Evrim SekmenKültürModern Sanat

Sanat Defterleri 1.

SANAT TARİHİ, OLGULAR, KÜLTÜR VE SANAT  ÜZERİNE  BİR DERLEME

 

Ambrogio Lorenzetti’nin Palazzo Pubblico Freskleri

Sanatın Tanımı:

Sanatı  tanımlama oldukça güçtür. Sürekli değişen sosyal ve siyasal yapılanmalar, insanlığın tarihi yürüyüşü sanatın dönemlerini ortaya çıkarırken onun dönemler itibariyle yeni tanımlar kazanmasına neden olmuştur.

“ Sanatın en basit tanımı hoşa giden biçimler yaratma çabasıdır” (Ersoy:2002:5) Bu tanım oldukça sınırlayıcıdır. Sanat yapma ediminin tek bir yönünü vurgulayan, bugünkü çağımızdaki anlamını karşılamayan bir tanımdır.

“Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya sözcüklerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından ortaya çıkmıştır” der.”(Ersoy:2002:5)

Sanatın dışavurumsal amacından ve kişisel amaçlardan bahseden Tolstoy’un yerine Gombrich ise herkesin aklında kalan yoruma sanat tarihi okumalarında önemli bir özellik atfeden bakışıyla sanatyoktur sanatçılar vardır diyerek sanatın görece ve insani algılamaya dönük bir çizgide yol aldığını söyler. Böylelikle klasik bir betimleme anlayışından uzaklaşarak yanılsamaya, psikolojiye sanat tarihi yazımında yer açar.

“”Sanat” diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar  bazı adamlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına kabaca bizon resim- leri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlik- leri sanat diye tanımlamakta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde ilerdeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve bü-yük S ile başlayan Sanat’m var olmadığının bilincinde olunsun. Bir sanatçıya, yapmış olduğu şeyin bir bakıma güzel sayılabileceğini ama “Sanat” olmadığını söyleyerek, onu yıkıma sürükleyebilirsiniz. Aynı biçimde, bir tabloyu güzel bulan herhangi bir kimseye, bu tabloda beğendiği şeyin Sa nat değil de başka bir şey olduğunu söyleyerek, kafasını karıştırabilirsiniz. “(Gombrich:2006,16)

Gombrich’sanatı kutsal ve yüksek bir yerde gören aristokrat bakışın yerine daha hayatın içinde insani özellikleriyle tanımlamıştı.Algısal boyutuna dikkat çekmişti. Bu anlamda birden çok sanat tarihleri yazılabilir. Nitekim sanat tarihinin ele alışı bugün bu çok katmanlı okumalar üzerinden yapılmaktadır.

Grek Amfora

Sanata bakış şeklini değiştirecek tanımlardan bir diğeri de Hegel’e aittir. “Sanat Hegel’e göre salt felsefe değil din, hukuk, bilim ve sanatta belli bir dönemin ve zamanın doğal ve zorunlu ürünüdür. Aslında din, felsefe, bilim, sanat hatta teknik gibi bu insan beceri alanları birbirine sıkı biçimde bağlıdır. İnsan ruhunun kendi özünü özgürce gözlemlemesi ile sanat, kendi özünü simgelerle kavramasından din doğar. Her sanat yaptı varolan bir şey ile bir nesne ile ilgilidir.Belli bir varlığı anlatır ondan kesit ortaya koyar” (Ersoy:2002,5).

Sanatın süreçsel ve oluşum yanını da gözetmek gerekir. Oluşum sürecinde sanatçının tarafından ele aldığımızda kişisel bir öykünün yanı sıra sosyal ve tarihsel bir arka planın varlığı veya ele alış biçimi önemlidir. Mağara resimlerinde edinilen bilgiler  sadece av sahnelerinden ibaret değildir. O dönemin inanç sistemine dair de ipuçları verir.

 

Sanat ve Doğa İlişkisi

Sanat, teoride insanla doğadaki nesnel gerçekler arasındaki estetik ilişkidir. Algılanan gerçekliğin hoşa giden biçim ve kalıplara dökülmesidir. Helenistik dönem sanat anlayışı bu ilişkiyle şekillenir.

Sanatın doğa ile olan ilişkisi sanatın ilk dönem tanımlamlarının yapıldığı bir kaynaktır. Doğa filozofları tarafından teorileştirilen bu ikilik insanın doğaya olan hükmedişi veya ondan etkilenip sanatsal yaratımlarda bulunması diyalektiği üzerine ilerleyen bu süreçte ilk olarak doğanın güzel olduğu fikrinden yola çıkıldı.

Ünlü estetik filozofu B.Croce; estetik algının doğa ile olan ikiliğinden hareketle sanatın duyulur bir algı olduğu yargısına ulaşır. Sanat, bize gerçekleri değil, gerçeklerin görüntüsünü kopyasını gösterir. Estetik duyular bilginin bilimidir.

“B. Croce’ye göre,doğada güzellik söz konusu olunca, bununla ilkin kastedilen şey estetik-dışı bi şeydir, pratik olarak hoşa giden, bize zevk veren, bizi dinlendiren bir şey. Ancak, ara sıra da o, estetik bir anlamda kullanılmış olsun, burada önemli olan, bizim doğayı bir estetik obje olarak görebilmemizdir, doğayı güzel olarak değerlendirebilmemizdir. (….) B. Croce’ye göre doğa doğa olarak tine karşıt olan bir varlıktır, bundan ötürü de tinin aktiviteyi ve özgürlüğü ifade etmesine karşılık doğa maddeyi, eylemsizliği gösterir.Güzelliğin kaynağı ve yurdu ise eylemiz bir varlık olan doğa ve madde sünyası değil, tersine tinsel dünyadır.”(Tunalı;1984:321)

Doğa, kendi başına bir aslında bir ifadede bulunur. Bilim adamlarının birer veri nesnesidir.  Estetiğin alanına tinsel ve duyularla ile bakıldığında girer ve orada yeniden üretilebilir bir sanat nesnesine dönüşür. Din faktörü paleolitik çağlardan beri toplumsal hayatı yönettiği gibi sanat yapıtlarının oluşumunu etkiler. Doğadan korkuyla yapılan totemler insanın kavrayışı değiştikçe doğaya hayran olunduğu için yapılan uğraşlarla yer değiştirmiştir.

“Yunan ve Roma uygarlıkları dahil, sanat ya bir anlatım aracı olarak kullanıldı, ya da saltbiçimsel kopyalamalar söz konusu oldu. Doğa, en büyük öğretiyi sağladı.  Yani bir anlamda doğa, otorite oldu.  Özetle önce sanatı kandıran bir doğa vardı.  Kandırıyordu, örneğin doğadaki olaylar paleolitik zaman ve epeyce sonrasına dek insanı ürkütmüş ve şaşırtmıştır. Doğa hakkında henüz bilgili olmayan ilk insanlar, bilgi eksikliğinden ötürü en ufak olaylara bile kanıp , bunlardan çabucak etkilenebilmişlerdir.”(Eroğlu;2014:18)

Uygarlıkların kuruluş zamanlarında  mimari yapılardan, heykel ve kabartmalardan  dinsel inançları ve o dönem insanının zihninin  işleyiş biçimleri konusunda çıkarımlar yapılmıştır.

Resim İle Yazının İlişkisi:

Uygarlığın kurulmasının miladı olarak kabul edilen yazının bulunuşu insanın soyut düşünmeye başladığının da bir kanıtıdır. Yazılar resim ile yazı arası bir görünüme sahiptir. En bilinen mısır hiyeroglifleri çizgisel piktogramlardan oluşan resim yazılardır. Şifreleri uzamanlar tarafından çözülerek geçmiş uygarlıkların yaşam şekilleri ve düşünce boyutları konusunda bilgi vermiştir. Resim ve yazı birbirine çok yakın özellikler taşır.

“Resimli sembollerden oluşan eski çin yazısının kıvraklığı da Çin resmine yansımıştır.” (Tansuğ:2006:16)

Sezer Tansuğ’a göre resim,  doğacı ve gözlemci yolla gelişirken yazı ölçülü bir soyut işaretler dili olarak kendi görevlerini üstlenir. Latin ve yunan harfleriyle resimsel, plastik değerler taşıyan eserler ortaya konmamıştır.   Japon ve çin dünyasında ise çağdaş dönemlerde bile yazının ifade gücü eksik edilmemiştir.

Sanata Dair İlk İzler;

Sanata dair ilk  izler Fransa’da paleolitik çağlardan kalma  Lascaux mağarasındaki bizon resimleridir. Mağara resimleri sanatın ilk görsel örnekleridir.

“İnsanoğlu yazmadan önce çizmeye ve boyamaya başlamıştır. Mağaralarda ve dıştaki kaya yüzeylerinde bulunan resimler ve çizgiler, insanın binlerce yıl önceki fikirlerini  nasıl ifade ettiğini bize oldukça iyi gösteriyor, ama nasıl konuştuğu hakkında fikir vermiyor. Tarihöncesi insanının çizgisiyle anlattığı düşünceleri çağdaş düşünceyle yorumlamak pek kolay değil. Bilinen bir şey varsa Tarihöncesi resimlerin, bugünkü anlamda- yalnız kendi resimsel gerçeklerini anlatan-resimler olmadıklarıdır. Bu resimler mağara duvarını süslemekten öte amaçlara yönelmişlerdir. Hayatın doğaya  ve doğadaki yaratıklara karşı çetin bir savaş anlamını taşıdığı çağlarda , bu resimler o savaşın ve insana olağanüstü büyüsel güç sağladığına inanılan bir araçtır. Bunlar doğaya, hayvanlara egemen olmanın birer sembolü, avın şanslı geçmesini sağlayan birer tılsımdır.(Tansuğ;2006)

Lascaux Mağara Çizimleri

Sezer Tansuğa göre kaya resimlerinin bulunması o dönemde yaygın olan tarih anlayışını değiştirmiştir. Paleolitik insanın , insanlığın gelişimindeki ilk adım olduğu düşünülüp çocuk özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Bu yalın ve soyut çizilmiş becerikli ellerden çıkmış resimler bu savı çürütmüş oldu. Soyut geometrik sanat biçimlerinin tarih öncesinden beri var olduğu anlaşıldı.

Sanatın dinsel, büyü amaçlı kullanıldığı, yaratıcılık örneği olarak değil bir el işi olarak görüldüğü Göbeklitepe kazılarında tekrar açığa çıkmıştır. Dinsel amaçlı yapılan tapınağa benzer dikili taşlar din vurgusunun  tarihöncesinde de güçlü olduğunu gösterdi. Kaya resimlerinin anlamının sanat tarihi dizgesiyle anlam katmanlarına kavuştuğunu görüyoruz.

“ Bu desenler sırf hayvanlıktan kurtulmuş bir zekayı belli etmektedir. O insanlarında eşyayı bugünkiler gibi görmesi hakikaten harikuladedir” (Toprak, 1955)

Burhan Toprak’ın  okullarda ders olarak okutulmuş eski sanat tarihi kitabında   betimleyici ve kişisel izlenimlerin de bulunduğu koronolojik  bir sanat tarihi okuması vardır. Toprak, kitapta  hayretlerini gizleyememekte, duygularını da ekleyerek betimlemeler yapmıştır. Mağara resimlerinde bulunan zıplayan yaban öküzü çizimi Burhan Toprak’a göre 20.000 senelik beşeri düşünceye delalet etmektedir. Çünkü  hayvanları bizim gibi görmektedirler.

Sanat tarihçilere göre tarihöncesi ilk dönem sanat tarihi insanlığın kendini arama sürecinin başladığını gösteren belgelerdir.  Otuzikibin yıl öncesine dayanan daha çok Fransa ve İspanya  çevresinde bulunan 250’ye yakın mağara insanlık adına çok şey söylemektedir. Mağaralardaki birbirine benzer hayvan ve doğa betimlemeleri sadece fiziksel açıdan hayatta kalmayı ifade etmenin yanı sıra soyut düşünceyi ve ilk insanın imgelemi hakkında ipuçları taşır.

“Doğa gerçekçiliği ve insanın asıl sırrını kendine sakladığı bir simgeci tavır, zaten ilk insanın temel sanat fonksiyonlarından biriydi. Burada elemanlar arasında bir yan yana gelme kadar üst üste binme de söz konusudur. Bu adeta çağdaş sanat betimlemesindeki durumu da ortaya koyar.Yani iten ve çeken eleman ilkelerini devreye sokar. Özellikle geyiklerin boynuzlarında yer alan gerçekçilik ve desen gücü izleyiciyi çok şaşırtır. Bu resimde ilkel ressamların gerçekçilikten yola çıkıp işi simgeciliğe vardırdıkları çok açıktır. “(Eroğlu, 2016:32)

Yunan  uygarlığı  dinsel ve ritüel etkilerine rağmen sanatın yerleşik kavramlarını biçimlendiren ve  düşünce yapısını vücuda getiren kültür taşlarıdır. Bir sistemden ve düşünceden bahsedilecekse yunan ve mısır uygarlıkalarına ait sivil mimari örnekleri, dinsel tapınaklar, ev eşyaları arkeolojik ve antropolojik birer nesne olmlarının yanı sıra o döenm  estetiğini  göstermesi açısından önemlidir. Mısır ve Asur’lulardan çok şey öğrenen yunanlı zanaatkarlar sanatın kendi kuralları içerisinde farklılıklarını ortaya koyarak yaratıcılığa doğru evrilmişlerdir. (Gombrich,59) Bu uygarlıklar ilerleyen zamanlarda kültür tarihine değinildiğinde tekrar konu edilecektir. Şimdilik estetik bir temel teşkil ettiğini söylemekle yetiniyoruz.

Sanat’ın İlk İzleri:

Kültür tarihçileri sanatın evrelerine sanatın sadece Fransa’nın güney kıyısında bulunan bizon resimlerini milat kabul edip konuya salt tarihsel bir çizgide yaklaşmaz. Sanatın zamansızlığına ve nerede nasıl bulunacağına dair özgür bakış açıları sunup  sorgulayıcı ve ilişkisel de bakarlar. Bu nedenle sanat tarihi ve kültür tarihi birbirlerini besleyen disiplinlerdir. Günümüzde biyolojinin ve mühendisliğin ve dahası yapay zekanın işin içine girdiğini düşünürsek sanat daha karmaşık bir hal alıyor. Sanatın ilkel zamanlarından bu yana bu sıfır noktası sanat tarihi kurgularken tekrar gözden geçirildiğinde ilkel toplumların yaşayışları ile ilgili antropolojik veriler sanatı oluşturan unsurlar açısından sanatçıların yaratıcı alanlarını genişletti.

Daha bugünlere gelindiğinde folklörün bir parçası olan “oyunlar”;  geleneksel bir dökümantasyonun yanı sıra yaratıcılığa ivme katan eğitimin bir unsuru olarak kullanılan bir yapı olarak uygarlığı şekillendirdiler. Yaratım öncesi itkileri temsil etti. Oyun, ilkel kabilelerde bilinen anlamıyla bir oyun anlamıyla değil dinsel ve totemden beslenen kurgusuyla yaşamın içinde var oluyor. Gombrich’in Sanatın Öyküsü’nde belirttiği gibi ilkel insan, kayaya göz resmi çizerken küçük bir nokta koyup rahatlaması korkuyla karışık hissiyatın bir sonucudur. Yaptığı noktanın gördüğüne dair bir inanışın sonucudur. Sanatın inançla olan paralelliklerine devam edeceğim. İnanışlar uygarlıkları şekillendirirken sanat yapma biçimlerini de değiştirir.

Bu sanat biçimleri doğanın otoritesinin yerine insanın geçmesiyle ve bireyin oluştuğu Rönesans ve moderniteye kadar sanatçılar Antik uygarlıklardan daha fazla rol oynamamışlardır. Antik zamanlardaki sanatçıların varlığı dinsel tavırla oldukça birbirine bağlıdır. Bu eserlerde kişisel bir yorumdan fazla söz edilemez. Bir inanışın müridi olarak genelde ele alınırlar. Bu nedenle Yunan ve Mısır’da yapılan idealizmin doruk noktasındaki yapılar, kabartmalar ve heykeller sanatın Kant’ın sonradan kendin şey kavramında ortaya atacağı gibi varoluşun belki zorunlu bir elçisidir.

Sanat tarihine yaklaşım açısından tekçi bakış açıları terk edilmiştir. Yorumun yer almadığı bir sanat anlatımından söz edilemez. Bu noktada yani bir yorum gereksinimi oluştuğu zaman ise yorumun bir gerçekliğe ve bir buluşa işaret etmesi bir kuramdan doğması şartı aranır. Aksi takdirde yapılan yorumlar monologtan fazlasını içermez. Sanat tarihinde primitf dönemlerden postmodern uğrağa kadar çoklu yorum ve yaklaşımlardan söz edilir. Antik çağı yorumlayan Rönesans bakışı sanat tarihinin başlangıcı sayılırdı. Bugün artık sanat tarihlerinden söz ettiğimize göre Rönesans’ın sanatın temel kurallarını koyup ona sivil bir görüntü kazanmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Lary Shiner Sanatın İcadı’ında bu konuya temkinli yaklaşarak Rönesans ve Vasari’nin sanatçılar üzerine yazdığı kitabının abartıldığını bunun bugünden yapılan bir üst okuma olduğunu yazılı kaynaklarla gösterir. Rönesans’ da öznel bir sanatçı kişiliğinin geliştiğini söylemek için çok erken olduğunu söyleyerek zanaat ve sanat arasındaki ayrımın ciddi bir şekilde devam ettiğini savlar.

Rönesans sanatçılarının/zanaatçılarının genel olarak özerk, bağımsız ya da tüm yetkilere sahip olduklarını söylemek kesinlikle bir mübalağadır. Rönesans döneminde geçerli olan ölçüt, atölyelerde sanatçılarla işbirliği ile yapılan ve kiliselerin,  sivil binaların, bayrak ve sanckların, çeyiz sandıklarının ve mobilyaların dekorasyonu için yapılan özel sözleşmeler çerçevesinde icra edilen ortaklaşa üretimlerdi. Hatta sürekli bir atölyeleri olmayan ressam ve heykelciler bile genellikle ortak iş alıyorlar (Mantegna) ya da yarısı yapılmış bir heykeli tamamlamayı kabul ediyorlar  ( Michelangelo) bunu yaparken de “ yaratıcı bireyselliklerine helal geldiğini akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Kaynaklar:

Eroğlu, Özkan; Sanatın Tarihi, Başlangıcından Günümüze, İstanbul:Tekne Yayınları,2014.

Ersoy, Ayla; Sanat Kavramına Giriş, İstanbul:Yorum Sanat,2003

Gombrich, Ernst; Sanatın Öyküsü,Remzi Kitabevi,2006

Tansuğ, Sezer; Resim Sanatının Tarihi, İstanbul: Remzi Yayınevi,2006

Toprak, Burhan; Sanat Tarihi,İstanbul: İnkılap Kitabevi,1955

Tunalı, İsmail; Estetik,İstanbul: Cem Yayınevi,1983

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Size Bir Onarımın Özetini Yapayım...

SONRAKİ YAZI

İzlekler 4. Yayında !

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*