Sanat ve EleştiriTufan Erbarıştıran

Nizam Güner’in Heykellerine Felsefi Bir Yorum-Tufan Erbarıştıran

Heykeltıraşın bir imgeyi tasarımsal bir nesnelliğe dönüştürmesiyle heykel yavaşça biçimlenir ve ortaya çıkar. Sanatçının el becerisi, deneyimi, bilgi birikimi, akademik alt yapısı, yıllara dayanan gözlem yeteneği ve yaratıcılığı önemlidir. Sanatçı düşlediği heykeli yaparken, belleğindeki imgesel izleri belirli bir forma dökmek zorundadır. Düş ve gerçeğin uyumlu, ritim ve estetik karışımı sayesinde heykel belirmeye başlar, sanatçının el becerisi ile devam eder, sonunda bütünsellik içeren görüntü tamamlanmış olur.  

 

La traversee du miroir

La traversee du miroir

Nizam Güner, heykel sanatına kendi penceresinden kişisel bir yorum, farklı bir anlayış getiriyor. Özellikle bronz ağırlıklı çalışmalarında, görsel tanımsallığı sanatsal bir yapılandırmaya dönüştürüyor. Belirli bir sentaks içeren, metamorfoz (başkalaşım) bir optik genelleme ile tasarımsal boyuta dönüşen bu heykeller kendi özlerinde çoklu bir anlatım sunuyor. Ben/merkez birikimselliğin kapsam dışı kalmasıyla, içkin olan benlik duygusu aşkın bir görüngü ile kendini tanıtıyor. Var oluş ile yok oluş arasındaki ruhani ve evrensel “dil” teması onun heykellerinde tema-imge içselliğinde bir bütün halinde karşımıza çıkıyor.

Heykellerde imgesel bir “dil” anlatımı…     

“Dil” sayesinde insanın iletişim kurması, kendini ifade etmesi, duygularını ve düşüncelerini karşısındakiyle paylaşması önemlidir. “Dil” olgusunu insanın ‘dış’a açılma penceresi olarak görebiliriz. Yaşamı boyunca topladığı anıları, gördükleri, tanık oldukları, inandıkları, hataları, doğruları ve yanlışları “dil” aracılığı ile yansıtır. Bu anlamda ‘dil’i sadece sözel bir konuşma biçimi olarak tanımlamak eksiklik olur. “Dil” aynı zamanda kişinin öznel anlamda ‘iletişim’ yollarından biridir diyebiliriz. İnsan sadece konuşarak iletişim kurmaz. Bunun yanı sıra yazarak, beden dilini kullanarak, bazı işaretlerle de derdini/isteklerini/duygularını/düşüncelerini aktarabilir.

 

Nizam Güner’in heykel sanatında, imgesel bir “dil” serüveni karşımıza çıkıyor. Onun heykellerinde ortak bir “dil” anlayışı, sanatın bütünselliği açısından önemlidir. Sanatçının ürünlerindeki ana tema bize kendimizi tanıma, anlama, değiştirme şansını vermektedir. Hepimizin çoğu kez yaşadığı gerilim, aşk, hüzün, coşku, huzur, kaos gibi duygular onun heykellerinde sanatsal bir gösterimle karşımıza çıkar. Tüm bu saydıklarımızın temelinde, insanın kendini arayışı yatmaktadır. Ben kimim, nereden geldim ve nereye gideceğim?

İnsanlığın ortak bir “dil” yaratma beceresi, isteği ve beklentisi ne yazık ki binlerce yıldır patinaj yapıyor. Kalıplaşmış sözlerin, köhnemiş geleneklerin, uyduruk söylencelerin yarattığı sözde bir dil’in varlığı, insan-insan ilişkisini en aza indirmektedir. Nizam Güner’in, tanımsal anlamda yaklaşımı ile imgesel dil’in yetkinliği belirgin bir “ses” teması ile karşımıza çıkar. Heykele bakan ile heykel arasında dolaylı bir ilişki, bir tür tinsel bağlantı söz konusu olur. Sanatçının heykellerinde düşsel, fantastik, soyut ve imgesel değerler öne çıksa bile, bunların tabanına yayılan göstergesi şudur: İnsanın var oluş ile yakaladığı ivmeyi sürdürebilmesi için akıl yetisi (sağlığı) kadar, tinsel ve bedensel uyumu yaşaması gerekir. Sanatçının heykellerinde çeşitli akıl rahatsızlıklarını andıran deneysel ve fiziksel tiplemeler, grotesk tanımlamalar yoktur. Onun heykelleri mitoloji, felsefe, psikoloji, tarih ve tinsellik içerir, bu doğrultuda önemli temalar taşır. Sanatçının dilsel serüveni de burada başlar zaten.

La pesanteur

La pesanteur

 

“Diyaloğun karmaşık sentezinin yerine, parçalı monolog geçmiş, anlamın oluştuğu sentak (sözdizimi) bozulmuş ve ikircikli, çok şekilli (polimorfik) ve değişken anlamın dışında hiçbir dilsel öğe kalmamıştır. s: 29 (1)”

Sanatçı dilsel serüven ile ortak bir yapı oluştururken, tinsel bir içselliğin yapısal bozukluğunu dışlamıştır. Onun figürlerinde, heykellerinde yer alan temaların hepsi geçmişten günümüze kadar gelebilen kavramsal değerler taşımaktadır. Akıl sağlığı yerinde olan, kendini bilen ve tanıyan, çevresine duyarlı olan birikimsel bir görüntünün somutlaşmış halidir diyebiliriz. Sözünü ettiğimiz ortak bir “dil” ile heykellerin imgesel anlamda kendisiyle bütünleşmesi, soyut/figüratif bir görüntünün yarattığı atmosfer sayesinde heykel sizinle konuşmaya başlar. Ben öznesi ile sen öznesi arasında, küçük fısıldaşmalar ve karşılıklı bir etkileşim söz konusu olur. Her ikisi arasında ortak bir “dil”, sonuçta “ses” üzerinden kendini gösterir. Heykele bakan kişi ile heykel arasında imgesel bir dil’in öncülüğünde “ses” artık bir duyguya dönüşür. Ses imgesi ile heykel ve izleyen arasında karşılıklı bir duygu bağı kuvvetlenir, güçlenir, sonunda ortak bir temada buluşurlar. Heykeli izleyenin o anki duyguları, düşleri, düşünceleri ortak bir sentezde birleşir ve doğrudan heykele yönelir. Heykelin yansıttığı tüm değerler ise, belirli bir yapının temelinden ona doğru akmaya başlar. Sözgelimi, “Aynadan Geçiş” adlı heykelin böyle bir transparan göstergesi vardır. Bu heykelde kadın güzelliğinin bir tür sembolü olan ayna, imgesel bir anlatımın dayanağı olmuştur. Kadının kendi –aslında- içine geçişi, başka sözlerle ayna bu anlamda kadının içkinliğini yansıtır. Onun kendi dişiliği, doğurganlığı, güzelliği ve kadınsı tavırları ile ayna özdeştir artık. Ayna ile kadının bu denli bütünleşmesi salt güzellik tanımsallığı ile açıklanamaz. Aynanın dış dünya ile iç dünyanın kesiştiği bir kapı olduğunu söyleyebiliriz. Orada o kapının içinden geçmesi kadının özgürlüğünü, dişiliğini, sosyal konumunu anlatmaktadır. Ayrıca kadının tarih boyunca yaşadığı tüm değerleri, sorunları, güzellikleri ve aşkları bizlerle paylaşmaktadır. Aynanın salt bir görüntü veren nesne olmadığını, kadın imgesiyle bütünleştiğini, aradaki geçişin kadının özgürlük ve güzellik temaları ile birleştiğini söyleyebiliriz.

“Sokrates, sanatın amacını tanımlar. Bu görüş, Platon’unkiyle birebir örtüşür (Devlet, 472D). Buna göre ressam eserlerinde tasvir ettiği güzel varlıkların gerçeklikte var olduğunu kanıtlamak zorunda değildir. s:51 (2)”

Nizam Güner, heykel sanatında doğrudan anlatmak, taklit etmek yerine, ilk insandan beri içimizde olan, bizimle yaşayan, çeşitli etkenlerle ve yaşadıklarımızla gelişen, değişen ama kökeni hep aynı kalan değerleri yansıtmaya çalışmaktadır. Bazı heykellerinde arketipleri görürüz. Primitif sanatı çağrıştıran örneklerde ise, içkin bir yapının temasını sezinleriz. Nizam Güner, imgesel bir düşsellik ile gerçek yaşamın koşullarını zorlayan, günümüz dünyasının sınırlarını aşan ve beraberinde tinselliği insanlığın ortak serüvenine dönüştüren bir anlayış yaratıyor. Bronzun sert, kaba ama yontulmaya başlanmasıyla estetik bir görüntüye dönüşmesi, onun özgül ağırlığının ustaca kullanılmasıyla gerçekleşir. Bu heykelde ses imgesi yerine yarı anatomik bir yapının beraberinde ayna ile yansıtılan “geçiş” anlatılmaktadır. Heykelle onu izleyen arasında “ses” yerine, bu kez doğrudan bir gönderme vardır. Kadın ve ayna bütünselliği, felsefi temelde kadının içe dönüklüğünün “kırılması” ve yeniden var olması anlamlarını çağrıştırmaktadır. Benzer bir konuyu yansıtan, “İçine Kapanış” adlı heykelde ise durum farklıdır. Sözünü ettiğimiz heykelde, ana tema – tam anlamıyla olmasa bile – otistik bir yapıyı imlemektedir. Bireyin sosyal ve ekonomik koşullarla bunalmasını, yorulmasını, tüm duygularının kırılmasını ve bunların sonucunda kendi içine yönelmesini anlıyoruz. Heykele dikkatle bakılırsa, erkek ve dişi normlarını ortak bir değerde görürüz. Daha çok kadın imgeselliği söz konusu olsa bile, sonuçta devingen bir yapının tanımsallığında içe dönük, kırılgan, yılgın bir tema vardır. Bu heykeli tasvir eden birey, kendi içine yönelirken, yine kendine destek olması için yarı otistik bir yapıyı simgelemektedir. Birey kendini güçlü kılmak, kendinden beslenmek için öncelikle bunu göstermektedir. Ana tema bunu anlatsa da, bireyin bu histerisi günümüz çağında pek de mümkün görülmüyor. Bunu şu açıdan yorumlayabiliriz.

 

La traversée du miroir

“Bedenin oluşundaki gelişmede olduğu gibi, ruh gelişmesinin yönü, dış dünyanın karşımıza çıkardığı sorunların doğru çözümlenmesi ile zorlukları yenebilmek için sürekli istikamet almaktadır. Elverişsiz vücut gelişiminin sonucu olan her yanlış çözüm ve yolunu şaşırma, bireyin yok edilmesine yol açabilen başarısızlıkla zararlı olduğunu ispat etmektedir. s:55 (3)”

Burada beden ve ruh uyumsuzluğu anlatılmaktadır. Ancak sözünü ettiğimiz heykelde böyle bir travma yoktur. Nizam Güner, bu heykelde ana tema olarak, bireyin içe dönüklüğünü yansıtmaktadır. Çeşitli koşullar günümüz insanını içe dönük bir sorunsallığa bağlasa da, sanatçı bu çalışmasında beden ve tinsel uyumsuzluğu başka bir açıdan göstermiştir. Heykele bir kez daha bakalım. Bireyin kendi içine dönmesini, bu anlamda kendini dışa kapatmasını söyleyebilir miyiz? Bizce hayır. Heykeldeki içe dönüklük, sadece kendini tanıma ve bu anlamda cesaret almaya yönelik bir adım olarak görülebilir. Yoksa yukarıda alıntısını yaptığımız, bireyin delilik ve onun septik morbilite semtomları yaşadığını söyleyemeyiz. Demek ki sanatçı böyle bir ikilemi farklı bir gözle anlatmaktadır. Figürün kollarını sıkıca bedenine sarması, başın öne eğik olması, hareketsiz bir görüntü içermesi… Tüm bunlar figürün bize ana tema olarak yalnızlığını, belki de bu duygudan kurtulmak için yine çareyi kendinde araması gerektiğini söylüyor. Figürün yansıttığı kaos ve yalnızlık duygusu, doğrudur. Ancak bedenin kendi içine dönmesi, duyarlı bir biçimde derin bir düşünceye dalması, işte bunlar figürün (aslında bireyin) kendini tanımak ve yeniden var etmek için gösterdiği bir çabayı simgelemektedir. Figürün kolları açık, hatta aşağıya dönük olsaydı, bir de sırtı kambur yapılsaydı, işte o zaman bu dağınık görüntü bir travmayı, deliliği andırabilirdi.

 

Fizik kuralları ve Anatomi…

 

Nizam Güner’in heykelleri içlerindeki (yansıttıkları) tema sayesinde, bazı fizik kurallarını alt üst etmektedir. Heykellerin zarifliği, güzelliği, teması, estetik boyutu bir yana, yerçekimi kurallarına meydan okuması şaşırtıcı olduğu kadar özel bir tasarım gerektirmektedir. Matematiksel keskinlik ve fiziksel deneyim bilgilerini ters köşeye yatıran, mekanik bilimin sınırlarını zorlayan bir beceri ile heykellerini yapmaktadır. Onun çalışmalarında anatomi bilgisi tamamen karikatürize edilmiş, fiziksel bedensel bozulmuş, eğritilmiş ve çarpıtılmıştır. Ancak bu sürrealist tasarımlar, heykeldeki temanın ana kaynağını, hatta kökenini ve kapsadığı değerleri dolaylı bir teknikle yansıtmaktadır. Sözgelimi, “Yerçekimi” adlı heykeli böyle bir tanımlama vermektedir. Heykelin belirli bir çember çizerek kendi çevresinde dönmesi, bireyin geometrik yapının içselliğinde bir yenilik katmaktadır. Döngüselliği maneviyat olarak yorumlayan, kendi çemberini yaratan, fizik kurallarını dışlayan bir anlayış içermektedir. O çember, temanın izdüşümünü simgeleyen bir anlatımdır. Yerçekimi ile bireyin aşkın yapısı, bir yerden sonra tekbencelik bir anlayış tuzağına düşmeden süreklilik yaratan bir konuma dönüşmektedir. Birey ve bilinen fizik kuralları arasında dolaylı bir bağlantı vardır. Birey dönerken, bu dünyadan kopmuş, başka bir içselliğin yapısında kendini yeniden var etmeye yönelmiştir. Dikkat edilirse baş ve boyun kısmı yukarıya doğrudur. Aslında bedenin bu dönme esnasında, ivmesel hızın ve aksiyonun döngüselliği ile yaratılan bir görüntüdür. Göreceli bir anlatımın hatta yorumun katmanları karşımızdadır.

Bazı kadın heykelleri kolektif bir bilincin ortak temasına yöneliktir. Genel anlamda şiirsel, yer yer coşkulu, bazen hüzünlü, çoğu kez kadının düşlem gücüne vurgu yapan değerler üretmektedir. Her birinde fizik kuralları, matematik ve geometri bilimleri bu var oluş temalarına ancak küçük dokunuşlar yapabilmektedir. Özellikle kadın heykelleri, bedensel yapının çözülmesiyle oluşan sarkık ve içsel görüntü ile yansıttığı temanın uyumlu birlikteliği hemen dikkat çekmektedir. Kadının şiirsel, içrek, işveli ve dramatik temaları yansıtması, onun kendine dönük durgun ve dingin (ve bazen coşkulu) tinselliği armonik bir dizgeselliğin ritmini duyumsatmaktadır. Sümer döneminde yapılan ünlü “Ana Tanrıça” heykeli bereketi, doğurganlığı ve ilahiyatı simgelemekteydi. Onun görüntüsünde, üreme ve bereket ilahi bir yapıya dönüşüyordu. Kadının bu dişil ve doğurgan yapısı, tarihte birçok temaya konu olmuştur. Nizam Güner, heykellerinde daha çok kadın temasını işlemiştir. Onun bedensel ve tinsel yapısındaki değişimleri, güzellikleri, problemleri ve aşkları sanatsal bir işçilikle heykele dönüştürmüştür.

Sanatçının heykellerinde işlediği temalardan biri de, özgürlüktür. Kadının birinci tema olarak insanı temsil etmesi, onun doğurgan yapısından kaynaklanmaktadır. Kadının üretkenliği ve estetik yapısı, evrimsel bir anlayış içermektedir. Üremeyi fiziksel koşullarda sağlayan, çoğalan ve çevresiyle uyum sağlayan kadının sezgisel yeteneği ise ayrı bir yetkinlik içermektedir. Nizam Güner’in heykellerinde kadın öne çıkmaktadır, evet. Ancak bu anlamda öne çıkmak, salt estetik, cinsellik ya da kalıplaşmış bir halde güzellik üzerine değildir. Sanatın büyülü yapısından yansıyan bir tür masal dünyası içeren, mitolojik konuları da beraberinde taşıyan çok farklı bir tasarım yansıtmaktadır. Onun heykelleri “sevgi”, “ışık”, “arayış” ve var oluş üzerine yoğunlaşmaktadır. Kadının biraz daha öne çıkması ise, estetik açıdan daha gösterişli bir yapısı olmasındandır.

 

Creation

Creation

 

 

Zihinsel algılama ve Görsel metin oluşturma…

Nizam Güner, yarattığı heykellerde insan bilincine yönelik zihinsel bir algılama tekniği uyguluyor. Heykelle izleyen arasında bir iletişim kurulurken, bireyin zihninde algı yaratmaya yöneliyor.

Jung; Gölge Kuramı’nı, insanın unutmak istediği, kendini ayıpladığı, yüz kızartıcı davranışlarını, bilinçaltına gömdüğü bazı duygu ve düşüncelerinin ortak adresi olarak gösterir. Gölgeyi, bireysel anlamda ele alırsak, onu, kişinin bilinçdışı alanı olarak tanımlayabiliriz. Kişinin anılarında saklı kalan, unutmak istediği ya da istem dışı olarak unuttuğu, bilinçaltına gömdüğü tüm konular, tanık olduğu olaylar, çocukluğundaki (ve ilk gençliğindeki) bazı yaşadığı sorunlar onun gölgesidir artık.

Nizam Güner’in “Yankı” adlı heykeli bu açıdan önemli ipuçları vermektedir. Tek bir bedenden ikili bir çıkarımsallığa yönelen, ses imgesinin yeniden tek bedene geri dönmesi ustalıkla anlatılıyor. Bireyin heykelle kurduğu iletişim sayesinde, kendi zihninde oluşturduğu birikim bir anda yazınsal bir metne dönüşür. İnsan, arketipler aracılığıyla, şablon olarak birçok yetiye sahiptir. Yine jung’un kuramına göre, insanın bu verilerle yaşaması kaçınılmazdır. Tüm bunlar yaşamın her evresinde, belirli etkiler söz konusunda olduğunda, tetiklenebilir ve ortaya çıkabilir. Jung, yarattığı bu kuramda, insan yaşamının odak noktasının düşler, rüyalar ile renklendiğini, bir anlam kazandığını ve her şeyin temelinin orada olduğunu ileri sürer. Bireyin çocukluğundaki düşleri, rüyaları, anıları, onun belleğine kazınır, bir yerlerde gizlenir ve orada tetiklenmeyi bekler. Ne zaman o şablona ait bir tetiklenme olursa, işte o şablonun yetisi kendiliğinden devreye girer ve insan yaşamında belirleyici bir rol oynar.

Nizam Güner’in heykellerinde izleyene yönelik zihinsel algılama tekniği olduğunu belirtmiştik. Birey onun heykellerine bakarken, bir yerden sonra, tamamen kendi içine gömülür ve orada bir tür iç hesaplaşma başlatır. Benim sesim neden geri döner, ses nedir ve ağızdan çıkınca nerede birikir? Bu tür soruları fizik tanımı açısından değil, daha çok felsefi bir anlayışla dile getirir. Kendi kurduğu tümceleri, kullandığı sözcükleri, bunların temeli olan harfleri ve nihayetinde sözün tamamını… İşte her şey ondan sonra başlar zaten. Karşısındaki heykel teması, kişiyi günlük gerçeklikten koparır, kendi içinde gömülü olan, yaşamının en değerli hazinesine kadar götürür. Orada temiz, saf, her şeyden uzak olan benliğinin içine kadar girer. Bu sözünü ettiğimiz bütünleşme, bireyin kendini yeniden var etmesinin ne kadar gerekli olduğunu gösterir. O dipsiz kuyuda, sesin ve sözün olmadığı ama içsel duyarlılığının yapısındaki saflığı arar ve belki de bulur… İnsanın en temiz, berrak, inci gibi olduğu boyuttur burası. Hani, birçoğumuzun yaşamı boyunca aradığı…

“Hüzünlü Dönenceler’de tanıdığı ilkel toplulukların en yoksulu, en zavallısı, başka gezginlere göreyse en kavgacı ve en acımasızı 3 (4)”İnsanın tinselliği ile izlediği heykel arasındaki bu bağlantı sayesinde, zihinsel algılama kendi içine yönelir. İşte orada bulacağı “şey” ile baktığı heykelin ana temasının aynı olduğunu görecektir… Yazdığı bu görsel metin sayesinde, kendini tanıma ve bilme şansına sahip olacaktır. İzleyenin yazdığı görsel metin aslında kendi kişiliğini ve gizli duygularını tanımada ona yardımcı olacaktır.

 

La pesanteur (2)

 

Gerilim, Aksiyon ve Kuluçka…

Nizam Güner’in heykellerinde aksiyon belirgin bir tema üzerine kurulmuştur. Yürüyen bir kadın, elleri göğe açılmış bir figür ve diğerleri. Hepsinde figürün sanki canlı gibi harekete hazır görüntüsü vardır. Heykel koşacakmış, yerinden fırlayacakmış duygusuna kapılırsınız. Bazı heykellerinde bu atmosfer çok daha kendini belli eder. Resim ile heykel arasında temel fark şudur: Resim yapmak için bir tuvale, heykel yapmak için boşluğa gereksinim vardır. Heykel boşluğu doldurur; bu anlamda, boşluğa özel bir anlam yükler. O boşluk eskisi gibi anlamsız, silik, tozlu, bakımsız ve bir hiçlik duygusu yaratmaktan çok uzaktır artık. Heykelle birlikte başka bir anlam kazanır. Heykelin kattığı değer, estetiği, güzelliği, o boşluk ile bütünleşmesi yeni bir atmosfer ile kendini gösterir. İşte sözünü ettiğimiz bir tür gerilim duygusudur aslında. Müzik bestelerinde olduğu gibi, bazı notaların arasında verilen “es” müziğe daha bir anlam katar. Öykü yazma sanatında da, yazar çoğu kez belirli bölümleri boş bırakır. Bu bölümleri okur doldurur ve yazınsal metin tamamlanır. Heykel ile boşluk bütünleştiğinde, birey bu bütünleşmeye ister istemez dâhil olur. Artık orada üçlü bir gerilim söz konusudur. Birey, heykel ve boşluk… Bu üçlü arasında oluşan çekim gücü, gerilim, iletişim ve duygu bağı öylesine güçlüdür ki, birey bu boşluğun içine girdiğinde, artık o biraz önceki tinselliğinden farklı bir atmosfer içindedir. Heykel ve boşluk ikilisi ile kendi dünyasını kurar, imgelerin desteğiyle boşluğa bir anlam katar. Sanatçının “İkili Gerilim” adlı tablosunda bunu gözlemleriz. İkili yapının, bireyin kendi içindeki diğer yanı olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin kendisiyle mücadelesi, var oluş için kendi içinden dışarıya çıkmak istemesi gibi bir yorum yapabiliriz. Bunu sanatçının yine çok özgün bir heykeli olan, “Tuval Sendromu” adlı heykeliyle özdeşleştirebiliriz. Bu heykelde, bir tuvalden çıkış (belki de giriş) süreci yansıtılır. İmgesel anlamda bu giriş-çıkış bizi bireyin kendi içindeki var oluşu aramaya yönelttiğini gösterir. Gerilim dolu bir sahnedir heykelin bu görüntüsü. Nizam Güner, böyle bir gerilim atmosferi ile heykeli izleyene bir özgürlük teması yaşatıyor. Nedeni ise, kişinin öz benliğine yönelmesi, kendini yeniden var etmesi için bir “kapı” aralıyor.

“Sanatçı kendini her şeyden önce özgür kılmaya uğraşan insandır ve eserini, kendi dışında bulunup kendisi gibi doyumdan yoksun bırakılmış isteklerin rahatsızlığını yaşayan daha başka kişilere sunarak onların da böyle bir özgürlüğe kavuşmasını sağlar. s: 87 (5)”

            Nizam Güner bazı heykellerinde “ışığı” felsefi bir dille (burada özellikle ‘teknikle’ sözcüğünü kullanmıyoruz…) yansıtır. Sözgelimi, “Işığın Yaratılışı” adlı eserinde, evrenin yaratılışı ve insan figürü birlikte tanımlanır. Heykelde hiç kuşkusuz mitolojik ve teolojik bir anlam katmanı da vardır. Tanrı’nın “Ol!” demesiyle oluşan ışık kavramı nesnel bir görüntüye kavuştuğunda, insanın tinselliği de bu anlamda bir başlangıç yapar. Sözünü ettiğimiz bu başlangıç, sanatçının başka heykellerinde şöyle gözlemlenir: “Canlanış” adlı heykellerinde, insanın doğum öncesi embriyon dönemine ait bir görsellik söz konusudur. Orada yaşamın ilk pırıltısı vardır. Heykelin içindeki bu “şey” bir süre sonra canlanacak, yaşam bulacaktır. O “şey” biziz aslında. İmgesel bir dille sanatçı bunu imliyor aslında. Tıpkı bir kuluçka gibi minicik bir kımıltı, zamanla büyüyerek insana dönüşmektedir. Bu yaşamsal sürecinin en başını, ilk halini bize yansıtmakla, sanatçı birçok gönderme yapıyor. Sözgelimi, yaşamın başlangıcı, bizim kim olduğumuz, nereden geldiğimiz, ilk görüntümüz… Tüm bunlar bir kuluçka döneminin öncüsüdür.

“Dolayısıyla, bizler daha doğar doğmaz, kendi kendine yeten salt bir bensevi’den kalkıp değişken bir dış dünyayı algılamaya ve obje aramaya yönelik ilk adımı atmaktayız. s: 89 (6)”

 

Genel bir yorum:

Nizam Güner, başarılı bir heykeltıraştır. Onun heykelleri sıra dışı, hayli kapsamlı, içerik olarak çok doygun, estetik değerleri üst düzeydedir. Sanatçı genel anlamda boşluğu doldururken, ona tinsel bir atmosfer ile estetik katmaktadır. Boşluk heykelle bütünleşir, bir anlam kazanır ve izleyen ile arasında bir iletişim başlar.

Nizam Güner, heykellerinde çoğu kez zaman-mekân kavramını fiziksel boyuttan alıyor, daha çok felsefi bir atmosfer ile karşımıza getiriyor. Onun heykellerinde estetik zarafet, güzellik, incelik ve el işçiliği önemlidir. Ancak daha da önemlisi şudur: Heykellerin ana temasında kadın, göğe ulaşma, semavi bir anlayış, tarih ve mitolojik bir yaklaşım söz konusudur. Sanatçı imgesel bir “dil” kullanarak, yaptığı heykellerde insanın içe dönüklüğünü, bundan kurtulup özgürlüğe kavuşmasını, zaman-mekân kavramını simgesel bir “geçiş” ile bütünleştiriyor. Heykelleri izleyende bellek ve bilinç algılamada zihinsel bir iletişim söz konusu oluyor.

Nizam Güner, boşluk kavramını hem fiziksel hem de felsefi anlamda dolduracak ve ona bir anlam katacak bir yetkinlikle heykellerini yapıyor. Bazı heykellerde “Entromi” (düzensizlik) gibi algılanabilen tanımsallık dikkatle bakıldığında, bu kez felsefi bir açılım görülür. Sanatçının heykellerinde ince bir el işçiliği olduğundan, onları tanımlamak isteyen herkes için bir sınavdır diyebiliriz. Eserlere üstün körü bakıldığında, “Prosapagnosia (yüz körlüğü) söz konusudur. Heykeli tanımlamak, anlamak, kendinize bir şeyler katabilmek gereklidir. Ancak çoğu kez dikkat isteyen bu gözlem yetersiz kalmaktadır.

Nizam Güner’in heykelleri sizi kendinizle tanıştırıyor, insanlık tarihinin en diplerine yolculuk yaptırıyor. Kullandığı temaların coğrafyası ise evrensel boyutlarda karşımıza çıkıyor. Sanatçının heykel anlayışı, el becerisi ile bir ürün yaratmanın çok ötesindedir. Onun heykellerinde tükenmeyen bir “dil” serüvenini, ortak değerler üretmesiyle ve sanatın insana yönelik özgürlük yapısını görüyoruz.

 

Tufan Erbarıştıran 

           

 

Kaynakça:

(1)Akıl Hastalığı ve Psikoloji

Michel Foucault

Çeviri: Emre Bayoğlu

Ayrıntı Yayınları

 

(2)Sanatçı İmgesinin Oluşumu

Ernst Kris ve Otto Kurz

Çeviri: Sabri Gürses

İtaki Yayınları

 

(3)İnsan Psikolojisi

Alfret Adler

Çeviri: Murat Ukray 

Gece Kitaplığı

 

(4) Yaban Düşünce

Claude Levi-Strauss

Çeviri: Tahsin Yücel

Yapı Kredi Yayınları

 

(5) Psikanaliz Üzerine

Sigmund Freud

Çeviri: Kâmuran Şipal

Cem Yayınevi

 

(6) Kitle Psikolojisi

Sigmund Freud

Çeviri: Kâmuran Şipal

Cem Yayınevi  

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

Marcel Duchamp Röportajı

SONRAKİ YAZI

Gilbert and George : Bir sanatçıda iki kişiyiz

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*