Sanat

Sanat Nedir,Ne Değildir?-İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Biz insanlar çok kez alıştığımız gibi düşünürüz, bellediğimiz gibi sak­larız, sakladığımız bu bilgileri de hep doğru sanırız! Onlardan işkillenmek, onları denetlemek aklımızdan bile geçmez! Hele bu bilgiler dünyaca benim­senmiş saplantılar soyundan olursa! Ulusların okuma-yazma ile kalkına­cağı, kitabın öğretimin ilk aracı olduğu, harf kolaylığının kültür kolaylığı olduğu düşünceleri gibi! Yunan plâstik sanatlarının üstünlüğü, negro hey­kellerinin geriliği gibi! Bilimli bir düşünmenin ilk koşulu, peşin, ezber dü­şünüşlerin üzerinde durmak, bunları elekten geçirmektir. Bunları yap­madan düşünmeye başladığımız için, sıkıntı çekeriz, fırsatları kaçırırız. Yine de uyanmak nedir bilmeyiz!

Türkiye kalkınabilmek için din reformu, dil reformu gibi, sanat reformu da yapmak zorundadır. Sanat reformunun ne olabileceği üzerine düşün­düklerimi söylemeden önce, Türkiye’de sanatın bugünkü durumu üzerine dikkati çekmek isterim. 1945’te basılan Batıya Doğru adlı kitabımdan aşağı­daki satırları alıyorum:

“Cephelerdeki askerlere herkesin fanila, çorap ördüğü buhranlı bir devri düşününüz; böyle bir devirde visâl şiirleri yazan bir kalem sahibi düşününüz! Bu kalemin çürük olduğuna şüphe edebilir misiniz? Gerçek oluştan bu kopuş, bu kendi üzerine kapanış, bu zevkçilik, şehvetçilik ancak hasta topluluklarda görülebilir. Göz, dudak, ağız, diş, saç, omuz, kalça, bacak! .. . ulusçu, insancı, yıpranmaz, ölmez bir sanatın değer kaynakları olabilir mi? Öyle bir çağda yaşıyoruz ki onun hayrı âlâ’sı dişi, şehvet değil, endüstri, bulutların üstü, denizlerin altı, makinedir. Böyle bir yaratma çağında sanat için sinbüller, lâleler, ahular timsâl olabilir mi? Modern Türkiye’de öyle çocuklar görüyoruz ki, aklı eski devirlerin gençlerininkinden üstündür; öyle ihtiyarlara rastlıyoruz ki, Sokrat gibi konuşuyorlar. Bunlar portresi, tablosu, heykeli işlenilecek konular değil midirler? Sanat bunları bırakıp şehvetle nasıl uğraşır?

Sanat fikri bizde dil ya söyleyim, kahraman, kişi, aksiyon, dirim fikirlerini çağırır. Bir an için bunları sanatın özleri olarak alalım. Önce bu dil güzel­dir, sürükleyicidir, karanlık, mistik şuurlar uyandırıcıdır. Ancak bugünkü yaşayışın gerçeğini söyleyemiyor. Kahramanlarını ele alalım. Bunlar hiç dağınık şeyler değil, kendilerine göre psikolojik birlikleri, bütünlükleri olan şeylerdir. Ancak, bu kahramanlar da bugünküler değil. Aksiyonuna bakı­yorum. Bu, zamanımızın aksiyonu değil. Bütün bunlar bir araya gelince, eski, ölmüş, yalnız özlemini bırakmış kültür, medeniyet artıklarına benzi­yorlar.’Bu garip, hasta romantizm ne zaman sona erecek? Ne zaman sanat bugününkü olacak?

Dili, değerleri kibar insanların değerleri olarak kalan bir edebiyat elbette ki halka mal olmaz, halk onu tanımaz. Dili, estetik değerleri yaratan edip değil, halktır. Bu yaratma kudretine karşı sanatın borcu yepyeni bir teknik yardımıyla doğan dili, varolan değerleri bilinçlendirmekten başka ne olabilir?

Eski, sakat bir düşüncenin etkisiyle sanatı topluluk gerçeğinin dışında tutuyoruz, sonra ne demek olduğunu pek anlamayarak “sanat sanat için­dir” deyip duruyoruz! Topluluğun bağımsızlığı, esenliği, erginliği için ça­lışmayan bir sanat hastadır. Gerçeğin kaynaklarından içmeyen bir sanat gerçek insanları kandıramaz.

Sanat tekçi olduğu zaman değil, toplumcu olduğu zaman kuvvetli olmuştur. Cemiyetten, maşerî değerlerden kopan, ayrılan sanat kendine hayvansı kaynaklar arar, azığını yalnızlıkta şehvette bulur. Halka giren, ve halkla halleşen, fenâ filhalk olan sanatda insanı, ulusu, Tanrıyı bulur, yara­tıcılığın sırrına, Mutlak1’ a erişir. Diri, sağlam olan sanat ister istemez iyim­serdir. Tekçi olan sanat ise hep kötümserdir”[*].

Biz Türkler, nereye gidiyoruz? Resmi hâlâ bir manzara sanatı olarak anlıyoruz! Bize göre ressam güzel manzaralar yapan insandır. Bize göre mimarlık bir ornoman, bir süs, bir yüz sanatıdır. Şiir anlayışımız da kor­kunçtur. Vezinli, kafiyeli sözlere şiir diyoruz. Şairi bir kalıpçı olarak anlı­yoruz. Hitabet sanatını genizden konuşmak, uzun söylemek, süslü söylemek sanıyoruz. Tiyatro anlayışımız daha az kötü olamaz. Tiyatroyu, sahneli, dekorlu, çok ışıklı bir yerde makyajlı, kostümlü insanlar tarafından, süslü yazılmış sözleri nezleli sesle, tecvitli söylemek ve dövünmek olarak anlı­yoruz.

Sanatları anlayışımız diri, yaşayan, yaratan toplumlarm anlayışı değil; yaşamaktan bezmiş, çalışmaktan usanmış, avunmak, eğlenmek, uyuşmak isteyen hasta insanların tembel anlayışıdır.

Bir sanat devrimi gerek. Bu sanat devrimi gücünü karanlıktan alan bozucu, yıkıcı bir devrim olmayacak, gücünü tarihin ışığından alan yapıcı, yaratıcı bir sanat devrimi olacaktır. Gerçek sanata, öz sanata doğru, sanatta halka doğru; işte yeni, yepyeni bir sanat devriminin yöntemi.

Sanatımız hastadır. Gerçekçi olduğu zaman bile romantik olan, ussal biçimlere girdiği zaman dahi duygusal kalan bir sanat hastadır. Sanatın ulusal bir ödevi elbette vardır. Bu ödev gönülleri birleştirmektir. Tekleri biribirine kaynaştıramayan, ulusal dayanışmaya yaramayan bir sanat hastadır. Tek insanı kendine son amaç olarak alan, değerlerini kösnü, düşkünlük, çıkar, lüks gibi bencil güdülerde bulan bir sanat hastadır. Kö­tümserliği, tembelliği, öze kıymayı aşılayan, ölümü sevdiren, yaşama is­teğini körleten bir sanat hastadır. Gerçek olmayan tiplere, gerçek olmayan hayat biçimlerine imrendirip, olmakta olan, gerçek hayatın olurlarına, olmazlarına göz yumduran bir sanat hastadır.

Hoca Ali Rıza

Şimdi bir de Batı plastik sanatlarının durumuna bakalım. İlkel adam­ların o bilgisiz sanatındaki güç, eski Mısırlıların o kunt sanatındaki karak­ter, Ortaçağ ilkellerinin çocuk resimlerini andıran o bön sanatlarındaki içlilik, eski Türk yazılarındaki o eşsiz canlılık, eski eserlere bütün bu özellik­leri veren nedir? Bugünkü insanlar niçin o eserleri yapanlar kadar yapıcı değil? Bugün yapabildikleri niçin o eski yapıcıların yaptıkları kadar düşün­dürücü değil? Giz nerede?

XVI. yüzyıldan, Rönesans’tan beri sanatın işlediği en büyük günah şu oldu: sanat olmaktan çıktı, sanat olmayan şeye, bilime karıştı. Röne­sans’tan beri resim perspektife, anatomiye koşuyor! Hitabet belagatla karıştırıldı! Şiir pitoreski aradı! Tiyatro, sahne, dekor, süs sanatı oldu çıktı! Roman üslûpçuluğa saptı. Mimarlık bir yapı sanatı olduğunu unuttu, süs sanatı oldu . ..

Rönesans usa hizmet etmek istedi: aldı bilimleştirdi. Ortaçağın usu mistikti. Rönesans usu kartezyen oldu. Rönesans sanata da hizmet etmek istedi, sanatı da bilimleştirdi! Gerekli olan bu değildi. Sanat bilimin dışında, duygunun içinde kalmalıydı.

Dış dünyayı, katı, gözle görülür, elle tutulur, tartılır, ölçülür dünyayı tanıtmak bilimin işidir, sanatın işi değil. İç dünyayı akıcı, gözle görülmeyen, elle tutulmayan, ölçülemeyen dünyayı, oluş, süre, ruh dünyasını tanıtmak bilimin işi değil, sanatın işidir. Bilim bu dünyayı usun süzgecinden geçir­diği, bir türlü kavrayamadığı içindir ki sanat vardır. Sanat bilimden başka bir usla, başka bir yol ve yordamla çalıştığı içindir ki kendi olarak vardır.

Rönesans’ın baskısının altında kalan sanat bir kere yanlış yola girmişti. Sanat bu yolda ilerleyemezdi. Doğru yolu bulmalıydı. XIX. yüzyıl sanat için bir devrim çağı oldu. Bu yüzyılın yarısından bu yana görünen devrimciler, sanatı eski yoluna sokmaya çalıştılar. Sanatın yolu “science” yolu değil, “conscience” yoludur, dediler. Rönesans sanatı doğaya, dış dünyaya götürmek istiyordu, sanatı iç dünyadan çıkardı. Şimdi sanatı yine iç dünyaya götürmek gerektir. Bunun yolu bilim yolu, marifet yolu, hüner yolu, gösteriş yolu değil, sezgi yolu, sevgi yolu, duygu yoludur. Sanatın bu yola girmesi ise, bilgiçlik taslayan sanat aristokratlarının elinden alınıp, halk adamı olan sanatçıların eline verilmesi demektir.

Bilim ile sanatın görevi apayrıdır. Bilim nesnel, gerçekleri, pozitif bilgileri elde eden bir çalışma koludur. Sanatın verdiği, biliminki gibi gerçek yargıları değildir, hep değerler, değer yargıları, öznel yargılardır. Sanatın yarattığı kuru imgeler de değildir. Sanatı tek insanın bu kuru imgelerinden ayıran iki karakter vardır. Sanat dış dünyaya, doğaya sarkar. Onun biçim­lerini, motiflerini, olaylarını alır. Ancak, bütün bu aldıklarım iç düzenine, bilinçaltı alanının isteklerine göre işler, yoğurur, yepyeni bir düzene sokar. Yepyeni bir bileşime götürür. Onun için sanat eserinde hem dış dünya vardır, hem de iç dünya vardır. Sanat eseri hem insanın kendisi değildir, hem de kendisidir. Sanat eseri doğayla kaynaşan insanlıktır. Sözün kısası, sanat bir yaratmadır. Ancak, uçak gibi hem doğa yasalarına uygun olarak çalışan, hem de doğada örneği olmayan bir yaratıktır. Böyle düşünürken Jean Marie Guyau’nun UArt Au Poirıtde Vue Sociologigue adlı eserindeki sanat anlayışını hatırlıyorum: Sanat insanın doğa içerisinde sürüp gitmesidir.

Şimdi, oluşu bu olan sanatın toplumsal görevinin ne olduğunu düşü­nelim. Bu ağır soruya tam, kesin karşılığını vermek şimdilik kimsenin elinde değildir. Sanatın yalnız bazı karakterlerini şimdiden görebiliriz. Besbelli ki sanat bizi gerçek dünyadan az da olsa uzaklaştırmak için vardır. En gerçekçi, sanat eserlerinde bile bu uzaklaştırma vardır. Öyleyse sanat lıerşeyden önce gerçeğe karşı bir tepkidir. İnsan ruhunun dış dünyaya, ger­çeklere karşı yaptığı bir tepki. Sanat niçin bunu yapıyor? Olmakta olanı sevdirmek için, ya da ondan iğrendirmek için. Sanat bir soy aşılama, bir soy sindirim, bir soy kandırımdır. Sanat böylelikle ülküsü olan bir tepkiyi yaratır. Sanat insanı kendi başına ulaşamayacağı duyarlık gücüne eriştirir, insanın tepkisini, eylemini kolaylaştırır.

Hüseyin Avni Lİfij

Sanatın bir görevini daha sezebiliriz, iki türlü yaşayışımız vardır. Dış yaşayışımız, iç yaşayışımız. Bütün yaşayışımız gözle görünenden oluş­muş değildir. Bir de gözle görülmeyen, gizli gizli oluşan, ancak düşlerimizde, taşkınlık anlarımızda kendini gösteren iç yaşayışımız vardır. Bu iç yaşayış dış yaşayış gibi, toplumun isteklerine uyan, usun, mantığın buyruklarına boyun eğen bir yaşayış değildir. Hiç bir işe yaramaz sandığımız bu iç dünya sonsuz olurluluklarla doludur. Birçok dış oluşların da kaynağıdır. Bu iç dünyanın bütün isteklerini dış dünyada gerçekleştirmesi elinde değildir. Çünkü dış dünya iç dünya gibi özgür değil, kendine göre düzeni, baskısı olan bir topluluk dünyasıdır. İşte sanat bu iç selinin zararsızca akıp gitmesi için bir yatak işi görüyor. Onun için dış dünyada bulamadığımız özgürlüğü, avunma yolunu sanatta buluyoruz. Ancak, sanat iledir ki bizde en çok biz olan iç yaşayışımızın en karanlık köşelerine dek sokulmuş oluyoruz. Böylece sanat eseri bize toplumun yüzünde görülmeyen, toplumun kalıp­larına sığmayan hem de sırasına göre anarşik kuvvetlere yol açan bir tek­niktir. Bu bakımdan sanat eseri bir coşkunluk belirtisi, sırasına göre de bir özgürlük sağlayıcısıdır. Sanat bize hergiinkü yaşayışımızda bulunmayan en iç, en gizli oluşları, yaşama özgürlüğünü sağlıyor. Biz de böylelikle iç dünyamızın en özlü, en yaratıcı bölgelerine dek sokulmuş oluyoruz.

Sanat, değerleri en bayağı bir çividen tutun da Sinan’ın kubbesine kadar, en değersiz duruştan başlayın da en büyük aktörlerin mimiklerine kadar bütün ses, söz, hareket dünyasını kaplayan toplumsal, demokratik gücün kendisidir. Sanat nerede yoktur ki? . . . Konuşmalarımızda mı, ba­kışmalarımızda nu, duruşlarımızda mı?

Bir de sanat yalnız estetik değerleri taşıyan yalın bir kurum değil, toplumun birçok değerlerini hep birden taşıyan, bu değerleri bilinçlendiren, bileşimsel bir kurumdur. Bir sanat eserinde güzellik dediğimiz estetik de­ğerden başka, toplumun hemen bütün iç benliği, bilinçaltı yaşayışı vardır. Bir mimarlık yapısı, bir resim tablosu, bir oyun, estetik değer taşıyan bir eser olmakla kalmayan, estetiği gibi onu meydana getiren insanın içinde yaşadığı ulusun zekâsını, ahlâkını, felsefesini, özdeksel tinsel isteklerini de taşıyan bileşimsel bir eserdir. Bu balamdan cami, içinde yalnız namaz kılı­nan bir yer değildir. Namaz, cami olmadan da kılınabilir. Camide onu yapan ulusun bütün psikolojisi, benliği, kişiliği vardır. îşte onun için bir ulusun sanat geleneklerinin incelenmesi, onu tanımanın, tanıtmanın en kestirme yoludur, denilebilir.

[*] Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Batıya Doğru, s. 98 (Yeni Adam yayınlarından, 1945).

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Batı Sanat Anlayışına Karşı- İsmail Hakkı Baltacıoğlu

SONRAKİ YAZI

Bozcaada Sanat Çalıştayı Farklı Disiplinleri Bir Araya Getiriyor

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*