Sanat & KültürUncategorized

Özer Aktaş’ın Heykellerinde Estetik ve Biçim Üzerine-Tufan Erbarıştıran

Heykel, üç boyutlu bir form ile yapılır. Görsel anlamda sergilenebilmesi için bir boşluğa gereksinim vardır. O sözünü ettiğimiz boşluk ile izleyen (dönüt) arasında belirli bir bağ oluşur. İzleyen (dönüt) karşısındaki heykeli incelerken, kişisel bakış açısı ve kültür düzeyi belirleyici olacaktır. Heykelin yansıttığı “değer” tanımı, heykelin biçimi, yarattığı atmosfer ve diğer ayrıntılar, izleyen üzerinde bir etki yapacaktır. Bu nedenle, sanatçının elinden çıkmış olan esere baktığında, öznel bir tanımlama getirir. Heykel üzerine düşen ışık ve gölge sayesinde, farklı açılardan izlendiğinde tamamen başkalaşır. Onu her defasında algılarken, yeniden tanımlarız. Özellikle ışık ve gölge birlikteliği, bazen çatışkı bazen de güçlü bir kombinasyon yaratır. 

özer aktaş kuşlar 12x20x68cm

özer aktaş kuşlar 12x20x68cm

Özer Aktaş’ın yaptığı heykellerde hareket ve estetiği ustaca birleştirdiğini söyleyebiliriz. Sanatçının kendine özgü yapım tekniği, eserlerini taklit edilemez (kendi sözleriyle aynısını kendisini bile yapamaz) bir konuma taşımaktadır. Kullandığı malzemeler genellikle kıyıda köşede kalmış inşaat demirleri, teller, çiviler ve ince – kalın sac parçalarından oluşmaktadır. Böylelikle çevre kirliliğinin önlenmesine de bir katkı yaptığını söyleyebiliriz. Sanatçı, atık metalleri, yine kendine özgü bir teknikle tesviye etmektedir. Her heykeli 35 ayrı işlemden geçmektedir. Bunca zahmetin üzerine bir de heykelin pasa karşı dirençli olması için özel bir kaplama yaptığını söylemektedir. Sanatçının ince bir işçilik kadar ustalık isteyen bir gözlem, konusunda bilgi birikimi ve deneyimi de öne çıkmaktadır. Figüratif ağırlıklı eserleri üzerine düşüncelerimizi paylaşmadan önce bu konuyu sürdürelim istiyoruz. Sanatçı tüm çalışmalarında estetik ve sanatsal bir kaygı ile yaratıcılığını birleştirmektedir. Özer Aktaş, heykellerini böylesine zorlu ve zahmetli bir süreçten geçirmektedir. Her biri salt el işçiliği ile donatılmıştır. Hiçbir heykelinde kalıp kullanımı yoktur. İşte bu nedenle bir heykelin aynısını bir kez daha yapma şansına sahip değildir. Sözünü ettiğimiz el becerisi, yaratıcılık, kalıp kullanmadan yaptığı zahmetli işlemler nedeniyle, Eskişehir’de (2006) yılın heykel sanatçısı ödülünü almıştır. Ayrıca heykelleri Kültür Bakanlığı ve Anadolu Üniversitesi koleksiyonlarında ve bazı özel koleksiyonlarda yer almaktadır.  Sanat sıradan bir uğraşla, zaman, deneyim ve emek harcamadan ortaya çıkartılamaz. Önemli olan bu konuları bilinçli kullanmaktır.  

özer aktaş-8x22x43cm

özer aktaş-8x22x43cm

Özer Aktaş, yıllardır biriktirdiği ağır metalleri, sanatsal bir form kaygısıyla heykele dönüştürmektedir. Onun heykelleri genellikle frontal duruş ile karşımızdadır. Heykelin belirli bir kaide üzerinde dik durması, genel görünümü ile hareketi çağrıştıran, izleyene (dönüt) yönelik bir beğenme duygusu vermektedir. Ancak izleyen üzerindeki bu beğenme duygusu, bir sanat eleştirmeni tarafından farklı bir yorumla incelendiğinde, bu kez karşımıza daha derinlikli sonuçlar çıkmaktadır. Ticari bir beklenti, dekoratif bir obje, oda içinde göze hoş gelecek bir görünüm… Tüm bunları da kapsayan, ancak beraberinde figürlerin estetik formları kadar hareketi çağrıştıran yapıları da dikkat çekmektedir. Sanatçının demiri yontarak, eğip bükerek, sonrasında kaynatarak, defalarca işlemden geçirerek tamamladığı heykelleri kendi bünyelerinde özgün birer yapıta dönüşmektedir.

Heykel yapımı zor bir sanattır. Mermer, taş, demir, bronz, ahşap gibi malzemeler kullanılır. Bunları yontmak, parçalara ayırmak, sonrasında birleştirmek, bütünü ve parçayı uygun bir tasarıma dönüştürmek… Özellikle ağır metal kullanımında, bir sanatçının el işçiliği daha da zorlaşır. Burada öne çıkması gereken, heykelin yansıttığı “değer” olmalıdır. Özer Aktaş, ince işçilikli heykellerde “alert” bir görünümü simgeleyen, sanki bir anda koşmaya ya da bir harekete hazırlanan figürler yapmaktadır. Onun heykellerinde “monümanter” görünümlü figürler görmeniz olası değildir. Daha çok küçük boyutlu çalışmaları yeğlemektedir. Boyut yerine simgeyi/imgeyi öne çıkarmayı hedeflemiştir. Heykelin kütlesel ağırlığı da yok denecek kadar hafiftir diyebiliriz. Bazı heykellerinde ise “salto mortale” duygusunu çağrıştıran, bir tür “bipolar bozukluk” olarak tanımlayabileceğimiz türden duygu bozukluğu söz konusudur. Bu türden tanımlamaları tam olarak yansıtmasa da, bazı heykellerinde bedensel dil kullanımı açısından kendi içine yönelik içkin bir yapı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Kişinin batini-zahiri, içkin-aşkın, önsel-sonsal yapılar içindeki duygu yoğunluğu, hezeyanları, taşkınlıkları, sevinçleri, coşkuları, hayalleri, istemleri heykel formunda karşımızdadır. Sanatçının heykellerinde, bazen “acemi kuş” (Lat. ottis tarda) tanımını çağrıştıran, saf ve içten bir bedensel görünüm söz konusudur. Felsefi bir bakış açısıyla, sanatçının heykellerinde “eskatolojik” bir beklenti ya da içsellik söz konusu değildir. Heykellerdeki edilgin yapı sayesinde, figürün bedensel diline de yansıyan belirli oranda bir coşku, hareket ve duygusal ağırlıklı bir form olduğunu söyleyebiliriz.   

 

Heykel ustası Rodin birçok çalışmasında, erotik sahneleri andıran çıplaklık ile sanatı örtüştürmüştür. Rodin’in “Istıraplı Baş” ile “Çığlık” adlı heykelleri tamamen bireyin yaşadığı duyguların dışa vurumu üzerine kurgulanmıştır. Yaşanılan acılar, toplumsal ve dinsel baskılar, yaşamın dramatik sonuçları… Birey bu anlamda psikolojik bir depresyona girer, orada otistik ya da septik morbilite semptomları yaşayan biri oluverir. Rodin’in “Istıraplı Baş -1882” heykeli bireyin acınası yapısını gösterir. Ayrıca bu bir isyanı da tetikler. Özer Aktaş ise figürlerin yüz ve mimikleri yerine, figürün bedensel dil ile yansıttığı değer üzerine yoğunlaşır.

Heykel sanatında belirli bir oranda deformasyon söz konusudur. Özellikle soyut heykel (figüratif) yapımında temanın özüne sadık kalınarak, akılla tanımlabilen biçimler üretmek olduğunu biliyoruz. Özer Aktaş ise bu türden bir soyutlamaya girişmez hiç. O daha çok figürün bedensel yapısından bir imgelem yansıtmaya çalışır. Fantastik öğeler içermeyen, işin gerçeğine daha yakın olan, belirli bir değişim (deformasyon) yaratarak, biçim ve imgeyi yan yana getirir. Önemli olan biçimin üzerinden değil, onun yansıttığı değerin (imgenin) izleyene ulaşmasını sağlar, böyle bir betimleme söz konusudur. Heykel sanatında “proporsiyon” bir anlayıştan söz edebilmemiz için, sanatçının ürünlerinde böyle bir çatışkı, uygunluk, oranlama yoktur. O daha çok Alberto Giacometti’nin incelikli heykellerini anımsatan, zarif ve nitelikli bir çalışmalar yaratır. Ancak Ö. Aktaş’ın heykellerinde bütünsel (farklı biçimler olsa da) bir yapı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Bazı eserleri soyutun tam dışında olmasa da, figürlerin belirli oranda soyut bir tanımsallığı yakaladığını düşünebiliriz. A. Giacometti ise bu konuda şunları söyler:

“Benden iki üç metre uzakta duran bir kişinin gözlerini, ellerini, ayaklarını aynı anda algılayamam; bu ayrıca, benim şeyler hakkındaki görüşüme de uygun düşüyordu. s.143 – Yazılar – Alberto Giacometti – Çeviri: Aykut Derman / Yapı Kredi Yayınları”   

Heykel sanatının birçok türü vardır. Sözgelimi, portre, tors, rölyef, soyut, soyut/figüratif gibi tanımlamalar yapılabilir. Ayrıca heykeltıraşın kullandığı malzemeler de değişiktir: mermer, ahşap, demir, çelik, taş, metal… Bunları harmanlayabilir, bazen tek bir materyalden heykel yapabilir. Ancak temel hedef yapılacak heykelin temasını belirlemek ve bunu yansıtmaktır. Özer Aktaş bu aşamada kendince farklı bulduğu bir yapım tekniği ile devreye giriyor. Bunu daha önce imlemiştik. Onun heykellerinde belirli oranda “tezyinat” sanatı olduğunu söyleyebiliriz. Bunu yapmasındaki esas neden, heykelin yansıtmaya çalıştığı imgeyi çağrıştırmasına yöneliktir. Süsleme ile yansıtılan, hareket değildir aslında. Başka sözlerle söylemek gerekirse, süsleme öne çıkmaz, geri planda kalır ve daha çok, ana temanın yansıtılması için kullanılan bir tür kenar süsü gibidir. Figürlerin duruşları, pozisyonları, hareketi anlamlandıran yapıları tamamen imgesel değerlere yöneliktir. Bazı heykellerinde, harekete yönelik işlevsel bir görsellik vardır. Figürün koşan, yürüyen, atlayan, bazen farklı bir duruş sergileyen, elinde bir gitar, bir simge ile donatıldığını görürüz. Her bir heykel, güncel yaşamın içinden fırlayıp yanımıza gelecekmiş gibi görüntü sergiler. Kuşkusuz bunda sanatçının el becerisi kadar yaratıcılığı da söz konusudur.    

Özer Aktaş, yaptığı heykellerle belirli bir kompozisyon ve atmosfer yaratıyor diyebiliriz. Onun sanatçılığı, salt görkemli ve süsleme ağırlıklı bir anlayışın dışındadır. Heykellerdeki belirli orandaki süsleme, zariflik, incelik gibi yaklaşımlar, sanatçının figürlere vermeye çalıştığı bedensel dilin tanımsallığına yöneliktir. Öte yandan, sanatçının heykellerine ışık ve gölge düştüğünde, aynı figürün rastlantısal anlamda değiştiğini göreceksiniz. Işık ve gölge, fiziksel bir ürünün tanımsallığını belirli oranda da olsa değiştirmesi için, heykelin temasının güçlü olması gerekir. İşte Özer Aktaş böylesine güçlü, sağlam, tutarlı ve ilkeli bir anlayışla heykellerini yapmaktadır.

Grek sanatçıları, yaptıkları heykellerin devasa büyüklükte, en azından aslına uygun bir anatomiyi çağrıştırmasını istiyorlardı. Mermer ağırlıklı bu tür heykellerde, figürün anatomik yapısı, kasları, yüz hatları gerçeğe yakın olarak betimlenmekteydi. Dönemin güzellik anlayışı bunu yansıtıyordu. Özer Aktaş ise yaptığı heykelleri küçük boyutlu tutarak, figürün yüz hatlarını soyut bir gösterimsel perde ile örtmektedir. Sanatçı açısından, yaptığı heykelin yüz hatları, mimikleri, gerçeğe doğrudan bağlı kalınması diye bir kaygısı yoktur. Heykelin sanatsal işçiliği, gösterimsel yapısı, boyutu her zaman ark planda kalmıştır. Heykelin yansıttığı duygusal tema, hezeyan, duygu yoğunluğu öne çıkmaktadır.

Hareket ve buna benzer bir edilginlik, figürün duruşu ile betimlediği insani değerler önem kazanmaktadır. Sanatçı bazı figürlerinde, lirik ve şiirsel bir temayı işlemektedir. Müziğin kendine özgü tınısı, ritmi ile figürlerin hareketi çağrıştıran duruşları arasında yakın bir ilişki bulduğumuzu söyleyebiliriz. Sanatçının bazı heykellerinde (özellikle kadın olanlar) bir balerin, bir dansçı gibi gösterimsel bir duruş içindedir. Günlük yaşamda yer alan dans, opera, bale, tiyatro, resim, fotomodel gibi sanat dallarında, modelin duruşu kadar içselleştirdiği tema da önemlidir. Özer Aktaş’ın heykelleri de böyle bir tasarım içinde farklı bir arayıştan uzak bir anlayışla, sanat ve estetiğin yapısında bütünleşen bir tema sunmaktadır. Bir müzik bestesini andıran, sesin tınısı ile notaları arasındaki geçişler, “es” vermeler, yüksek ve alçak volümlü sesler ile sanatçının heykelleri arasındaki sanatsal bağlantı göze çarpmaktadır.

İnsan bedeni farklı bir açıdan bakılırsa, birçok duyguyu çağrıştıran özel bir görünüme sahiptir. Bedenin yapısı ve uzuvları, yüklenecek olan sanatsal tema sayesinde kendi gerçekliğinden uzaklaşır, başkalaşır, izleyen üzerinde sanatsal bir etki bırakır. Ellerin ve parmakların matematiksel keskinliğinden sıyrılıp soyuta dönüşmesi, bacak ve kasların erotizme yönelmesi, başın tamamı üzerinde küçük oynamalar ile elde edilen farklılık nedeniyle insan bedeni salt bir kas ve adale yığını olmaktan kurtulur. O artık canlı bir organizma, soyutun kendine özgü görünümü, en küçük bölümünün bile devasa boyutta ayrıntılar gizlemesi… Tüm bunlar bedenin yansıtmasıyla oluşan ayrıntısal görüntülerdir. Özer Aktaş da böyle bir soyut anlayıştan yola çıkarak, bizlere bedenin inceldikçe imgelerle donatıldığını gösteriyor. Bedenin erotik, cinsel obje yapısından ayrılarak, aynı bedeni farklı biçimlere dönüştürerek karşımıza getiriyor. Beden nedir sorusunu sorarken, öte yandan bedenin bu denli ayrıntısal anlamlar taşıdığını gözlemliyoruz.

Henry Moore, soyut heykel sanatı başlatan bir sanatçıdır. Onun heykellerinde kütlesel boşluklar ile imgeler yaratılır. Sanatçının heykelleri dikey ve yatay, çeşitli çap ve boyutta olduğunu söyleyebiliriz.

“Fiziksel yoğunluk arındırılmış, bedenin salt yapısı yerine, aynı bedenin yansıttığı duygular öne çıkarılmıştır. Yerçekimini dışlayan, fiziksel anlamda anatomik yapıyı parçalara ayıran, görüntü yerine soyut anlayışın yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Figürlerin delik ve boşluklarla yer çekimine karşı koyması, boşluk ve kütle karşıtlığı söz konusu olur. Boşluklar ve delikler heykeli anatomik olarak eksiltmez, kütleye karşıt bir konumla onu hafifletir, derin bir anlam yükler. Sanatçı böylelikle izleyende bir üst anlam oluşmasını sağlamış olur. Gerçeklik teması ile düşsellik yer değiştirir. Bunun sonucunda uzanan kadın figürleri (heykelleri) bir metafora dönüşür. İzleyici açısından, hiçbir katkı yapmadan, figürün pozisyonu ve teması üzerine düşünmeden sağlıklı bir karar vermesi olası değildir. Lebriz.com – Tufan Erbarıştıran –  3 Temmuz 2015”

Özer Aktaş

Özer Aktaş

Heykellerini yorumladığımız Özer Aktaş’ın böylesine bir kütlesel boşluk yaratma, imgenin bu boşluk üzerinden verilmesi gibi bir çalışması yoktur. Figürlerin nesnel görüntüsüyle oynayarak, imgenin tanımsallığı üzerine yoğunlaşmıştır. Figürlerin bedensel duruşları ile düşler arasında bir bağlantı kurulabilir. Bireyin gördüğü bir düş zamanla onun bir gölgesi gibi olur. Hayal ve gerçek arasındaki o incecik çizgide, kendisi sürekli bir arayış ve merak içindedir. Gördüğü düş ile gerçek yaşam arasında o incecik çizgide yürürken, çoğu kez ruhunun diplerinde sakladığı bastırılmış duygularını açığa çıkarır. “Jung Psikolojisinin Ana Hatları” adlı kitabında (çeviri: Aslan Yalçıner – Say Yayınları),  Frieda Fordham şunları yazar.

“….eğer bir rüya üzerinde yeteri kadar uzun bir süre ve derin biçimde düşünürsek, onu yanımızda taşır ve evire çevire incelersek, hemen hemen her zaman ortaya bir şeyler çıkmaktadır. s.125”   

Özer Aktaş, bu anlamda heykellerini, bireyin içindeki duygu yoğunluğunu öne çıkartarak, estetik ve sanatsal bir tanımlamayla birleştiriyor. Onun heykelleri ilk başta göze hoş gelen, beğeni kazanan bir görüntü yansıtır. Ancak dikkatle incelendiğinde imgenin önemi ortaya çıkmaktadır. Heykelin estetik kaygıyla birleşmesi sonucunda, görsel ve figüratif bir donanımın tanımsallığı söz konusudur.                                   

        

                                                                                                                                                               

 

                                                                    Tufan Erbarıştıran

                                                                                                      

 

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

"Çan ya da Çağrılan"

SONRAKİ YAZI

İsmail Tunalı'yı Kaybettik

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*