif ettiği bir etkiyi yayıyordu etrafına;

the wine-dark sea effect!

Şarap koyusu deniz etkisi.

 

New York Times, Homer’in Ege Denizinin suları için “the wine-dark sea” – şarap koyusu deniz tanımını yaptığını söylüyordu yazısında. İşte bu tanımı görmeseydim bu fotoğrafı doğru okuyamayacak, tam boyutuyla kavrayamayacaktım.  

 

Ege bir ucunda magazin diğer ucunda dramadır. Bu 3000 yıl önce de böyeydi, şimdi de öyle. Şarap koyusu deniz etkisi alttan alta vurur sarhoş eder insanı; rasyonel ile irrasyonelin bitmeyen gel-gitidir birbirlerine. Rakkas burada bu gel-gitin sarhoşu olan insandır. Rakseder durur kendi irrasyoneline doğru. Pervanenin ateşe doğru gitmesi gibi.

 

Tam da Homer’in tarif ettiği “the wine-dark sea” effect! ‘Şarap Koyusu Deniz etkisi’dir bu.

 

Haberin içinde Homer’in Ege Denizi için yaptığı bu tanımlamayı görünce artık fren tutmadı ve aşağıdaki yazı dünyaya eldi. İsmi de ‘Homer Babaya Selam, Magazine Devam’. İşte yazının latifeden sonraki kısmı:

 

 

 Yalnız dikkat et;  şu bizim Homer baba var ya, Ege ve Bodrum denizi için bak ne demiş: “the wine-dark sea.”  Şarap Koyusu deniz.

 Homer’in ne işlerle meşgul olduğu belli oluyor. Adam turkuaz rengi Ege’ denizini  ‘wine-dark’ olarak görüyorsa yatağa sabahın 5’inde giriyor ve akşam da günbatımında uyanıyor demek ki. Adam denizi sadece şarap rengiyken görüyor. Tabii bu arada gece boyunca ne yaptığı, ne yediği ne içtiği onun olsun demek lazım ki, yukarıdaki resim Homer’in ne demek istediği konusunda biraz ip ucu veriyor sayılır.

 Aslında onu herkes İlyada’yı, Truva efsanesini yazdı diye biliyor, ama bence onun esas özelliği; nasıl  tarihin babasına Herodot diyorlarsa, magazinin babası da Homer olmalı aslında.

Neden mi? İlyada’daki Truva prensi Paris, Yunan kralının evinde misafirken gizlice kralın güzel karısının odasına seğirtip Helen’i kapıp kaçmadı mı? Kıyamet de bundan kopmadı mı?

Sonra bunun hesabını sormak için bir araya gelen kız evinin dehşetengiz erkekleri de gidip Truva’da ahlaksız çocuğun evini basmadılar mı? Sonra da Truva önünde savaşı unutup yine aralarında kadın kavgasına girişmediler mi? Şu parası, atları, yatları ve yalılarıyla hava basan Agamemnon ile ‘benim malım  mülküm dikili ağacım yok ama, ne gam! şu küçük defosu olan topuğum dışında yaşlanmayan, ölümsüz, sırım gibi yağsız vücudum, karşı konulmaz karizmam var, yetmez mi? diye yukarıdan bakan ‘yarı-tanrı’ Aşil Truva önündeki çadırda, orada rasladıkları bir kadın için “o kadın benimdi-senindi” diye birbirlerine girmediler mi?

Savaşın gidişatı, pardon kız evinin namusunu temizleme işi bu yüzden başka bahara kalmadı mı? Bütün millet televizyonda (yine pardon o zamanlar televizyon yoktu; canlı canlı) buna şahit olmadı mı?

Neyse ki, kız evinin namusunun temizlenmesi işi, ‘tarihîn dönüm noktası’ sayılabilecek bahtsız bir olayın vukubulması üzerine tekrar rayına girmişti. O olay ki; güzeller güzeli bir erkek olan ve dünya ahret Aşil’in sevgilisi olduğu bilinen ve bi manada Aşil’in bilinçaltının tapusuna sahip olduğunu söyleyebileceğimiz yakışıklı kuzen Patroclos’u savaş esnasında ahlaksız çocuk Paris’in abisi Hector öldürmüştü. Bunun üzerine Aşil’in dünya durdukça hatırlanacak o meşhur öfkesi vizyona girmemiş miydi? – Ne öfke ama!

Kimin üzerine yağdı o yıldırım sağanağı gibi öfke?

Paris’in abisi, kardeşinin tam tersi, dürüst, başkasının karısına yan bakmayan, sadece kendi işiyle meşgul olan, ve kendini ailesine ve halkına hizmete adamış, aklın izdüşümü ünlü savaşçı Hector üzerine. O Hector ki, bütün bu magazinin bedelini ödeyen asıl bahtsız adam. Bu magazinin peşinden giden ve bu uğurda savaşın kan denizinde boğulan binlerce insanın kefaretini ödeyen adam. O kefaret ki, Hector’a, birbirlerini boğazlayan her iki taraftan binlerce insanın bilinç düzeyinde tutsağı oldukları, yaşadıkları çağın ruhu tarafından ödetildi.

Ne ironi ama! ‘Wine-Dark’ renginde. 

Demek ki Wine-Dark ‘şarap koyusu ölümün’ iki yüzü. Biri acı diğeri tatlı. Her iki yüz de sonsuzluğa açılan iki kapıya eşlik ediyor. Egenin iki yakası da bu iki kapıdan geçmiş. Birinde sınırsız mutlak kaybın eşlik ettiği sonsuz acı, diğerinde sınırsız zevkin deneyimi. Wine-dark kıvamında. Ama anlaşılan her ikisi de en güzel Ege’de yaşanmış; ve daha da yaşanıyor olacak. Homer’in büyüklüğü karşısında eğiliyorum. Homer Babaya bir Egeli’den selam.

Biliyorum ki, Truva’dan zihinlerde kalan hep Aşil olacak. Hector hiç hatırlanmayacak, ya da hatırlanmamış gibi yapılacak. Aşil bir büyü olarak kalacak. Yönetilemeyen, kontrol edilemeyen, sahip olunamayan bir erkek; ilkesi olmayan bir ilke: Fenomeni ile baş döndüren, çekim alanına girdiğinizde yokeden. Size elini uzattığında verdiğiniz elle birlikte sizi kendine çekip yok eden ilke. Narsizmin gayya kuyusu! Bu çok abartılı diyorsanız, o zaman fiyatı kırıyorum; tasavvufun dünyevi hatta tensel biçimi diyelim! Varlığın yoklukta erimesinin yeryüzünde deneyimi! Beni burada en çok kadınların anlayacağından kuşkum yok. Aşil bu işi yeryüzünde başarıyor.

Fakat Hector?

Hector, ‘magazinin toprağı’ olan genç kadının kızı olan yaşlı annenin göz yaşıdır.

O toprak, tutkunun, arzunun ‘ego-centric’ ben-merkezci bıçağı ile sürülürken, o göz yaşı sürekli sürülen toprağın üzerine ince ince iner, onu filizlendirir, yeşertir. İşini yaptıktan sonra tekrar göğe yükselir. Her biri sonsuzluğa bir dokunuş olan bu bitimsiz döngü o sonsuzluğa insan ruhundan hep yeni bir şeylerin bilincini taşıma çabasındadır.

Hector, Ege Denizinin üzerinde serili tül olan turkuaz mavidir. Aşil onu ‘wine-dark’ yapar. Her akşam o kızıl gün batımında Hector ile Aşil karşı karşıya gelirler. Turkuaz’ın mavisi wine-dark’ın içinde kaybolup gider.

Sabah bir kadın yine Hector’u geri getirir. Turkuazın mavisi o kızıllıktan yırtılıp yeniden çıkar gelir, ortaya serer kendini, Ege üzerine sisten bir tül gibi.

 Homer Babaya tekrar selam. Beni ‘magazinin babası’ dediğim için affetsin. O da Ege Denizine “the wine-dark sea.” demeyecekti.

 Mustafa Güresti

İzmir, 2006 Ağustos.

Yazar Mustafa Güresti

Yazar Mustafa Güresti

ÖNCEKİ YAZI

Tuzlusu'da Sanat Sızıntısı -Evrim Sekmen

SONRAKİ YAZI

Serap Kökten-Sembolist İmgeler-Galeri Eksen

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*