Sanatın Gözünden

Prag: Geçmişin Hayaletleri Peşinde

İlk defa lise yıllarında kaçıp kurtulmak istemiştim. Kaçmak, bilmediğim bir alemde kendim olmadan yaşamak isteği beni yaşadığım hayata katlanmamı kolaylaştırıyordu. Kafamda ki düşsel alemler, şatafattan uzak kimlikler, mütevazı hayatlar cazip geliyordu. En çok karmaşanın huzursuzluğun yaşandığı gençlik dönemlerinde ütopyalarınız, idealleriniz olmadan yaşamak o anı yaşamanıza engel oluyorsa da geleceğe bir bağ kurduğu için anlamlı geliyordu. O günlerde ki günlüğüme baktığımda kocaman bir gitmek yazmışım defterime… Sonra bu düşünce yanımda kendimi de götürdükten sonra neye yarar sorusunu sordurtmuştu bana … İç yolculuklara  çıkaran kitaplar bize hayatla ilgili sorular sordurtan felsefeler bu gitme-gidememe sürecini çıkışsız bir hale getiriyordu. . O yüzden herkesin kendine göre gidişleri var; hepimiz bir olguya yöneliyoruz; bir amacımız var; bir şeyler bekliyoruz. En çok kurduğun hayal gerçek olduğunda asıl hayal kırıklığını yaşıyor; gördüğün hiçbir şeye şaşırmadan o çocuksu merakın günden güne azalınca yaşamda var olmaya çalışıyorsun.

Kapitalizm çağında her şeyin bir tezi ve antitezi var. En sonunda da senteze ulaşıyorsun. Aslında olumsuzladığı ve olumluladığın her şey, bir tek düşünceye hizmet ediyor. Bir olgunun karşıtı yoksa o olguda var olamıyor. Tıpkı kapitalist sistemde bize sunulan çalışmanın karşıtı tatil olduğu gibi. Gezgin gibi sırt çantamızı alıp canın nereye gitmek istiyorsan oraya gitme plansız yaşama gibi bir lüksümüz yok. Her şey fazlasıyla sistemli ve o ölçüde niteliksiz ama hiç yoktan iyidir deyip farklı yerler farklı kültürler görmek adına bavullarımızıtopluyoruz… Yurt dışına çıkmakta ki amacım dışardan bulunduğum ortama bulunduğum gerçekliğe şöyle bir uzaktan bakmak. En çok ta hayata hayatıma olan algıları sorgulamak; gerekiyorsa değiştirmek… Yaşadığımız kültürden uzaklaşmak, yabancı bir hayatın kapılarını aralamak gibi romantik düşüncelerim vardı. . Hep bahsedilen gotik  şatoların, sarayların içersinde yürümek geçmişin hayaletlerinin yoldaşlığında Rönesans resimleri koridorunda geçmişin kapısını aralamak romantik bir kurgudan başka bir şey değil. Küreselleşme gibi her şeyin birbirinin aynı olduğu  bir dünyada yaşamak; yeniden üretmek için değil de  tüketmek için gezdiğin her yapıt, bizi yaşadığımız sistemle  burun buruna getiriyor. Bu sistemin içinde yüzler görüyor bu sistemin aynılıklarını fark ediyoruz. Romantik kurgular kurabilen zihinler ki bu o insan kalabalığında çok zor tarihi tekrar yazıyor ah bu keşke bizim memleketimizde de olsa hayıflanmalarıyla yüz yüze geliyoruz. Turizm kavramı içine giren turla yapılan tatil anlayışı istediğim bir şey  olmasa  da hiç yaşamadığım için merak uyandırıcıydı. Bize bir Prag hayali satılmıştı ve bunun dışına çıkmak ancak kendi düşünce ve ilginizle orantılı bir şeydi. Tarihi binaların arasında gezerken ortaçağın hayaletleri başınıza toplanıyor; geçmişle bugün arasında gelgitler yaşıyorsunuz. Tabi size ait olmayan bir geçmiş ve çoğunluğumuzun bundan sonra içinde olmak istediği bir Avrupa Birliği…Bu çelişkiler içersinde gezerken ne kadar çok şey bilirseniz o kadar az hayal kuruyorsunuz. Rehberin bize anlattığı hap bilgilerle oranın tarihi hakkında bilgi edinmek zor ama hiç yoktan iyidir. Bir şeyleri görmekle anlamak, hissetmek arasında farklar var. Prag’ı tam olarak gördüm anladım demek belki Çekler için bile zor bir şeydir. O yüzden biz turist kimliğimizle oranın nimetlerinden puslu ama sıkıcı olmayan havasından yararlandık. Prag kalesi Prag’ın gezilesi en güzel yerlerinden biri. Tarihi binalar, katedraller, Rönesans Sanatının en incelikli eserlerini veren Venedikli Tziano’nun resimlerini görmek, kraliyet sarayında gezerken daire şeklinde ki salonda asillerin toplandığını ve  vals yaptığını hayal etmek size gerçek olmayacak düşler kurdurtup gerçek hazlar yaşatıyor. Mekanın sayesinde yüzyıllar öncesinde orada yaşayan insanlarla ilişki kuruyorsun. Mekanın zamana meydan okuması; sizin insani yanınızı öne çıkarıyor; zamanı içselleştirmenize neden oluyor. Zamanlar arası bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Buna benzer bir durum Nicole Kidman’ın “Diğerleri” filminde de konu ediliyordu. Ortaçağdan kalma gotik bir şatoda geçiyordu film. Seyirciler; orda yaşadığını düşündüğümüz ailenin filmin sonunda yıllar öncesinde öldükleri ve oranın hayaletleri sandığımız aile’nin de aslında şimdide yaşayan bir aile olduğunu fark ediyor ortak bir mekan olan şatonun filmin genel çerçevesini çizdiğini anlıyorduk. Mekan, hem geçmiş hem şimdi arasında köprü görevi kuruyordu.

Biz katedralleri gezerken gördüğümüz dini ikonlar, ilk defa gördüğümüz onlarca imaj çoğaldıkça birbirinin aynı nesneler haline geldiğini anımsıyor; eğer bir resim veya bir yapıtla ilgili öncesinde bir bilgimiz var ise anlamlı objelere dönüşüyor. . İsa’yı kucağına alan Meryem Ana tasvirleri, Hıristiyanlığın ilk bir çoban ağılında ortaya çıktığını anlatan dini tasvirler, dini ikonların sadece ibadet amacında olmadığını ortaçağda din ile efsunlanan zihinleri sözüm ona eğitmek gibi bir amaca da hizmet ettiğini belirtmeliyiz. Bu kadar çok dini tasvirin, kilisenin bulunduğu Prag %60 Atesist bir halk… Kiliseler dini amaçtan çok toplantılar konserler ve dinletiler için kullanılıyor. Bunda Sovyet rejiminin etkisi büyük kuşkusuz. Halk gökyüzüyle yer yüzünün arasında bir tanrının olduğuna inanıyor ama bunu Hıristiyan dini ile tanımlamıyor. Sanırım teist bir toplum olduğunu söylemek yanlış olmaz. Avrupa Birliğinde bir ülke olmanın getirdiği ekonomik zenginlik aşikar ama bu zenginlik onları pahalı arabalar lüks içinde bir yaşantıya itmemiş. Sokaklarda dolaşırken gördüğünüz arabalar orta halli, insanlar çoğunlukla gelişmiş bir ağı olan toplu taşımayı kullanıp şehir dışına çıkmak isterse otomobillerine biniyorlar.

Bir kenti anlatırken önünüze bir sürü yol çıkıyor;  tarihini mi, doğasını mı, insanını mı, yoksa sizin kentle ilgili içinize düşen izdüşümlerini mi anlatmalı ? Belki hepsi hayır ya da hepsi evet … Kenti nasıl yaşadığınız önemli ! Sokakların da dolaşırken Kafka’nın mı yoksa Faşizm‘in mi ayak seslerini mi duyduğunuz önemli ? İkisi de duyuluyor. Kafka’nın romanlarında ki o kaotik hava kentte kendini gösteriyor. Prag, Milan Kundera’nın dediği gibi “Gülüşün, unutuşun ve hüznün şehri” Bu duyguları sokakları mimariyi takip ettiğinizde hissetmeden edemiyorsunuz. Yolculuğunuz şimdi ve geçmiş arasında gelgitli bir denize benziyor. Bir nişteki heykelciye bakarken önünüzden bir tramvay geçiyor ve şimdi nerde olduğunuzun ayrımına varıyorsunuz. Bir şehri gezerken onu tanımanın en iyi yolu o şehirde kaybolmak. İşte asıl o zaman şehri tanıyor ve onun göstergeleriyle yolunuzu buluyorsunuz. Kapitalizmin göstergeleri bize hep gittiğimiz gördüğümüz yerlerde Starbucks gibi yerleri işaret etse de biz aslında küçük kuytu köşelerde bizi bekleyen tatları arıyoruz. çünkü onlara söyleyeceğimiz paylaşacağımız duygularımız,  ortak yanlarımız var. Ara sokaklardaki bu mola yerlerini görmelikendimize ait bir anı bırakabilmeliyiz. Yalnız çok turist çeken bir yer olduğu için Prag, yaşayabileceğiniz anlar bir başkasının da hayalinde yer alması kaçınılmaz. Gör gez kaydet mantığıyla bir destinasyondan diğerine koşan turistler bizim Prag algımızı etkilememeli kendimize ait bir Prag yaratabilmeliyiz. Prag bunla ilgili birçok seçenek sunuyor insana… Kendi rotanızı belirlemek seyahatinizin ilk gününde yapacağınız ilk şey olmalı. Biliyoruz ki artık dünyada keşfedebileceğimiz hiçbir yer kalmadı imkanlarımız ölçüsünde olanları seyre çıkmalı ruhlarımızı doyurmalıyız. Şunu söylemeliyim ki Prag dinlenmek için gidilebilecek bir yer değil sanki bir sanatçının eserini yapması gibi Prag’ı tekrar yaratıyorsunuz. Size malzemeler veriliyor ve yaşantınızdan okuduklarınızdan getirdiklerinizle bu şehri kafanızda inşa ediyorsunuz. Ben kafamda oluşturduğum eseri karmaşık bir kolaja benzettim. İçinde her şeyden biraz var Saint Vitus katedralinin silueti; Tynn kilisesinin o korkutucu ihtişamı; Kafka’nın tişörtlere hapsolmuş yalnızlığı; Karel köprüsünün tamir aşamasında olan taşları, üzerinde karel köprüsü resimleri satan satıcının hayat gaylesi ve de Rönesans resimlerinde ki o coşkunluk ve o meydan okuma… Hepsi ama hepsi bir Prag algısı yaratmaya yetiyor. Bu resimler bir sergi salonunun odasını süsleyecek olan tablolar değil zihnimde olduğu için bir kolaj olup içimde kaotik bir duygu durumu yaratıyorlar. İşte o zaman Kundera’nın sözü anlam buluyor bu şehri yaşamak için gülmek, hüzünlenmek ve unutmak gerekiyor.

Kendi rotamızı çizmekten bahsetmişken turla gittiğiniz yerleri birde kendiniz rehberinizle gezdiğinizde geçtiğiniz yolların gördüğünüz binaların içinden geçerken o sıradan turist kimliğinin dışına çıkabiliyorsunuz. En çok böyle keşifler yapmak kişiyi mutlu kılıyor. Çünkü rehberin basit anlatımlı turları bölge hakkında bilgisi olamayanlar için meraklı bilgiler içerirken daha derine inmek isteyenler için yetersiz  kalabiliyor. Bir yeri gezmeye, görmeye gittiğinizde ilk defa gidiyorsanız eğer; sadece kapısını aralayıp içeriye şöyle bir bakmış oluyorsunuz. Birkaç kez gidip o insanların içinde yaşayıp hayata bakışlarını, hayatı algılayış şekillerini öğrendikçe bu da elbette ki dil sayesinde oluyor gerçek bir keşif ve gerçek bir kavrayış edinebiliyoruz. Bu da kafa yorulması gereken düşünsel bir süreç gerektiriyor. Biz imajların izleğinde ilerlemeye devam edelim. Prag’ın en ünlü turistik saati… Kimse Prag’a geldiğinde bu saati görmeden gitmiyor. 15yy da Charles Üniversitesinde hoca olan Hunuş Usta tarafından yapılmıştır. Dünya’nın Ay’ın ve Güneş’in konumlarını gösteren burçların bulunduğu mekanik bir saattir. Her saat başı İsa’nın 12 havarileri çıkıp arzı endam ediyor ve bazı kuklalar insanların uzak durması gereken dört şeyi zikrediyor. Bunlardan birincisi elinde çan sallayan bir iskelet, yaşama karşı isteksizliği, ikincisi elinde aynayla kendine  bakar ve “kendini beğenmişliği” simgeler. Üçüncüsü elinde para torbası bulunan bir Yahudi “cimriliği” sonuncusu Türk’e benzetilen adam ise sefahate ve zevke düşkünlüğü  simgeler.  O dönemde Osmanlı’da lale devri yaşanmaktadır. Zamanla ilgili sosyal göndermelerle dolu bu saat yapana yaramamış; Hunuş Usta bir daha böyle bir saati başka yere yapmasın diye gözlerine mil çektirilmiştir. O da intikamını saati bozarak almış; yıllar sonra bir usta saati tamir ederek saatin zamanı tayin işine devam etmesini sağlamıştır. Bu kadar ağır anlamlar yüklemeden bu saat için eğlencelik bir oyuncak deyip geçebiliriz.

Kendime hayali duraklar yarattığım bir diğer yerde Dalibor Kulesi: Hapishane olarak kullanılan kulenin, adını kanun kaçağı serflere yataklık yaptığı için ölüme mahkum edilen, genç bir şovalye olan İlk tutsağı Dalibor’dan aldığı söyleniyor.  Dalibor, hapishane de keman çalmayı öğreniyor onu  dinlemeye gelenler ona yiyecek ekmek sarkıtıp hayatta kalmasını sağlıyorlar. Bu hikayenin ekseninde gezdiğiniz zaman acısını müziğe dönüştüren bir şovalyenin nağmeleri eşliğinde hikaye sizi yine bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ta ki faşizmin ayak sesleri duyulana kadar. Yüzyıllar atlayıp insanlığın o kara yazgısını okumaya başlıyoruz. Yer: Terezin Toplama Kampı. Hitler Nasyonal Sosyalizm Partisinin başına geçtikten sonra üstün ırk yaratma idealleriyle o zaman ticarette ülke yönetiminde söz sahibi olan Yahudileri yok etmek için kamplarda çalıştırma bahanesiyle diri diri yakıyor.. Tarih Yahudilere yapılan bu zulmün belgeleriyle dolu. Beni şaşırtan doğa harikası olan bu yerde bu katliamı yapanlarında bu kıyımı yaparken belgelere dökmeleri ve her şeyi kaydetmeleri. İlk anatomi çalışmaları, canlı insanlar üzerinde yapılan deneyler bize orada yapılanın sadece insanları diri diri yakmak olmadığını gösteriyor. Kampta sizi karşılayan üzerinde “çalışmak özgürleştirir” yazan bir afiş; Yahudilerin çalışarak oradan kurtulabileceklerine inanmalarını sağlıyor. Oysa ki ordan çıksalar bile sağlıkları bozulduğu için fazla yaşamıyorlar. Duvarlarda ki fotoğraflar yatakhanede çekilen o umutsuz yüzler beylik bir cümle olacak ama savaşın korkunç yüzünü gösteriyor. Her daim savaş lanetlensin, insanlar öldürülmesin ve bunları yapanlar tarihin kara sayfalarına gömülsünler diye iç geçiriyorsunuz. Yakalanan Nazi subayları bana verilen görevi yaptım diyerek o dönemde ki  diktatoryanın insanı insanlıktan ve mantıktan çıkardığını anlatıyor. O yüzden yazarlar, sanatçılar hep düşünmenin konuşmanın tartışmanın yanındalar. Bir daha bunun gibi insanlık ayıpları yaşanmasın diye.., Krematoryumlar olmasın doğasıyla muhteşem bir yer olan Terezin’de kötülük çiçekleri açmasın. Geriye O kamptan birkaç gün öncesinde ölenlerin isimlerinin yazılı olduğu taşların çalındığı bir anıt mezarlık kaldı. Romantik bir düşünceyle taşları çalanın o insanların torunları olduğunu düşünüyor köklerini Terezin kampında aradıkları hayaline dalıyorum.

Aslında her insan her şehirde bir insanlık hikayesinin izlerini arıyor. II. Dünya Savaşının yıkımları, Rönesans döneminin coşkunluğu ve sanatın pozitif bilimler ışığında yeniden yükselmesi. İnsanlığın geçtiği aşamalar, dönemediği virajlar. Bizi bize anlatıyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten küçük ölçekte kendi hikayemiz büyük ölçekte de insanlığın hikayesi… Bizim bunların ayrımına vardığımız an kendimizi bu yolculuğun neresinde gördüğümüz önemli. İşte görülen bu farklı şehir yaşayan insanları hepsi dışardan bakıldığında bana bunu anlattılar. Praglılar bunu çokta iyi ayrımına  varmış; kendi sadeliklerini mimarinin zenginliğini nerdeyse her katedralde düzenledikleri sanat etkinlikleriyle bu hikayeyi yazmaya devam ediyorlar. Buna bir fikir yürütmeyle turizm için kar amaçlı bir faaliyet diyebilirsiniz Böyle olsa bile sanat eserlerini korumak için yapılan her çaba takdire değer… . Bizim alacağımız çok dersler var bu konuda…

Hepimiz hayatımızda farklı okumalar yaparız. Bu okumaları okuma yazma bilmeyenlerde yapar. Duygu dünyamız düşünce dünyamız var. Hem birbirimizden farklıyız hem de aynıyız. Prag gibi bir yere gidip de aynılıklarımızı arayanımız da var; farklıklıları görmek isteyende. Aynılıklarımız bize güvenlik duygusu veriyor. Hayatta tanıdık bir adım atıyoruz. Bilmediğimiz her şeyde, gözü kapalı uçuruma yürümeye benziyor. O derece tehlikeli ve o derece sonuçsuz. Zihnimiz yoruluyor algı dünyamız değişiyor. Prag, hem aynılıklarımıza hem de farklılıklarımıza hizmet eden bir kent. Yolun başından beri kendimize ait bir Prag kendimize ait bir yer yaratalım dedik. Böyle bir yer yok. Önce bu kabulle kaçmaya başlamalı teselli aramak içinde ruhumuz nereyi ister bakışımız nereye çevrilirse oraya gitmeliyiz ama ille de gitmeli daha iyi dönüşler, başlangıçlar yapmak için…

Eylül 2007

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Frankfurt Okulu Sanata Bakıyor

SONRAKİ YAZI

Batı’dan Doğu’ya Uzun Bir Yol

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*