Evrim SekmenSanat

Sanat İhtiyacı Olanındır-Özkan Eroğlu Röportajı

Özkan Eroğlu ile evinde buluştuk. Daha önce karşılaşmamıştık. Kendisiyle insancıl bir sohbet gerçekleştirdik. İnsancıl ifadesinin açılımında, söyleşiyi okuduğunuzda samimiyetle birlikte açığa çıkan sanat etrafında dolaşan düşünceler ve bu düşüncelerden doğan ve söylenmesi gereken sözler olduğunu anlayacaksınız. Yazının başlığı, Şili’li şair Pablo Neruda’nın “Postacı” isimli eserinde “sanat ihtiyacı olanındır” sözünden alınmıştır.

2014-08-18 15.38.41

Özkan Eroğlu: Birbirimizi az çok tanıyoruz. Siz beni takip ediyorsunuz. Kısaca kendimden bahsetmem gerekirse 1989’da İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Anabilim Dalı’ndan mezun oldum. 1989-1992 arasında “Sur içi Galata’sı” isimli bir tez ile yüksek lisansımı tamamladım; danışmanım Dr. Mehmet İhsan Tunay ile. Bu hocamız bize çok şey katmış ve en yararlı olan hocamızdı o tarihlerde. 1993’de Almanya’da hazırladığım deformasyon kavramı çerçevesinde El Greco ve Francis Bacon bağlamlı bir tezle ön doktoramı bitirdim. Daha sonra 1994’te başlayıp, çeşitli nedenlerle zamana yayılan ve 2011’de “Hofmann Atölyesinde Çalışan Türk Ressamları ve Türk Resmine Katkıları” (Bu tez kitaplaşırsa ismi, muhtemelen “Hofmann Atölyesinde Çalışan Ressamlarımız ve Ülkemiz Resmine Katkıları” olacaktır) isimli bir tezle de doktora çalışmamı tamamladım. Benim önce sanat tarihçisi, sonra eleştirmen olarak en temel düsturum “hep gerçeklerin gün ışığına çıkması” olmuştur.

E.S: Öyle bir ihtiyaç o kadar var ki. Geçenlerde Halis Başarır ile görüştüm. rh+artmagazine’de çalıştığım zaman dergiye uğrardı. Dergi almak için geldiğini sanırdım. Yaptığımız konuşmaların bir sonu olmadığını ve bir şeye yaramadığını düşünürdüm. Çünkü aradığında kendisine somut bir şeyler üzerinde konuşalım. Sürekli bir şeyleri kaybettik diye değil olmayanın değil var olanların üzerinden yürümek istediğimi belirttim. Gittiğimde farklı bir perspektif çizdi.  Bir sözlü tarih çalışmasının içinde gibiydim. Boşa vakit kaybetmenin bir anlamı yok. İnsanın boş durması bazen bir şey yapmasından daha çok iş yaptırabilir.

Ö.E: 1993’den 2002’ye kadar eleştiri yazıları kaleme aldım. 2002’de “Kim Sanatçı”/ “Who is an Artist” kitabını yayımladıktan sonra eleştiri yazılarım gittikçe azalmaya başladı; çünkü ortalama yüz elli yıllık ülkemizdeki Batı etkili resmin bundan daha başka eleştirilecek bir tarafı kalmadığına inanmıştım. 2002’den sonra eleştirmenlik boyutundan sanat felsefecisi boyutuna geçen çalışmalara yöneldim ve daha çok kitap metinleri kaleme almaya başladım. Fakat eleştiriyi hiçbir zaman bırakmadım. Yeri geldikçe eleştiri yazıları da kaleme alıyorum. Ülkemiz sanatında ve ortamında değişiklik, neredeyse hiç olmadığından ve klişeler allanıp pullanıp sürekli tekrar ettiğinden, baktım eleştiri yazılarım da birbirine benzemeye başlıyor; ben de eleştiri metinlerini azaltma yoluna gittim.

E.S: Düşünceler üretime dönüşünce tatmin oluyorsak buna devam etmeliyiz. Düşünceleri söylerken yer ve zaman olarak doğru yerde olmamız, bir takım stratejiler içinde yer almalıyız.

Ö.E: Kendimi özellikle süreli yazı bağlamında geri çekmemin de nedenleri var. Hamit Kınaytürk vefat etmiş ve sürekli yazdığım “Sanat Çevresi” dergisi de kapanmıştı. Sonrasında o dönemde bazı yayın sahipleriyle iletişim kurdum. Eleştiri yazmama sıcak bakmadılar; buna gerçekleri duymaktan kaçındıkları için istemediler de diyebiliriz. “Tamam, sizler düzenlerinizi bozmayın ve aynen devam edin o zaman” dedim. 1990-2010 arasında çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans dersleri verdim, ayrıca sanat galerilerinde ve özellikle de Teşvikiye’deki Nelli Sanat Evi’nde birçok kuramsal aktivitede bulundum.

E.S: Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi burs imkânları olan bir okul. Okulun kuruluş amacı sanatın uygulamalı ve atölye tarafıyla birlikte eleştiri yapılması ilkesiyle kurulmuş. Sanat eleştirisi yapan insanların bu işin mutfağından geçmesi gerekir diye bir düşüncenin içerisindeler. Sanat eğitimi almamışsanız iki sene hazırlık programına geçiyorsunuz. Burada zaman sıkıntısı da var. Bu durumu maddi olanaklar bağlamında da ele alabiliriz. Gerçi artık birtakım idealler varsa para ve zaman yaratılıyor. 90 kuşağı çocukları genelde annelerinin evimi satarım seni okuturum felsefesinin yaşandığı bir süreçteyiz. Benim deneyimim üzerinden gidersek Galeri Artist’de Halil Akdeniz ile karşılaşmıştık. Benim sanat yazılarım dışında bir şeyim yoktu. Bana Halil Hoca istersem başvurabileceğimi ve somut ürettiğim bir şeyle sınava katılabileceğimi söylemişti. Benimde o zaman sanatçı olmadığım düşüncesi ve bir üretimi yapmayı beceremeyeceğim korkusu ve şartlar nedeniyle başvuramamıştım. Benim için sanat eleştirisi o işi yapmayan ama teknik okumasını yapabilen biri olarak yer almıştı. Sorum şu. Uygulama yapmak sanatçıları mı eleştiriye katmak oluyor yoksa eleştiri sadece bir düşünme pratiği mi? Yoksa üzerinde durmadan enformasyon alıp durumu değerlendirmek mi gerekir?

Ö.E: Sanat bilimi (Kunstwissenschaft) alanı Almanya’da çok önemlidir ve oldukça ciddi ele alınan bir meseledir. Işık Üniversitesi’nde böyle bir alanın derinliğini kavrayacak hoca yok denecek kadar azdı; benim çalıştığım yılda. O bölüm bana sorarsanız o gün de, bugün de, hele Işık Ü. gibi yeni bir üniversitenin yakınından bile geçmemesi gereken bir bölümdü. Gelen öğrenci profilinin kalitesizliği de buna eklenebilir. YÖK ve ülkemizdeki gibi bir eğitim öğretim sisteminde sanat bilimi gibi çok ciddiyet isteyen alanların kurulması bence mümkün değildir. Had bilmek bu konularda oldukça önemlidir. Buradan hareketle Türkiye sanat ortamının özeleştiri mekanizmasının arızalı olduğunu söyleyebilirim. Bakınız bizim toplumda çok az kimse kendisini özeleştiriden geçirir. İnsanlar samimi değillerdir. Eşim Oya’nın bizim sanat ortamı ile ilgili bir sözü vardır, çok severim: “Sizin ortamınızda samimiyet yok” der. İşte bu samimiyetsizlik sanat ortamına çok zarar verdi, vermeye de devam ediyor. Çünkü samimiyet yaratıcı sanatın olmazsa olmaz koşullarından biridir. Başka bir dostum “sizin piyasada küçük bir pasta var. Kimse o pastayı büyütmek istemiyor. Herkes aynı pastayı sadece didikliyor” dedi ve söylediğinde de tamamen haklıydı. Çok az kimsenin ülkemiz sanatını olgunlaştırma diye bir derdi var; bana sorarsanız. Dünyadaki sanat bile bir tekrar sürecine girmiştir. Siz düşünün ülkemiz resmi ve heykelini. Onlarda da ciddi bir form tekrarı, dekoratifleşme ve sürekli dünya sanatından bir aşırma gözlenir.

Geçenlerde Otto Pacht’ın kitabını karıştırırken orada sözden önce göz vardı diye bir vurguya rastladım. Bizde ise halen sözden imgeye giderler ki sanata bu tip yaklaşımda bulunanlar bugün dünyada tutucu gösterilirler. Oysa gözden imgeye ulaşıldığı konusunda tarihsel bağlam içinde ısrarcı olmak, yenilikçi bakışın temel noktası olmazsa olmazıdır.

E.S: John Berger’in görme biçimleri kitabını eleştirinin ilk adımında okunacak kitap olarak görüyorlar.  O kitapta kavrama biçimlerine fotografik yönden zihin açıcı, temel güncel göstergeler ile ilgili referanslar var.

Ö.E: İlk kertede bizi ilgilendiren plastik bir yapı olduğu için gözle ve biçimle ilgili olmak zaten kaçınılmaz bir şey. Biçimleri önce zihninizde kritik edersiniz. Sonrasında gelirsiniz içeriğe. Biçiminden hoşlanmadığınız bir yapıtın içine girmek de istemez, dolayısıyla içerikle de ilgilenmezsiniz. O nedenle bu yönde meseleye doğru bakış; “biçimden içeriğe doğru”dur.

E.S: Yapıtın dışına çıkarak uzaklaşan bir okuma yaptığınızda zorlamış mı oluyorsunuz?

Ö.E: Zorlarsanız kopar; yani aşırı yorum yapmış veya süslemiş olursunuz. Aksine zorlamaya gerek yok. Bu durumda aslında şunu sormak gerekir. Wölfflin’in “Sanat Tarihinin Temel Kavramları” kitabının Hayrullah Örs tarafından yapılmış olan oldukça eski çevirisi halen okutulur. Remzi Kitabevi Türkçesini yenilemeden her yıl bu kitabı basmaya devam eder. Yayınevi sahiplerine bizzat gönüllü redaksiyonunu yapalım dememize rağmen ilgisiz kaldılar. İlgisizlikte gelinen bu nokta şaşırtıcı ve endişe verici. Doğal olarak düzeltme görmemiş metni, genç kuşaklar okurken anlamakta zorlanıyor. Bu kitap biçimsel olarak 16. ve 17. Yüzyılın Batı sanatını (resim, heykel, mimari) konu etse bile, kitaptaki ilkeler modern ve çağdaş sanatı da bağlayan ilkelerdir. Wölfflin, kitabında asıl modernliğin Rönesans’tan Barok’a geçildiğinde gerçekleştiğini söyleyecek kadar modern bir tavır sergiler.

E.S: Sanat tarihçileri dönemleştirme yapmak zorunda oldukları için öğrencilerde o dönemler içinde kalıyorlar. Aslında sanat tarihi biliminin bir tarihsel şeması gibi görmek gerekir.

Ö.E: Wölfflin’i hazmedebilse genç kuşaklar birçok şeyi daha rahat halledebilecekler aslında. Her yıl basılan bir kitabı günümüz Türkçesinden okuyucuya sunmak zor olmasa gerek. Fakat olmuyor, olması istenmiyor.

E.S: O zaman o küçük pastanın çok bilgilenmesine gerek yok noktasına geliyoruz.

Ö.E: Sanatta okumalar halen tekçi bakışlar üzerinden yapılıyor. Elbette kutsal kitaplardan etkilenerek sanatta mesele bir noktaya kadar gelmiş. Ona bir itirazım yok. Yani bilindik, geleneksel bir ikonografi ve ikonoloji tutunması var. Dünyada birçok adam Panofsky’i tartıştı, tartışmaya da devam ediyor; bu tartışmalardan yepyeni ilerici kazanımlar elde ediliyor. Bizde ise Panofsky bilindik geleneksel haliyle yer alır ve sanat tarihi bölümlerinin hemen hepsinde ona hâlâ ilah muamelesi çekilir.

Şimdi bakınız eleştiri olayında Türkiye’de son on, on beş yılda ne oldu? Eleştirmenlerin hepsi küratör oldu. Çünkü Türkiye’de eleştiriden pek para kazanamazsınız. Söz konusu insanlar eleştiri yazarken de belli mihrakların belirli adamları şeklinde eleştiri yaptılar zaten. Gerçek anlamda eleştiri yazılmadı da diyebiliriz buna.

E.S: Örneğin Clement Greenberg böyle bir eleştirmen.

Ö.E: Evet. MoMA’nın oluşumuna sırtını yaslamış, Amerikan Sanatı için Soyut Dışavurumculuğu desteklemiş ve zengin ailelerle sıkı ilişkileri olan bir isim, hatta bana sorarsınız CIA ile bile.

E.S: Sayısal anlamda Türkiye piyasasıyla kıyaslayamazsak bile sosyal ve politik anlamda bir benzerini yaşıyoruz. Şimdi durum, ben bir ekolün insanının yerine ben bir sistemin adamıyım demek mi oluyor?

Ö.E: Evet Türkiye’de görünen öyle.

Herkesin yazı yazma hakkı var doğal olarak. Eleştirmen olma hakkı başka bir boyut. O bir seçimdir. Herkes o eleştirmen yıldızını takamaz. Mesela ülkeyi çok kötü yöneten AKP hükümetinin sıkı yanlısı Eczacıbaşı’nın bünyesinde çalışan biri kendisine eleştirmen diyemez. Geçmiş olsun. Zaten demiyor da. Öncelikle özgün olmak gerekir eleştirmenlik için. Bir tek kendi olmalıdır eleştirmen. Yaratıcı sanatçı ne ise eleştirmen de odur aslında. Buradan hareketle her ikisinin de taşıdığı yaratıcı sanattan çıkış bulan ortak özellikler vardır. Yeri gelmişken söyleyelim: “Yaratıcı sanat” denilen olgunluğun kimi önemli özelliklerini de Hanno Rauterberg’in dilimize “İşte bu da sanat” olarak çevirdiğimiz ilginç kitabında[1] buluruz. Rauterberg, bu özellikleri sanatın kaliteli bir denetimden geçirilerek yaratıcı sanata nasıl yönelebileceğine ilişkin olmak üzere sırasıyla şöyle dile getirir: “Yaratıcı sanat kriter tanımaz”, “yaratıcı sanat yeni bir sunum gerektirir”, “yaratıcı sanat rahatsız eder”, “yaratıcı sanat dürüsttür”, “yaratıcı sanatın zanaat ile işi olmaz”, “yaratıcı sanat reddeder”, “her şey yaratıcı sanat olabilir” “yaratıcı sanat her zaman zor gerçekleşir”, “yaratıcı sanat eleştireldir” ve “yaratıcı sanatın iyi bir düşünceye ihtiyacı vardır”.

E.S: Çağdaş sanat kitabınızda “çoğulluk” yerine “çokluk” diye bir eleştiri getiriyorsunuz. Sanırım sanat ortamına da denk düşüyor bu söyledikleriniz. Tekrarlarla yapılan basit çeşitlemeler görüyoruz. Eleştirmen olarak çıkan insanlarla ilgili kafa karışıklığı var. Bizim artık zaman yönetiminde hızlı davranmamız gerekiyor. MoMA’nın kuruluşu 1929 ise, bizim bugün daha sıkı bir toparlanmaya girmemiz gerekiyor. Peggy Guggenheim gibi koleksiyonörlerin müzenin temelini attığını düşündüğümüzde bizdeki durumun onların yansımaları olduğunu söylersek çok abartmış olur muyuz?

Ö.E: Hayır, abartmış olmayız. Bakınız ülkemizde minyatür resmi tam anlamıyla henüz didiklenmedi. Bizde bugüne dek minyatür kitaplarının sadece birebir çevirisi yapıldı. Bu kitaplar, yalnızca Osmanlıcası İngilizceye veya Türkçeye çevrilerek yayınlandı. Bana söyler misiniz, o resimlerin plastik incelemesini kaç kişi yapmıştır? Bu yönde Sezer Tansuğ’un “Şenlikname Düzeni” isimli çalışması hayli önemlidir. Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun da bu tip çalışmaları vardır. Bunlar yapıldı ve bitti. Mesela minyatürlerde yer alan bindirme perspektif dediğiniz olgu ile çağdaş sanattaki combine painting mantık arasındaki bağı ciddi şekilde ortaya koyan bir çalışma var mı? Minyatür resimlerimizi modern resmin kriterleriyle ele aldığınız zaman, onların yüzeylerinde oldukça ileri üslupta hareketler olduğunu fark ediyorsunuz. Dolayısıyla bu yenilikler yazılmadığında minyatür sanatına küçük boyutlu kitap resmi denilip geçilmeye devam ediliyor; üstelik bu, bir bilinçsizlik göstergesi olarak dikkat çekiyor. Mesela bir Sabri Berkel, küçük bir resim yapıp ve çok da iyi bir yapıt ortaya koyabiliyor, biz de onu estetik yönden benimsiyorsak, o vakit küçük ebatlı minyatür resimleri de küçük el sanatı bağlamından koparılarak görülmelidir. Aynı şekilde Nejad Melih Devrim’in A4 ebadına yakın vurucu işleri vardır ve dünyada birçok çağdaş sanatçı da bu tip etkili küçük çalışmalara sahiptir. Bu çalışma küçük ederi az, bu çalışma büyük ederi çok gibi tuhaf ve sığ bir ayrım, ancak ülkemizde olagelmiştir. Kısaca sen sanatının köklerine gereği gibi analojik bakabilirsen çağdaş ülkemiz sanatının bugün nerede olup olmadığını görebilirsin. Görmek, görebilmek diyorum değil mi? İşte asıl zor olan budur; herkes bakar, fakat ne yazık ki göremez.

E.S: Örneğin Adnan Çoker’e çok benzediği için Haluk Özden’in resmi hakkında çok büyük tartışmalar yapıldı. O dönemde onun resimleri çok iyi paralara alıcı buluyordu. Birtakım tartışmalar yapılıyor ama bu tartışmalar bir kitaba bir aydınlanmaya dönüşmüyor. Kelime bu galiba.

Ö.E: Siz dergicilik yaptınız. Gerçekten eleştiri yazısı yazan adamlara dergide yer verildi mi?

E.S: Hayır.

Ö.E: O zaman eleştiri nasıl gelişecek ve ifade ettiğiniz durumlar nasıl aydınlatılacak, öyle değil mi? Editörü olduğunuz dergide, sanırım 99. Sayı idi; benim bir yazımı kişisel çabalarınızla yayınladıktan sonra arkası gelmedi. Çünkü bir şekilde uyarı almışsınızdır. Çünkü o dergide sizin gibi aklı çalışan genç bir arkadaşa değil de, derginin sahibi ve bence yayıncılıkla hiç ilgisi bile olmayan birinin olaya el atmış olmasından kaynaklanır mesele. Bu adamların yerine kendimi koyuyor ve sizin gibi arkadaşlara bir özür borcumuzun olduğunu düşünüyorum. Bu yayınlarda yazan kişiye zaten telif ödenmiyor. Bırak farklı bir ses olsun… Ona da karışılıyor; adama yuh be kardeşim derler bu durumda, kimse kusura bakmasın. Fakat bu kişi ve kurumlar yarın tarih karşısında mahcup duruma düşecekler; farkında bile değiller. Bir de bu kişilere sorsanız ülkenin politik ortamından da hemen şikâyet ederler. Fakat vurguladığım her yanlış hareketlerinin mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürdüğünden haberleri bile yoktur (belki de vardır!). Gerçek yayıncı her tür yazıya ahlâk ve basın kuralları içinde yer veren insandır. Bu kıstası dikkate almayan kimselere yayıncı bile denmez.

E.S: Sonrasında izlekler gibi yeni, dijital bir oluşum için gönderdiğiniz metin de son derece önemli.

Ö.E: Bakın siz saygılısınız. Ben saygılı insanlara hep yardımcı olmaya çalışmışımdır. Tarih ve okur, her şeyi değerlendirecektir.

E.S: Aslında parasal sıkıntılar dergi sahiplerini kolay adım atmaktan alıkoyuyor. Ben derginin parasal sıkıntısını işe yansıtmadığım için bazı özgürlükleri elde edebildim.

Ö.E: Siz neden ayrıldınız?

E.S: rh+ hem dergi hem de galerinin yönetiminde olunca bu yapının yıkılma ve yeniden dirilme psikolojisi beni de ekonomik ve psikolojik açıdan etkilediğinden dostane bir şekilde ayrılmaya karar verdim. O dönemde rh+ yeni sezona dergiyi ve sergileme faaliyetlerini yeniden hayata geçirmeye çalışıyordu. Bende bu yenilenmede yer almayacağımı belirttim. Nişantaşı’ndaki galeri taşınınca çıktım.  Karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde ayrıldım. Dergilerin çalışanlara rağmen yaşaması ve bundan fayda durumunun olması ve olmaması durumu bence derginin yazar kadrosuna ve yönetiminde bu değişkenleri hesaba katarak işi sürdürülebilirlik esasıyla yönetmesiyle mümkün olmalıdır. İdeal olan bir süreç bu aslında yalnız süreklilik her zaman bir şeyler ortaya çıktığında fayda sağlar.

Aslında Greenberg’i burada eleştirirken benimde editöryal anlamda çalışma eksiğim vardı. Derginin kemik yazarları yazıyı gönderip bende bir hafta içerisinde onları topluyordum. Onun dışında idari işlerim de oluyordu. Dergiyle ilgili sıkı çalışma grafik aşamasında grafiker ile birlikte yapılıyor. Editörden çok grafik derginin aslında önemli bir tarafı. Sadece sürekli personelin olmaması bilginin aktarımını engelliyor. Her şeye yeniden başlamaya bilenin kendini işiyle ilgili sıkılmasına ve sıkıntıya düşmesine neden oluyor. Bunun dışında komik ve eğlenceli bir süreç. Gerçekten derginin benim emeğime mal edilmesine gülüyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Bazı arkadaşlarım dergi kapandı mı dedi demek ki o kişide fazla sahiplenici yapay bir hava oluşturmuşum.

Ö.E: Siz durumun ironisini yapabilen birisiniz. Sanat ortamından ben de çoktandır sıkılmış durumdayım. Bazı insanların birbirini tekrar eden söylemleri gerçekten çok sıkıcı.

E.S: Zamanda geriyiz ama kalkınma olarak hızlanmak gerekiyor.

Ö.E. Ülkemizin kaderi çok değişik. Osmanlı’nın çökmesi ve yeni bir Cumhuriyetin kurulması. Bunlar kabul etsek de etmesek de ülkemizin kaderi. Dediğiniz gibi sanatın temposunu da söz konusu kader belirlemiş. Osman Hamdi ilginç bir kişilik mesela; o durağanlıkta sanatla ilgili birçok gelişmeye önayak olabiliyor. Bizim kaderimiz bu iken, bu kaderin yarattığı durumların farkında olup da konuşmayanları kınıyorum. Uzunca bir süredir ülkemize olan dayatmalar bir kaderimizmiş gibi gösteriliyor ve bize film gibi izlettiriliyor; halkımızın da buna çok az ses çıkardığını görüyoruz. Aslında Birinci Dünya Savaşı ülkemiz açısından İngilizlerin oyunuydu. Bu oyun halen devam ediyor. Yani asıl şeytani akla sahip olan İngiltere. ABD ise bugünkü konumda sadece bir taşeron. Dolayısıyla bu siyasi stratejiler biline biline kalkıp kimse hava atmasın. Fakat sanat ortamında kime baksanız bir hava, bir hava; bunun için sergi açılışlarına, sosyal medyaya göz atın yeter.

E.S: Cumhurbaşkanı seçildikten sonraki balkon konuşması vardı.

Ö.E: İzlemedim.

E.S: Gündelik siyasete angaje olunca bitirilen bir hayatta oluyor. İzlekler’in sayfasında hayat devam ediyor şeklinde arkeolojik buluntunun haberini paylaştım. Geçmişin aslında paradoksal boyutuyla bizi şimdiden kurtarma durumu var.

Ö.E: Galiba öyle…

E.S: AKP iktidarının kucaklaşma dediği şeyin entelektüel bilgi birikimini kullanmak istediği kişilere yaptığı bir konuşma olarak yorumlandı. Kucakladığı neydi tam olarak bilemiyoruz. AKP inadına farklı düşünen insanları devlet kadrosunda belli görevlere getirmiyor. Kendi yetiştirdiği insanlara şans tanıyor. Kaderini belirlediği insanlarda sizin dediğiniz gibi bu ülkenin kaderi oluyor. Entelektüel bilgi birikimini nefreti körükleyen sol angajmanla yapamadık. Siyasal İslam’ın bu topraklarda tutmayacağı yolunda gezi sonrası düşünceler çoğaldı. Köy enstitülerinin, öğretmen okullarının geleneğinden gelen hayata geçirdiği birikimi bu coğrafyada da gelecekte söz söyleme gerçeğine doğru somut adımlar atılıyor. Şimdiki durum bu. Gezi sürecinin önemli bir dinamiği

Ö.E: Gezi direnişine katılıp da sürecin arkası gelmedi diye üzülenler, özeleştiri yapanlar oldu sosyal medyada gezinin birinci yıl dönümünde. Siz, kültür ve sanatta olayları ilerici şekilde çözemezseniz, inanın siyasetin bunu çözmesi mümkün değil. Rönesans’ı Rönesans yapan en önemli iki değer; “kültür” ve “sanat”. Bizde tam tersi oluyor; kültür ve sanata ekonomiden, siyasetten gidildiği düşünülüyor. Oysa bütün ileri ülkeler duruma tam tersinden vardılar. Ülkemizde nitelikli okuma oranı düşük. İnsanlar okumuyor. İstendiği kadar kitap sayısında artış var densin. Bir kitabı alıp da, sonrasında okuduğunu tam olarak kaç kişi anlamakta ve meseleyi kaç kişi içinde sindirecek bir hale getirmektedir? Böyle bir toplumun gazete ve dergileri de eleştiri basmaz tabi. Şimdi, “eleştiriye eleştiri alacağım ve zaten gazete, dergi kaç adet satıyor, bir de insanları ürkütmeyelim” şeklinde kısır, korkak bir düşünme var toplumda. Falanca filanca yazmasın daha iyi diyor. Adam bu şekilde bakıyor meseleye; hatta ülkenin başbakanı, cumhurbaşkanı bile. O nedenle bu ülkede eleştiri önemsiz bir şey haline getirildi. Oysa eleştiri denen mesele bir toplumu kalkındıracak yegâne meselelerden biridir. Ben çıkacağım, o çıkacak,  eleştiri yazılacak. Böyle böyle dürüst yeniden bir inşa oluşacak.

Mesela sizin rh+’da yayınladığınız yazım “Sanat Entelektüelliği” konusu üzerineydi. Dünyadaki şimdiki bakış o. Artık yayıncı, müzeci, galerici vb. mesleklerin hepsi sanat entelektüeli kapsamlı ortak bir noktada buluşuyor. Sizin müzeciliğinizle eleştirmenliğinizle değil, entelektüelliğinizle ilgilenen bir bakış söz konusu. Mesele, bu iki kelimeye indirgendi: “Sanat Entelektüeli”. Bu insan tipi de Rönesans’ın üniversal insan tipine çok benziyor bazı açılardan. Çok da aramaya gerek yok. Rönesans’daki her şeyi kuşatan zihin. Resimden, heykelden, yazından vb. anlayan, topyekûn insan tipi. Benim gözümde gerçek kültür ve sanat insanı, mesleği ne olursa olsun böyle olmalıdır. Asla lümpen değildir. Sanat entelektüeli, hemen her şeyi kuşatan bir güce sahiptir. Senin yayınladığın yazı, rh+’ın görüp görebileceği birkaç yazıdan biridir. Bu konuda mütevazı olmayacağım.

E.S: Yazı önemli ve birtakım kırılmalar yaratmak lazım. Modernitenin beslendiği romantizm Delacroix’da Sardanapal’in vizyonuna sahip olmak bütüncül bir bakışla mümkün olur. Art Director, Art Manager,  Art Dealer, Art Critic gibi mesleklerin içini dolduramayan kişiler var.

Ö.E:  O isimler, dünyada da var. Yalnız onlar, ben senin zihninin sanat entelektüeli olup olmadığına bakarım şeklinde sorar ve konuyu yorumlar. Her şey net aslında; soruyu soruyor ve karşısındakinin zihinsel bir kalitesinin olup olmadığına bakıyor. “Maaşını da al, unvanını da al, fakat bana sanat entelektüeli olup olmadığını söyle” gibi bir son kerte durum dünyada geçerli. Giotto ile Delacroix’yı yan yana koyduğunda bir analoji yapabiliyor musun? Fra Angelico ile Picasso arasında bir bağıntıda bulunabiliyor musun..?

E.S: Bunu net olarak cümlelere dökebil.

Ö.E: Lafı uzatmadan, aşırılığa kaçmadan, doğru bir yöntem ve en önemlisi nitelikli, sağlam bir görme ile. “Piyanist” filminde kalabalık içinde elinde boş bir kafes tutan çocuk sahnesi vardır. O sahne ile Aziz Francesco olgusu arasında bir bağ kurabiliyor musun? O zaman tamamsın demektir. İşte düşüncenin, gözün sağlam olması böyle bir şey ve günümüzde çok değerli.

E.S: Şu aralar nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

Ö.E: Modern sanat üzerine bir kitap hazırlıyoruz Özlem Kalkan Erenus ile. Benim Eylül 2014’te yayınlanacak “Sanatın Tarihi” isimli kitabımın bir devamı niteliğinde. Topluma faydalı olacağına inandığımız çalışmaları yayımlamaya devam edeceğiz. Başka kitapları da yayına hazırlıyoruz. Vakti geldikçe kamuoyuyla paylaşacağız bunları.

E.S: Güncel sanat alanında kamplaşmalar var. Artık pratik dediğimiz bir olgu var. Sen ne yapıyorsun noktasına geliyor. Eleştirmenin görevi sorgulamalar yapmak gerekiyor. Bağlamı kurarken bu bir beyaz küp büyük bir galeri. Bu yapının bir sorgulamasını yapan özgür bir zihin olmak gerekir.

Ö.E: Bu rampada arabayı senden devir alıp gaza basmak isterim. Türkiye’de çağdaşlık konusu sanatımızda nerede başlıyor? Hiç bunu düşündünüz mü? Modern anlamda Monet’miz Manet’miz kim? Plastik anlamda Hüseyin Avni Lifij’imiz önemli bir devrimci. Lifij değerli bir sanatçı; bizim için romantik bir temel kök. Karşısındaki temel kök ise geometrik üslup ve geometrik üslubu inşacılığa taşıyan bir zihin: Sabri Berkel. Avni Lifij ne kadar romantik yapıt algısına yönelmişse Sabri Berkel de o kadar a-romantik bir yapıt algısına yönelmiştir. Kendine özgü bir mizacı yaratıp bir tavır olarak sunan iki isim; çağdaş sanatımızın iki temel kökü. Asker ressamlar ve zamandaşı olanlarla, kimi izlenimcilerimizi yaratıcı sanatın bağlamında görmüyorum. Bunların bir “antrenman devresi” oluşturduklarını düşünüyorum. Ayrıca bu antrenman devresinin isimleri, onları yetiştiren Avrupalı hocalarının da kapsamlıca etkisi altında kalmış. Mesela bence Avni Lifij asker ressamların gelenek düzeneğini kırıyor. Özellikle poşatlarına bakın. Çok özgündür ve yaratıcıdır. Ülkemizde bir çağdaş-modern sanat müzesi kurulacağını duyduğumda hemen şunu soruyorum: Koleksiyonunda Avni Lifij var mı? Çünkü Avni Lifij ilerici bir sanatçı. Onla başlamayan bir çağdaş veya modern müze düşünemiyorum.

E.S: Avni Lifij’in portresi ?

Ö.E:  Avni Lifij’i, Lifij yapan poşatları ve bunlara benzer rahatlıklar içeren başka yapıtlarıdır kanımca. Sizin söylediğiniz portre bir klasik durum ortaya koyar ve ülkemiz resmindeki değişik portre algısının kısırlığından ötürü üzerinde çok durulan bir yapıt haline gelmiştir. Sanatçının eşi Harika Lifij portresindeki arka plandaki rahatlamasına ve gelişine karalamalardan Lifij’in ruhsallığını çok daha iyi tarif ettiğini ifade edebiliriz ve bu yapıtı, söz ettiğiniz otoportresinden bence çok daha değerlidir. “Avni Lifij’in Poşatları” isimli bir katalog vardır; orada söz konusu poşatların en önemlileri bir araya getirilmiştir. Bu kataloğu bulursan mutlaka edin. Poşatlar, sanatçının doğada hızlı hızlı çalıştığı soyutlama işleridir. Boya, hızlı bir doğaçlama ile ele alınır ve yüzeylerle buluşur. Yeri gelmişken Lifij’in poşatlarının sahtelerinin de piyasada epeyce dolanımda olduklarını görülüyor; sanatseverlerin dikkatine!

E.S: Son bir soru ile röportajı tamamlamak istiyorum: Zorlukların ve iyiyi kötüyü ayıramamanın yaşandığı,  öznel yargıların kurallara dönüştüğü karışıklıkta nasıl bir yol izlemeyi tavsiye edersiniz?

Ö.E: Dürüst ve ilkeli bir duruşunuz olsun. Eleştiri ve özeleştiri alışkanlığı mutlak edinin. Fakat bunları yaparken doğru bilgi kaynaklarına sırtınızı yaslayın. Bildiklerinizi, yeni bilgiler edinmek adına mutlaka paylaşın, böylece yeni bilgilere yer açın. Kendinizi tekrarlamaktan sakının. Bu, ifade ettiklerimi yaşamına ortalamanın üstünde alabilene ne mutlu…

Bana zamanınızı ayırıp da bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ederim.

 

 

[1] Hanno Rauterberg, Und das ist Kunst ?!, Frankfurt am Main, S. Fischer Verlag, 2008, s. 5-6.

 

 

 

 

 

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Anish Kapoor : Heykellerin Sömürge Sonrası Kamusal Gösterisi

SONRAKİ YAZI

Murat Erkan: Günümüz Sanat Algısı Karşısında Farklı Bir Duruş

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*