Özkan Eroğlu

Piyanist’in İşaretleri

Geçmişte yazdığımız “Piyanist” filmiyle ilgili yazımızı, dün gece üzerine konuştuğumuz ve 10 Temmuz 2020 günü saat 21.00’de de youtube Özkan Eroğlu kanalında da bir konuşmanın yer alacağı  “Werk ohne Autor” filmi dolayısıyla okurlarımıza sunuyoruz:

İki saati aşan bir süre (148 dakika). Sinemadaki koltuğuma, beni yapıştıran bir senaryo (Ronald Harwood), yönetmen (Roman Polanski) ve görüntü yönetmeni (Pawel Edelman). Başrol oyuncusu (Adrien Brody) bir tarafa, diğer oyuncuların (Emilia Fox, Michael Zebrowski, Ed Stoppard, Maureen Lipman, Frank Finlay, Jessica Kate Mayer, Julia Rayner, Wanja Mues) eşit ağırlıklı görevlerini yerine getirdiği, çarpıcı bir film: “Piyanist”.

Bir piyanistin, piyanosunu çalarken başlayan film, yine aynı piyanistin, piyanosunu çalarken sona eriyor. Yani insanlığın karşılaştığı onca kötülüğe rağmen, her olumsuzluğun tek ilacı olan sanatın, bu denli öne çıkarılışı. Beni bir eleştirmen olarak da filmde en etkileyen detaylardan biri oldu. Sanat, insanın bir yaşama nedeni oluyor ve ona bir azim yüklüyor. Sanatın bu şekilde değerlendirilişi ne ilk, ne de son olacak.

Wladyslaw Szpilman’ın piyano çalma eylemi, filmin sadece başında ve sonunda gerçekleşmiyor. Örneğin, Varşova’daki Yahudi yaşamı onca zorlu ve sıkıntılı günler geçirmesine rağmen, Szpilman evde nota düzeltmeleri yaparken de piyanosunun tuşlarına vurabiliyor, yanı sıra yine Szpilman’ın hiç de olumlu şartlar altında olmamasına rağmen, azınlıklara ait bir lokâlde piyano çalması olayı da var. Bir de filmin ikinci yarısının sonlarına doğru, Alman subayı ile karşı karşıya gelen Szpilman’ın, piyanonun tuşlarına her türlü sanat psikolojik dışavurumu da yanına alarak vurması olayı, bir işaret gibi, uzunca yıllar gözlerimin önünden gitmeyeceğe benzer. Piyano ve onunla ilişkili bir piyanistin, sanatla direkt ilgisi yokmuş gibi gözüken böyle bir filmdeki durumunu göstermesi açısından, bu saptamalarımız sanırım hem gerekli, hem de önemli olmalıdır. Aslında Szpilman’ın ailesiyle birlikte yaşadığı acı ve sıkıntılara rağmen, bunları unutmuş gibi, hatta zaman zaman yok sayacak kadar ileri gittiği, onun adeta tapınma aracı olan piyano ile ilgili, her an usunda bir düşünce veya düşü barındırmaya izin verdiği de ifade edilebilir. Söylemeye çalıştığım bu durum, piyanosundan uzunca bir ayrılıktan sonra, adeta piyanonun tuşlarını yercesine Alman subayın karşısında sunduğu mini resitalde de gizli değil midir?

Sanat psikolojisinin, sanatçı, yapıt ve izleyici arasında gerçekleştiği kabul ediliyorsa, o zaman Alman subay (izleyici), Szpilman (sanatçı) ve çalınan melodi (yapıt) arasında bir etkileşim olduğu kadar, bir de sinema filmine çekilen o sahnelere katılan dünya insanları da (sinema izleyicisi) devreye sokularak, boyut bir ileriye taşınmamış mıdır?

Filmin, Szpilman’ın Polonya radyosunda piyano saati yaparken, radyo binasının Alman bombardımana uğraması sırasında başlaması, savaşın acımasızlığının çıplak bir şekilde insan yüzüne hemen ve direkt vurulmasını sağlıyor. O anda Szpilman’ın radyodaki eylemini “noktalamak istemez” tavırları ve özellikle bu tavırlarını, bir müzisyenin sanat aşkı ve mesleğine olan bağlılığıyla orantılı değerlendirmek gerekiyor. Buradan sanat ruhu, nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun idealizmini ve amaçlarını kaybetmek istemiyor sonucuna ulaşmak da mümkündür. Ya da sanat denen olgu- hem de ısrarla- insanın sadece güzel ve insanca bir şeyler görmek istediği bir olgunluktur denebilir.

Filmin açılış sahnesinin devamına dikkat ederseniz, ancak çok şiddetli bir patlamanın Szpilman’ı yerinden kaldırdığını görüyor ve bu yerinden kalkma, sanat denen olgunun sağladığı- derin ve güzel- uykudan uyanma olayına benzetilebilir.

Sanat denen olgunun, kendi sınırları içerisinde rahatsız etme, tepki alıp verme hakları olduğuna göre, anti-hümanistliğin sanatla bağdaşmasının mümkün olamayacağını ve sanatçının anti-hümanistliği kabul etmesinin çok zor bir şey olduğunu kabul etmek zorundayız.

Ardından radyodan bir arkadaşının kız kardeşi ile merdivende olan karşılaşması ve bir başka aşk kıvılcımının yaşanması da, mitolojik aşkları anımsattı. Mitolojide aşk yaşayanlar, kendi dışlarında ne olursa olsun, ne gerçekleşirse gerçekleşsin, kendi yalın aşklarını yaşamaya devam ederler. Çünkü mitolojik aşklar vardır, fakat her an kaybolup gidebilirler. Sonra duygusal ve idealist tavırlarına rağmen, iki aşığın bir kafeteryada oturma isteklerinin, gördükleri işaretle bir anda sona ermesi ve böylece birbirini sevmek isteyen iki insan arasında önünde sonunda yaşanacak kesin ayrılığa yavaş yavaş yaklaşılması. Kapıdaki söz konusu işaret “Yahudiler giremez” şeklinde bir yazıdır. Bu yazının donuk, bir o kadar da insanlık dışılığa işaret etmesi hayli ilginçtir. Tam bu anda kapıdan çıkan bir çiftin, beraberliklerinin sevincini yaşarken, filmin kahramanlarının halen uğradıkları haksızlığı tartışmaları ve dolayısıyla her iki çiftin konumlanışıyla ortaya çıkan karşıtlığın izleyiciye düşündürdükleri önemli dışavurumlardır.

Szpilman’ın ailesinin bir araya geldikleri zamanlarda oluşturdukları diyaloglar, özellikle bu diyaloglar sırasında Szpilman’ın duruşu ve bu duruşun, adeta yağmur öncesi sessizliğine benzemesi, filmde yakından ilgilenilecek ve üzerinde durulacak jest ve mimiklerdir. 20. yüzyılın ikinci yarısına çok az kala böylesi durumların iticiliği, soğukluğu, bugün dünyanın birçok geri kalmış toplumlarında da halen görülmektedir. Bu nedenle insanlığın içinde “kötüye yönelenler” ve “iyiye yönelenler” diye bir oluşumun var olduğunu, istemesem de kabul ediyorum. Fakat gene de “iyiye yönelenler”in daha fazla olduğunu kabul ediyor, en azından olayı böyle değerlendirmek istiyorum.

Evdeki radyodan savaşın gidişatını takip etmeye çalışan ailenin, olaylara karşı gösterdikleri çocuksu duyarlılık ve -biraz da olsa- küçücük umutlarını büyük- dev umutlara dönüştüren halleri, bugünün insanlığına da kalıcı mesajlar vermekte. Hatta Yahudilere, evde belli miktarda para bulundurma zorunluluğunun getirilmesi, onların önüne nasıl da yapay açmazlar yaratıldığının bir göstergesi. Söz konusu yapay açmazlarınsa, halen var olduğunu düşünüyorum ve söylediğimi ispatlayacak birçok olay var. Kendi ülkemden bütün dünyaya açılan yörünge üzerinde, özellikle sanatı anlayamadığı için, dolayısıyla toplumları geri bırakacak kadar cahil, bürokrasiyi ve çeşitli yapay engelleri öne süren canlı varlıkların olduğu da bugün bilinen bir gerçek. Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, tarihten ders almak şart.

Daha sonra yavaş yavaş yerlerinden yurtlarından her aşamasında, daha kötüye doğru giden bir göçe zorlanan Yahudilerin dramı ve bu dram içindeki Szpilman’ın çektiği acılar, filmde katmer katmer gözlerimizin önüne getiriliyor. Hatta Szpilman’ın piyanosunun satılması olayı bir an aklıma geliyor. Filmde bu olay yaşanırken, erkek kardeşin-gençliğin de verdiği özgür ruhla piyanoyu, oldukça ucuz bir fiyata almak isteyen- zalim tüccara hücumu, buna karşın Szpilman’ın oldukça durgun ve o denli de ailesinin geleceğini düşünen duyarlı ve hassas kişiliğine rağmen ödün vermez bir tavırla piyanonun satılmasına onay vermesi. Ya da bu tavrı, sanat ruhu (piyanist) ile sanatın dışından bir ruhun (erkek kardeş), çıplak gerçeklere bakması şeklinde de ele alıp, değerlendirebiliriz. Bütün bu vurgulamaya çalıştıklarım filmde, adeta olacakların sinyalini yakan önem noktası kabul edilebilecek hareketlerdir.

Filmin ilk sahneleri itibariyle, sanatçı korkusuz, her şartta dik durabilmeyi bece-

ren ve başaran kişidir dedirten durum, sonra insanlık dışılığa işaret eden kafeteryanın kapısına asılmış yazı, peşinden piyanonun satılmasına karşı takınılan duygusal, fakat gene de kendinden emin tavır, peşinden bir caddede sürülmenin gerçekleştiği anda, iki sevgilinin yan yana gelişi: Tam bu anda kızın gözlerinden süzülen yaş, piyanistin ise ailesini arar ve kaybetmek istemez hali, dolayısıyla “ileriye sürekli bakma” çabası, önemli işaretler.

Bu ve benzeri işaretler, Piyanist filmi için her şey demek. İşaretler, film boyunca sürüp gitti. İşaretlerin hepsinde, ciddi bir çaresizliğin izleri kendini ortaya koymakta, umut var gibi gözükse de, oldukça gerilere itilmiş bir şekildeydi. Şimdi ilk sürülme sırasında, ikamet edilmesi için aileye sunulan derme çatma mekâna gelindiği anda, dikkati çeken, sınırları belirleyen örülmekte olan duvarları hatırlayalım. Bu duvarlar da, yine gelecek kötülüklere dair mesajlardan biri. İki erkek kardeşin, para kazanmak için kitap satmaları ve sattıkları ilk kitabın bir Dostoyevski kitabı olması, yine üzerinde durulacak bir işaret ve aynı zamanda senaryo ile gelen bir mesaj niteliği taşımakta. Çıplak ve ruhsal gerçek konuların belki de dünya edebiyatındaki önemli bir kaç isminden Dostoyevski ile olan bu buluşma, filmde yerli yerinde diyebileceğimiz hareketlerden biridir. Bu arada fırsat buldukça, Alman askerlerin Yahudileri iyice küçümseyen ve alaya alan tavırları da insanın içini iyice burkmaktaydı.

Almanlarla Yahudiler arasında, adeta katalizör görevi üstlenen ve ailenin yakınlarından olan bir Yahudi’nin evlerine kadar gelerek kurtuluş için getirdiği bazı önerilerin reddi, dik duruşun ve gururun zaferi olarak değerlendirilebilir. Yanı sıra piyanistin Yahudi olduğunu belgeleyen kolluklu haliyle, bir azınlık lokâlinde iş bulması ve bunu ne büyük bir acıyla yaptığının gösterilmesi de, yaratılan karşıtlıkla izleyiciye iki farklı durumun sunulmasıdır. Bu durum, acılarla dolu bir yüreğin, insanları eğlendirmeye çalışması olayının, filmde tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesidir. Burada piyanist, adeta endişe dolu bir halde piyanosunu çalmaktadır. Yahudilerin olduğu tarafa, bazı malzeme geçişlerinin yapıldığı sırada Szpilman’ın gözü önünde, Yahudi bir çocuğun geçtiği delikte Almanlar tarafından öldürülmesi, yine, gelecekte olabilecek daha büyük vahşetlerin habercisidir. Büyük sorunlar ve acılar artık kapıdadır.

Hatta bu sırada, ailenin lideri babanın, Amerikan Yahudi lobisi ile ilgili yakınmaları, önemli ve üzerinde durulması gerekli bir detaydır.

Benim, filmi izlerken unutmayacağım sahnelerden özellikle biri, sakat arabasındaki bir Yahudi’nin Alman askerleri tarafından balkondan atılmasıydı. Sahne gerçekçi ve çıplaktı, dolayısıyla çok canımı yaktı. Daha sonra gerçekleşen kurşuna dizme de, bu vahşete eklenen bir başka acımasız eylemdi. Ve bundan böyle, acımasızlıklara acımasızlık eklenmeye devam edilecekti. Filmdeki en gerçekçi diyaloglardan biri de, Szpilman’ın kardeşini kurtarmak için- Almanlarla ister istemez işbirliği kuran- Yahudi tanıdığı ile arasında yaşanan diyalogtu. Bu diyalogta,  “yaşam insana neler yaptırıyor” sözü bir kere daha kendini göstermeyi bilmişti.

Filmdeki çok çıplak işaretlerden biri de, acayip şekilde aç bir Yahudi’nin, bir başka Yahudi’nin yemeğine tecavüz etme sahnesiydi. Adamın, yere dökülen yemeği nasıl yediği, izleyiciyi büyük bir gerçekliğe götürüyordu. Benzeri bir açlığı, kaldığı nezaretten çıkışı sonrasında, lokâlde yediği yemekle piyanistin kardeşinde de gördük. Şimdi burada, Yahudilerin o tarihlerde yiyecek bir şeyler bulmakta bile, ne denli büyük zorluklar çektiğini daha iyi algılıyoruz. Piyanistin, ailesine çalışma izni almak ve onların toplama kamplarına gitmemesi için gösterdiği direniş (sonu belli olmasına rağmen), insanlık tarihi açısından oldukça önemli vurgulardır.

Kamplara doğru gidiş ve ailenin üstünü örten kara bulutlar… Bu arada, yukarıda da iki kez işaret ettiğim aile yakınının, yine ortaya çıkarak, tam trene binmek üzereyken, piyanisti kolundan çekip kalabalıktan ayırmayı başarması; bu kare filmde tam bir dönüm noktasıdır. Bu sahnenin hemen önünde, Yahudiler arasında yaşanan bazı diyaloglar, sanki Szpilman’ı ailesinden ayrılma acısına hazırlamıştır, diyebiliriz. Hatta tam bu noktada elinde bir kuş kafesi ile gösterilen küçük bir çocuk, sonrası için hem bir işaret, hem de mesajı kuvvetlendiren bir imge olarak filmdeki yerini almıştır. Bir detaydır, fakat yerinde kullanılmıştır. Kafes, adeta hem toplama alanının merkezi olarak hem de özdeşi olarak nitelenmek istenmiştir. Kozmosu, kozmosla tarif etmek isteyen yönetmen ve sanat yönetmeni, işi ilginç ve o denli de simgesel bir gerçeğe itmişlerdir. Tam bu noktada erkek kardeşinin, okuyup bitirdiği kitabı Szpilman’a da okuması için verirken, etkilendiği satırları dışa vurması da oldukça önemlidir: “Eğer bizi bıçaklarsan, kanamak zorunda mı”, “Eğer bizi bırakırsan, sevmek zorunda mıyız”, “Eğer bizi zehirlersen, ölmek zorunda mıyız”, “Ve eğer hatalıysan, öç almak zorunda mıyız”. Bu vurguların hepsi, hümanizmle anti-hümanizmi yan yana getirip, defalarca gözden geçiren bir kişinin varlığını ortaya koymaktadır.

Yerli yerinde sahneler, dolayısıyla vurgular, yönetmenin senaryoyu yaşamasının yanı sıra, plato içinde eleman oluşturma ve yerleştirmenin bir yönetmen için ne kadar önemli olduğunu da ortaya koymaktadır. Tabii bütün bunlar, yine belirtmek gerekir ki, “sanatçının her türlü zorlukta ayakta kalmasını bilmesi gerekir” düşüncesini kuvvetlendirir. Filmin gidişatı, Yahudi tanıdık tarafından Szpilman’ın kolundan çekilip alınmasından ve giden trenlere bindirilmemesinin ardından, başrol oyuncusuna kilitlenmiştir. Tanıdıklarının üç teması ile karşı karşıya kalan aile, sonunda piyanistin kurtuluş umudunu yükselten noktaya varmıştır. Piyaniste uzanan o el, tanrının eli olmuştur o an. Dünya o andan itibaren, piyanist için yeniden yaratılmıştır da diyebiliriz. Bu yaradılış sahnesinin ardından, piyanistin iç acıları, yaşamının sonuna kadar devam edecek, fakat dış acıları da gitgide azalma eğilimi gösterecektir. Bunu güçlendiren sahnelerden biri de, cesetler ve yıkıntılar içinde yürürken hıçkıra hıçkıra ağlamasıdır. Bununla birlikte filmin, bir bölümü kapattığını ve bir başka bölümü açtığını da söyleyebiliriz.

Artık filmin son karelerine kadar sürekli gizlenecektir Szpilman. İlk gizlenme, piyano çaldığı lokâlde piyanosunun hemen altındaki boşluğa sığınmasıyla başlar. Szpilman, bundan sonra, adeta katakomp insanları gibi yaşayacaktır. Arada, sadece bir süre Alman gözetiminde çalışmaya başlayacaktır. Burada da daralacak, daha kesin çözümler aramaya koyulacaktır. Bir gün çalışırken, adeta bir kurtuluş ışığı misali bir sinema oyuncusu arkadaşını uzaktan görecek ve umutlanmaya başlayacaktır. Fakat neredeyse bu ilk umuda rağmen, jest ve mimikleri halen müthiş soğuk kalmaya devam edecektir. Çünkü gözünün önünde kurşuna dizilmeler ve çeşitli eziyetler devam etmektedir. Duvar işçisi olarak çalışmaya başlar. Bu arada gözümüze takılan ağırlıklı yiyecek “patates”tir. O insanlar için, o günlerde ne denli kutsal bir yiyecektir “patates”. Bir gün, artık çalıştığı yerden de kurtulmaya karar veren Szpilman’ı kaderin bir cilvesi, ikinci kaçırılması sırasında, eski aşkı ile karşı karşıya getirecektir. Bu karşılaşma, göç sırasındaki karşılaşmadan çok daha farklı olarak cereyan eder. Daha soğuk, şaşkın ve her iki taraf için de artık kardeş-arkadaş buluşması gibidir. Zaten bir zamanlar âşık olduğu kadın artık evlenmiştir de. O sıralarda piyanist hastalanır. Eski aşkı ve onun çok iyiliksever eşi, Szpilman’a doktor bulur, saklandığı yere yiyecek getirirler. Bu sahnelerde bir şey dikkatimi çekti: Piyanistin eski aşkı, doktor bulma konusunda hemen ortaya atılır ve kocasından önce davranarak tanıdıkları bir doktoru ona getirmek ister. İşte onu ortaya iten tek şey eski aşkına, artık büyük bir sevgiyle bakmasından başka bir şey değildir. Her iki saklanma olayının da sonu Szpilman için kaçışla noktalanır. Yıkıntı şehir içinde gezen ve kendine saklanacak yer arayan Szpilman’ın saklandığı yerlerden birinde, açlıktan neredeyse ölmek üzereyken, bir Alman subayı ile karşılaşması anı, filmin kritik ve çok önemli yerlerinden biridir. Karşılaştığı yerde bulunan piyanoyu Alman subay için çalması, subayın, yaklaşan Ruslar’ın neler yapabileceğini görmesi ve başına gelecekleri tahmin etmesi ve sanatı aracı ederek, Szpilman’a ikinci bir tanrı eli olması da önemlidir. Bu sahnelerdeki piyanonun çalış biçimi doğal bir dışavurmadır. Adeta, piyano tuşlarını parçalarcasına, o halsizliğine rağmen çalan Szpilman, Alman subayını etkiler. Alman subayının, Rusların yaklaştığını bilerek kendi başına gelecekleri de fark ettiğinden, hatta çalışma masası üzerinde imzaladığı kâğıtları, eli imzada, aklı başka yerde bir şekilde imzalaması ve bir an ailesinin fotoğrafı ile yüz yüze gelmesi, filmin bu kareleri açısından önemli estetik detaylardır.

Szpilman’ın, saklandığı yerde konserve tenekesini elinden düşürmesi ve Alman subayına rastladığı sahneye tekrar dönmek istiyorum. Aralarında geçen diyalog, gerçekten ayrıcalıklı ve acıklıdır. Bu, ilkel bir mağara insanı ile sözde daha uygar olanı temsil eden bir kimsenin karşılaşmasına da benzetilebilir. Bir süre onunla ilgilenen bu Alman subay, onun aç kalmadan yaşamasını sağlar. Bu arada estetik ve duyarlılık işareti olarak, Alman subayın getirdiği yemeklerin içinden bir de konserve açacağı çıkar. Bu detay, iki kişinin arasındaki duygulanımın göstergesi ve işaretidir. Bir de soğuk karşısında piyanistin üşüdüğünü gören Alman subay, adeta bir aziz gibi davranarak, paltosunu ona verir. Bu da, gerçekten tanrısal bir alışveriş olduğu kadar, tarihsel ve ikonografik bir tavrın da tekrarlanmasıdır.

Sonrasında ülke işgalden kurtulur kurtulmaz, piyanist bulunur (hatta üzerinde taşıdığı kanımca kutsallığı işaret eden- artık Alman askeri paltosu değil- örtünün yüzünden kurşunlanmak tehlikesi ile bile yüz yüze gelir). Sonrasında Almanlara ait bir toplama kampının dağıtılması sırasında, bu sefer de esir düşen Alman subayı, piyaniste yardım ettiğini ve kendisine onun da yardım edebileceğini ifade etmesine rağmen, bu durum Szpilman’a bir zaman sonra iletilebildiğinden geç kalınır ve o ona yardım edemez. Burada olayın dengelenmesi çabası dikkat çekmektedir. Bunca acılara neden olan Almanların, birçok yok edilen Yahudi’ye karşılık, tek bir Alman subayının yok edilmiş gösterilmesi, iyilik kötülük karşıtlığında, iyiliğin zaferi olarak gösterilebilir. Bu durum, kardeşinin okuduğu kitaba izleyiciyi bir kez daha götürür: “Eğer hatalıysan, öç almak zorunda mıyız”. Böylece bu sözün ne kadar irdelendiği ve piyanist tarafından değerlendirildiği, böylece oyuncu gücünün, bir filmin sürekliliği açısından ne kadar önemli olduğu bir kere daha hatırlatılmış olur.

Bu noktada, Yönetmen Roman Polanski’nin bir Yahudi olarak, çocukluğunda tüm Alman işkencelerini tanımış olması önemlidir. Film Polonya’daki soykırımdan ölmeden kurtulan Piyanist Wladyslaw Szpilman’ın[1] gerçek öyküsüdür. Böyle bir film için Polanski, Szpilman’ın yazdığı “Bir Şehrin Ölümü” isimli kitaptan da yararlanmıştır. Film, 2003 Mart ayı içinde En İyi Yönetmen (R. Polanski)[2], En İyi Erkek Oyuncu (A. Brody)[3] ve En İyi Uyarlama Senaryo (R. Harwood) dallarında Oscar almıştır.

[1] 1911 yılında, Sosnowiec’de doğan Szpilman, Franz Listz’in öğrencilerinden olan Smidowicz ve Michalowski’den ders alarak piyano çalmaya başlamış, 1931 yılında Berlin’e giden genç piyanist, buradaki müzik akademisinde eğitimine devam etmiştir. 1935’de de Polonya Devlet Radyosunda çalmaya başlamıştır. Eylül 1939’da Varşova’ya ilk Alman bombası düştüğünde, Chopin’in bestelerinden birisini (Re Minör Noktürn) yorumlamaktaymış. Sonraki altı yıl boyunca soykırımdan kaçan Szpilman, İkinci Dünya Savaşı’ndan canlı olarak kurtulan 20 Varşovalı Yahudi’den biridir (Soykırım öncesinde Varşova’da 360 Bin Yahudi yaşamaktaymış). Savaş sonrasında, Polonya Devlet Radyosu yayınına yeniden başlayınca, Szpilman, yarım kalan Re Minör Noktürn’ü tamamlamış. Kısa süre sonrasında, radyo istasyonunun müzikal direktörü olan Szpilman, Avrupa ve Amerika’da verdiği konserlerle uluslararası ün kazanan bir konser piyanisti olmuştur. 1964 yılında Polonya Besteciler Akademisi’ne üye seçilen Szpilman, “Piyanist” filmine kaynak olan anılarını ise, ilk olarak 1945 yılında kaleme almıştır. O dönemde komünist rejim tarafından yasaklanan kitap, 1998 yılında tekrar basılmıştır. Böylece tekrar dikkat çeken Szpilman, Temmuz 2000’de Varşova’da ölmüştür (Engin Ertan, “Varşovalı Bir Yahudi’nin Hikayesi”, Popüler Sinema Dergisi, Sayı: 2003/3, Mart 2003/95, s.63).

[2] 1933 yılında Paris’te doğan Polanski, dört yaşında Polonya’ya gelmiştir. Savaş sırasında ailesi toplanan Polanski, Yahudi Mahallesi’nden kaçmayı başarmıştır. Katololik ailelerinin yanına saklanmış ve kimliğini saklayarak hayatta kalmıştır. Annesi toplama kampında ölmüş, babası ise savaştan sonra Krakow’a dönmüştür. Bir süre babasıyla yaşayan Polanski’nin sinemaya merakı bu zamanlarda başlamıştır. Babası onu teknik bir liseye göndermiş, fakat o, 17 yaşında evden ayrılarak bir sinema okuluna kayıt yaptırmıştır. Aynı dönemde Krakow tiyatrosunda sahneye çıkan Polanski, 1953 yılında üç bölümlü bir filmde ufak bir rol üstlenerek sinemaya geçmiştir. (E. Ertan, “40 Yıllık ‘Roman’ Havası”, Popüler Sinema Dergisi, Sayı: 2003/3, Mart 2003/95, s.65. Polanski ile ilgili daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu yazının tamamını değerlendirebilir).

[3] 1973 yılında New York’da doğan Adrien Brody, fotoğrafçı olan annesinin yönlendirmesiyle oyunculuğa meraklanmıştır. Sahne Sanatları ve Performans Sanatları Lisesi’ne ve Amerikan Sahne Sanatları Akademisi’ne devam eden Brody, 1988 yılında “Annie McGuire” isimli televizyon dizisiyle oyunculuğa başlamıştır. Sahnede ve televizyonda çeşitli yapımlarda göründükten sonra 1993 yılında ilk önemli rolünü “Tepenin Kralı” isimli filmde üstlenmiştir. Böylece de, bağımsız filmlerin ağırlıkta olacağı bir kariyere başlamıştır. Daha sonra, birkaç büyük filmin kadrosuna girmeyi başaran Brody, 2001 yılında bazı filmlerle meşgulken, Polanski’den “Piyanist” filmi için teklif almış ve kabul etmiştir. Filmde gerçekçiliği yakalamak açısından, film için 14 kilo vermiştir. Ne olursa da olsun, “Piyanist” filmindeki oyun gücüyle, bundan böyle A listesinde bir oyuncu olarak anılacaktır (Sevin Okyay, “Adrien Brody Yıllarca Bekledikten Sonra”, Popüler Sinema Dergisi, Sayı: 2003/3, Mart 2003/95, s. 30).

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

Tini Arayan Dünya

SONRAKİ YAZI

Özkan Eroğlu Eleştiri Konuşmaları

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*