Röportaj

Nilgün Yüksel ile Sanatın İçinden…-Eda Çığırlı

Her insanın kendi varlığıyla karşılaştığı bir yer vardır. Bu karşılaşmalarda gerçekleşen bütünsellik bazı insanların yaşamında uzun yıllar sürer, kiminde ise eksik ve yarım kalır. Hayata, dünyaya, evrene ve insanın anlam arayışına dair sorguların dönüşebildiği en iyi yer olan sanat, felsefe, psikoloji üçlüsü ruhsal yapımızın önemli besin kaynağıdır.  Bu besin kaynaklarını uzun yıllar bize sunabilen değerli insanlar olmuştur. Biz bu insanları bazen tanıyabilmiş, bazen de tanıyamamışızdır. Bu meslek gruplarındaki insanların çoğunlukla adını duyar, projelerini izler, yazılarını okuruz ama tam olarak kim olduklarını nasıl bir yaşama sahip olduklarını bilmeyiz.  Özellikle sergi projeleri yapan insanlar ise projelerinin arkasında durarak görünürlüklerini yaratıcılıkla sunmayı tercih ederler. Kimdir bu insanlar dedik ve kendi varlığını yüzeyler aracılığıyla insanlara taşıyabilen sanatın, sanatçının temsilcisi Nilgün Yüksel’i tanımak istedik. Nilgün Yüksel sanat tarihçisi, sanat eleştirmeni ve aynı zamanda küratör. Aslında ülkemizdeki kâşif, entelektüel, cesaretli ve çok yönlü bir kadındır demek daha doğru olur.  Nilgün’ün çekirdekten meyveye nasıl dönüştüğünü ve bu dönüşümü esnasındaki yaşam tecrübelerini, sanata, sanatçıya, hayata bakışını öğreneceğiz. Bunun yanı sıra kendisinin de sanatçı tarafı var mıdır?

Onu tanıdığımda bendeki izlenimi yaratıcılığın ve mesleki tutkunun peşinde vazgeçmeden koşabilmiş keşifçi bir kadın olduğu yönündeydi. Her insandan bir parça vardı üzerinde. Her yere, herkese, her şeye dahildi. Öyle soğuk bir mesafesi de yoktu. Olduğunuz halinizle onun yaşamında var olabiliyordunuz.

Zaten Nilgün’le biraz vakit geçirince hemen anlarsınız sizden çok sizin yaratıcılığınızla ve eserlerinizle ilgilendiğini.  Kimi zaman sanatçıyla aynı imgelemde buluşabilen, kimi zaman da o imgelemden ayrılıp kendi kurgularında bilimsel bir sıralamaya geçebilen ve bu sıralamada besin kaynaklarını defalarca okuyan, okumalar sonrası kurgular, sanatçılar, eserler arasında bağlantı kuran çılgın bir kadının içindeki sanatını merak ederek sorularımı soruyorum;

 

Sanatın sizin içinizdeki yeri nedir? Bunu nasıl tarif edebilirsiniz?

Ne kadar enteresan değil mi bugün aynı soruyu ben de Seydi Murat Koç’a sordum ve elbette ki zorlandı cevap verirken. Ben de şu an aynı zorluğu yaşıyorum.  Beraber doğduğumuz bir şey. Belki oyun güdüsü. Heyecan verici.

Nasıl başladı bu serüven? Sizi bu alana iten neydi?

Çocukken fırçanın sapını mikrofon yapardım! Şaka bir yana gerçekten okuma yazmayı öğrenir öğrenmez öykü yazmaya başlamıştım. Hatta sırf bunun için okumayı öğrenmeyi şiddetle istediğimi hatırlıyorum. Yazdığım öykülerimi akrabalarıma hediye ediyordum. İnsan bazı şeyleri doğuştan kendisiyle beraber getiriyor aslında. Halının desenlerinden şekiller oluşturan ve o şekillere bakıp öyküler yazan bir çocuktum. Durmadan hayal kuruyordum.  Yazı yazma duygum hayatım boyunca devam etti. Ortaokulda, lisede, üniversitede. Sanatın her alanına ilgim vardı. İlkokulda tiyatro yaptım. Aziz Nesin’in öyküsünü tiyatrolaştırdım. Mezuniyet oyunu olarak çıkartmak istedim ama okul müdürleri politik bulduğu için oyunu çıkartmadılar. Birçok şey değişiyor olsa da hayatlarımızda bazı şeyler değişmiyor. Hala hayal kurarım, özellikle yürürken! Bazen karakterler yaratır zihnim. Sonra bir romanın içinde buluveririm kendimi.  Espri yaparım, kendimle dalga geçtiğim ve güldüğüm anlar olur. Kendimle paylaştığım değerli madenlerdir onlar.  İç dünyamda fazlasıyla yaşayan biriyim. Dışarıya göstermeyi çok sevmiyorum bu yönümü.

Kitaplarla da erken tanışmışsınız sanırım.

Aziz Nesin’in kitapları vardı evde ve küçük yaşta tanışmıştım onunla. Annem bize öyküler anlatırdı. Bizi kütüphaneye göndermek gibi bir alışkanlığı vardı.  Ablam ilkokul ikideydi o sekiz yaşında, ben altı yaşındaydım okula gitmiyordum. Annem ikimizi kütüphaneye gönderirdi. Ben okumayı bilmiyordum ama kitapların görsellerine bakardım.  Sonra da ablamla el ele verip eve gelirdik. Eve uzak bir mesafedeydi kütüphane ama yine de giderdik. İlkokuldan liseye kadar kütüphaneye üyeydim. Haftada bir orada olurdum mutlaka, ödünç kitap alırdım.

 

Annenizin yönlendirmesi etkili oldu mu seçimlerinizde?

Okuma alışkanlığı edindirme konusunda çabaladı annem. Annem ilkokul, Babam da meslek okulu mezunudur. Babam İnşaat teknisyeni. Okumaya annemin ilgisi vardı, babamın yoktu. Okumayı çok severdi annem. Eve sürekli Gırgır dergisi aldığını hatırlıyorum. Kendisi okurdu sonra o dergiyi biz de okurduk. Cumhuriyet gazetesi alır, onu okurdu. Fırsat buldukça kitap okurdu. Bize öyküler anlatırdı. Bu öyküleri onun uydurduğunu sanıyordum küçükken ama kitaplardan okuduklarını anlatıyormuş. Aklımda kalan bir pasajla Dosteyevski’nin bir romanında karşılaşınca fark ettim bunu. Bu yüzden sanırım meslek seçimim de doğalında gelişti. Söylediğim gibi öyküler hediye ederdim insanlara ve tabii ki  etrafınızdaki insanlar size bir şeyler söylemeye başlıyor. Bu kız büyüyünce ya öğretmen olacak ya da yazar olacak. Bu konuda biraz kodlamada gelişti sanırım, öylece şekillendi. Sonra ortaokuldan liseye kadar hep tiyatro yaptım. Özel tiyatrolara gittim özel tiyatrolarda oynadım. Turnelere çıktım onlarla on beş, on altı yaşındayken.

Hiç resim yapmayı denediniz mi?

Hiç resim yapmayı denemedim.

Özel bir ilginiz olmuş resme karşı?

Aslında genel olarak çok meraklı bir tiptim ben. Bu nereden kaynaklanıyordu onu çok iyi bilmiyorum ama merakım her şeyi araştırmamı sağlıyordu. Benden sadece iki yaş büyük olan ablam da öyledir. O da çok araştırır, çok okur. Beni onun da çok etkilediğini düşünüyorum. Yeni müzikler, kasetler bulur gelir, bana dinletirdi. Çok keşifçiydi ve benimle paylaşırdı. Öyle bir dünyamız vardı. İnanılmaz kitap okurdu, okuduğu kitapları anlatırdı. Bayram harçlıklarımızı biriktirip kitap alırdık.  Özellikle sadece resme dair ilgi değildi benimkisi. Felsefe toplantısı olurdu ona da giderdim.  İzmir’desin ve çok fazla etkinlik yok aslında yaşadığımız bölgede ne oluyorsa ona koşarak giderdik. İş Bankası’nda Ergin İnan sergisi var ona gidiyorum, fuarda Cengiz Çekil sergisi varmış ona gidiyorum.  Gidiyorum sadece, buna dair hiçbir fikrim yok. Hoşuma gidiyor, etkileniyorum, üzerinde düşünüyorum.  Resmi seviyorum, hep de sevdim. Ama tiyatro ve edebiyata daha çok ilgim vardı başlangıçta. Meslek lisesinde bilgisayar programcılığı okudum. O lisede resim bölümü de vardı. Kankam dediğim arkadaşım resim bölümündendi. Onunla çok fazla resme dair sohbet ederdik.  Daha çok o bana sanatın öyküsünü anlatırdı. Beraber sanat kitaplarını karıştırırdık ve çok eğlenirdik. Dali’nin resmine bakar üzerinde konuşurduk. Heyecanlanırdık. Düşünsene, Sürrealizm’i keşfetmişsin bu çok yeni, çok hoş bir şeydi.  O Türkiye’de Sanat dergisini alırdı, ben de Milliyet Sanat dergisi alırdım. Sonra oturup onları okurduk. Sadece okuyorduk. O şiir yazardı ben öykü. Onları dergilere gönderirdik.  On sekiz yaşımda benim ilk öyküm basılmıştı ve bu benim için büyük mutluluktu. Evrensel Kültür dergisinin “Etekteki Sisifos” diye bir bölümleri vardı. Her ay bir genç yazar koyuyorlardı. Bir sayıya da beni koymuşlardı. Aynı sıralarda oyun yazdım, radyo programı yazdım.  Sonra Evrensel Kültür Merkezi vardı oraya çok giderdik. Sinema gösterimleri yaparlardı broşürlerini yazmamı istemişlerdi. Bu benim için çok büyük bir şeydi, on sekiz yaşındaki birisinden sinema broşürü yazmasını istiyorlardı, havalara uçmuştum, yönetmenleri araştırmaya başlamıştım, ilk tanıdığım da Costa Gavras oldu. Sonra oyunculuk ve yazarlık sınavlarına girdim ikisini de kazanamadım. Bir yıl kazanamadım üniversiteyi ertesi yıl sanat tarihini kazandım. Bilinçli bir tercihti. Dört be tercihim vardı üniversite seçimi için onlardan biri de sanat tarihiydi ama bir yandan da karar veremiyorum sanat tarihine mi gideyim yoksa başka bir tarafa mı gideyim. İş sanat olunca hepsine ilgim var benim. Hepsinden bir parça bir şey yapmak istiyorum. Sonra tekrar oyunculuk ve yazarlık sınavlarına girdim gene kazanamadım. Orkun diye bir arkadaşım vardı o yazarlığı kazanmıştı. Bana tekrar sınava girip girmeyeceğimi sormuştu. “Hayır denemeyeceğim, eleştirmen olup hepinizin canına okuyacağım” demiştim.  O gün Orkun’a iyi söz vermişim sanat eleştirmeni oldum. Sonra sanat tarihine devam ettim.  Daha önceki ilgilerim nereye yöneleceğimi belirledi. Türk İslam ağırlıklı bir bölümde okudum. Mimariydi bölümün çoğu ve ağır bir bölümdü ama Batı sanatı görmeye başlayınca yaptığım seçimden daha çok mutluluk duymaya başladım. Kiliseler, resimler, heykellerden sonra kendi araştırmalarıma girdim. Daha fazlasını öğrenmek istiyordum.

Sanat tarihini İstanbul’da mı okudunuz?

Hayır, Ege üniversitesinde okudum. Yüksek lisansımı Mimar Sinan’da yaptım. Ege’de okurken Merkez kütüphanesinde Mehmet Ergüven’in Yoruma Doğru kitabı geçti elime. Kitabın ilk baskılarındandı, kocaman, kuşe kâğıda basılmıştı. O kitaptan çok etkilenmiştim. Özellikle Şeker Ahmet Paşa yorumu beni çok etkilemişti.  Araştırmalarımdan, okuduklarımdan etkileniyorum ama farkında olmadan bir etkilenme. Bende sonrasında nasıl bir sonuç doğuracağını henüz bilmeden bir etkilenme.  Üniversite üçe giderken Ali Atmaca ile tanıştım. İzmir’de bir sergi açmıştı. Sonra Ali Atmaca benim tez konum oldu. Okul biterken ne yapabilirim kaygısı başladı. İzmir’de kalırsam imkânlar çok sınırlı yapabileceğim hiçbir şey yok ancak öğretmen olabilirim.  Yüksek lisans düşündüm ama İzmir’de olsun istemedim. Batı sanatı okumak istiyordum çünkü ve İzmir’de henüz o alanın yüksek lisansı yoktu.

Sonra hayatınız uzun bir süresini Ali Atmaca’yla mı geçirdiniz?

Evet. Onunla karşılaştıktan sonra yolculuğum daha da değişti. O benim yaşamımdaki farkında olmadığım dediğim o yeri, boşluğu açığa çıkardı. Çok besledi ve destekledi. Bizans dersime giren hocam Zeynep Mercangöz de beni desteklerdi “sen iyisin, bir şeyler yapıyorsun” derdi ama eksiktim ve tamamlanamıyordum. Zeynep Hocamın yönlendirmesi ile “Ali Atmaca’nın Sanatı Işığında 1970 sonrası Türk Resmi” başlıklı bir bitirme tezi yaptım.  Sonra Mimar Sinan Üniversitesi Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat bölümünde yüksek lisansı kazandım. Sınavı kazandım ve ertesi gün Ali’yle Tombak dergisine gittik ve ben orada hemen işe başladım.  Tombak dergisinde muhabirlik, editörlük yaptım. Sonra da oradan yürüyüp gitti.

Küratörlüğünü Nilgün Yüksel’in yaptığı Muğlak Alan Sergisi’nden

 

Sanat eleştirmeni kimliğini ne zaman sahiplendiniz?

Sanat eleştirmeni kimliğini aslında uzun süre tam olarak hiç sahiplenmedim.

Neyi sahiplendiniz?

Sanat yazarı benim daha çok hoşuma gitti. Çünkü eleştirmenlik fikri olumsuzluk anlamında değil de daha başka ve daha güçlü şeyler gerektiriyormuş gibi kuvvetli bir duygu içindeydim.  Çünkü yazmakla ilgili güçlü bir hikâyem vardı. Ve buna karşılık bir nesne var karşımda bu nesneye bağlı olarak yazıyorum. Benim yaptığım şey çoğunlukla deşifre etmek değil sadece yazmaktı. Eleştirmen olmak için konulara daha fazla hakim olmak gerekiyor. Yirmili yaşlarda ya da otuzların başında kendine insan o etiketi hemen yapıştıramıyor. Ne kadar çabalasan da bir yerlerde sürekli bir eksiklik duygusu oluyor.

Şimdi kendinize sanat eleştirmeni diye biliyor musunuz?

Evet, diyebiliyorum. 2000’li yıllarda biz sanat eleştirmenliğini artık nasıl tanımlıyorsak o bakış açısıyla bu kimliği taşıdığımı düşünüyorum.

 

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, küratör ve eğitmen olarak insan ve insan psikolojisinin sanata yansımasına nasıl bakıyorsunuz? Psikolojinin sanatla bağı var mı?

Doğrudan büyük bir bağı var. Aslında bu taraftan bakmaya başladıktan sonra kendimi eleştirmen olarak hissetmeye başladım. Daha önceki bakışlarım daha fazla hayranlık ve şiirsellik üzerine bir bakıştı sanat eserine. Ya da başka türlü bir kafa yormaktı. Yapıt üzerine kafa yorarken, kendi oluşturacağım dil üzerine de kafa yoruyordum. Bir süre sonra o dil kendiliğinden bir yerlere gelmeye başladı. Şunu da fark ettim karşılaştığın şey de sana yeni bir dil edindirtiyor. Olayı şöyle yazmalıyım, böyle yazmalıyım, böyle anlatmalıyım kaygılarından sıyrılınca o karşılaştığın herhangi bir yapıt seninle konuşuyor ve beni böyle yaz, diyor zaten. O sırada bütün o psikolojik öğeler ve yaşadıkların her şey giriyor devreye. “Her birimizin kimliği önemli. Kişiselliğimiz önemli. Sanatçının da kişiselliği önemli.” Biraz buradan bakmak gerekiyor. Bunu ben uzun süredir düşünüyorum. Genç sanat dergisinde çalışırken, internet çok yeniydi. Araştırmalarımızda çok Türkçe kaynak bulamıyoruz, ben de İngilizce okumalar yapıyordum. Okumalardan çok ilgimi çeken bir şeyler olunca Türkçeleştiriyordum. Teknik çeviride kendime güvenemiyordum ama okuduklarımı Türkçeleştiriyordum.  Sanırım Amerika’daydı, sanatçının özel hayatı ve yapıtları üzerine bir kongre yapılıyor. Bunu okuduğumda çok etkilenmiştim. “Sanatçının özel hayatı ve yapıtları üzerine bağlantı!”. İnsanlar bu kongreye gidip bildiri sunuyorlar. Sanat tarihçisi, eleştirmenler sanatçının hayatına, özeline ne kadar girebilir ne kadarına giremez bunun üzerine tartışmalar oluyor. Oradaki karşıt görüşleri de okumuştum. Asıl olan yapıttır, hayır o değildir sanatçının hayatıdır asıl yapıta yansıyan, diyenlerin bir arada olduğu bu kongre beni çok etkilemişti. Sonra bunun üzerine bir yazı yazdım “Yaşamıma Dokunma” diye. Bir kelime oyunuyla Dokun(ma). Ondan sonra benim çok takıldığım bir konu oldu aslında bu.  Herkes açmak istediği kadar açabilmeli kendini. Hiç kimse daha fazla açık olmak, daha fazla kapalı olmak konusunda zorlanmaması gerekiyor. Ama bir sanatçının kendisini açtığı kadar, açabildiği kadar onun kişiselliğinin arkasından getirdiği hikâyeleri görebiliyoruz. Doğduğu yer, ailesi, yaşam şekli, aşkları, öfkeleri, travmaları hepsinin sonucu etkilediğini düşünüyorum. Ona göre bir şeyler ortaya koyuyor. Ve onun sonucu da beni etkiliyor. O da benim bir yerime dokunuyor.  O eleştiriye dokunduğu zaman bütün bunları düşünüyorsun bir yandan. Burada bir şeyin altını çizmek gerek yeri gelmişken, “hiçbir zaman sonsuza kadar nesnel olma şansımız yok!”

 

Bu konuşmamıza örnek olabilecek sanatçı isimleri verebilir misiniz?

Francis Bacon beni çok etkilemişti. Esrarkeş, homoseksüel… Bacon’la ilgili Ferit Edgü’nün bir yazısını P dergisinde okumuştum. O yazısını hiç unutmuyorum.   “Kirli, Esrarkeş, Homoseksüel”  diye girmişti yazıya. Ferid Edgü’nün bu üçlü anlatımını daha sonra kendi yazılarımda çok kullandım etkilendiğim için.

Sanat, sanat eseri ve sanat eserinin insan psikolojisine etkisi toplumda geniş bir kitleye ulaşabiliyor mu?

Ulaşmıyor tabi. Hatta gerekli kitleye bile ulaşmıyor.  Farklı sanat eleştirmenlerinin yazılarını okuyorum ve bu konulara yaklaşımlarına bakıyorum ne yazık ki birbirimize dahi ulaşamıyoruz çoğu zaman.  Çünkü ben bir yapıt üzerine ne kadar kafa yoruyorum, nereden bakıyorum ve beni okuyan kişi o yazı üzerine ne kadar kafa yoruyor. Ya da başka bir eleştiri yazısı üzerine ne kadar kafa yoruluyor. Bu fazla düşünmemezlik hali umudumu kırıyor zaman zaman. Çok güzel yazılarla karşılaştığım oluyor, derinleşen, kafa yoran onların yazıları nereye kadar, kime ulaşıyor burası beni düşündürüyor. Ben şimdiye kadar bir eleştiri yazısı üzerine bir ortamda hararetle tartışıldığına tanık olmadım. Bildiğiniz arkadaş ortamlarından söz ediyorum. Bunu üzülerek söylüyorum.  Aslında, olması gereken şey bu.  Çünkü o üretimler de birbirini etkileyecek ve başka bir üretim doğuracak.

Bireysel hayatlarımızın dışına bu anlamda sanırım çıkamıyoruz?

Çıkmıyoruz biraz korkak davranıyoruz aslında.

Mesleki ilişkilerimizde bağımlılığımızın olduğunu düşünüyor musunuz? İletişim şeklimiz sanat üretimini ve topluma yansımasını olumsuz etkiliyor mu?  Bu konuda özgür, rahat biçimde kendimizi ifade edebilmemizin karşı tarafa etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mesleki ilişkilerimizde bağımlılık yaşadığımız bir gerçek. Daha önce dedim ya “hiçbir zaman bir mesele üzerinde nesnel olamazsın”  bazen bir sanatçıyı sevmiyorsun ve onun eseri üzerine yazmak istemiyorsun. Orada o mesafeyi koyabilmek çok zor.  Kendini eğitebilmen için de biraz zaman gerekiyor. “Çok iyi iş çıkartmış, tebrikler” diyebilmek için kendini eğitmek gerekiyor.  Yakın ilişkilerde de dürüstlük, sınırlar bir tartışma konusu.  Gençken bir yandan bir dışlanma ve kabul edilme sorunu yaşıyor insan ister istemez. Özellikle mesleğin ilk yıllarında bütün bunlar birbirinin içine girebiliyor. Sonra biraz daha duruluyor insan. Yine de zaman zaman hepimiz yaşıyoruzdur bu çelişkileri sanırım. Çok uzun yıllar önce ya okuduğum, ya birisinden dinlediğim bir hikaye var. Gerçekliğini şimdi tam tartmıyorum ama şöyle bir hikayeydi: New York Times’da uzun yıllar yazan bir sanat eleştirmeni emekli oluyor ve emekliliğini ilan ettiği gün Broadway’da bir parti veriyorlar. Ama hiç kimse o zaman kadar o eleştirmeni görmemiş. Davet ediyorlar ve onunla tanışıyorlar. Eleştirmenin şöyle bir tavrı var “Eğer birisiyle birebir karşılaşırsam objektifliğimi tamamıyla yitiririm.  Çünkü ilişki kurmaya başlarım, çünkü severim, çünkü kızarım, duygularımla davranmaya başlarım” bir mesafe koyuyor ve bunu sürdürüyor yıllar boyunca. O zaman için benim çok etkilendiğim bir şeydi aslında böyle olması gerek diye düşünmüştüm. Sonra “Türkiye’de bu mesafeyi koruyarak yıllarca yazabilecek bir eleştirmeni besleyecek bir kaynak var mı?” sorusu geldi tabii. Dönüp oraya baktığın zaman aslında öyle bir kaynak yok. Olmayan bir yapı üzerine yeni inşaada bulunmak çok zor. Sonra fikrim değişti.  Ülkeyle ilgili şartları düşündüm, biraz gerilere gidip baktım ve bir süre beraber yürümek gerektiğine karar verdim. Sanatı, düşünceyi, entelektüel yapıyı bir adım ileri taşıyabilecek, biraz değişiklik yapabilen, kendince ortaya bir şeyler koyabilen sanatçılarla beraber olup beraber yürüyebilmenin daha mantıklı, daha anlamlı olduğunu düşündüm. Şimdi birazcık daha o noktadayım. O zaman okuduğum eleştirmen kafasıyla bugün biriktirdikten sonra algıladığım eleştirmen kafası arasında çok ciddi bir fark var. Bunu bir tür birliktelik olduğunu düşünmeye başladım. 20. yüzyılın başı Avrupa hikâyesine dönüp baktığımda beraber hareket ettiklerini gördüm. Bir yanda Dali var, bir yanda Picasso var hem çatışıyorlar bu insanlar hem de yan yanalar.  Edebiyatçısı, eleştirmeni, ressamı, müzisyeni hepsi bir arada. Çatışırken de beraber hareket ediyorlar ve bütün o oluşturdukları sinerjiden bir şey yaratıyorlar. Ben biraz o noktaya geldim. Keşke Türkiye’de de oyuncular, müzisyenler, yönetmenler sürekli yan yana durabilse ve bu insanlar birbirlerinin yaptıklarını takip edip aktarabilseler. Bu şekilde de sinemaya giden bir insan biraz resme yaklaşır, resmi gören insan biraz tiyatroya yaklaşır, bu alanlar birbirinden çok farklı değil.

Kerem Ariş, Muğlak Alan Sergisi

Sanat eleştirmenliğinizin yanında küratörlük de yapıyorsunuz bunun ikisi arasında bir bağlantı kuruyor musunuz?

Küratörlük yaparken fikir benden çıkıyor. O fikrin üzerine sanatçılarla bir araya gelip bir kurgu yapıyorsun. Eleştirmenlik yalnız yaptığın bir şey. Düşünsel temelde birbirlerine yakınlar ama kesinlikle farklı eylem biçimleri.

Yazarken sadece sanat tarihinden mi besleniyorsunuz, toplum psikolojisi, toplum içerisindeki sanatın akışı ve toplumun sanatçılar üzerindeki baskıcı gerçekliliği üzerinden de besleniyor musunuz?

Her şeyden besleniyorum. Yazarken bir fikir üzerine tekrar bir fikir inşa ediyorum. O anda bir sergi yazacağım ya da bir sanat eseri üzerine yazacağım oradaki malzeme bana neyle ilgilenmem gerektiğini söylüyor aslında. Oradaki malzemeyi ben nasıl açıklayabileceksem ona yoğunlaşıyorum. Bu şiir de olabilir. Bir edebiyat eseri de olabilir, bir roman da olabilir, psikoloji de olabilir, herhangi psikoloğun söylediği bir şey de olabilir, hatta şarkı sözü de olabilir.  Ve elbette ki toplumun verileri de olabilir. Sanatın beslenme kaynağının sınırı yok. Hepsi birbirinden besleniyor.

Sanatın sınırsız araştırma alanından sonra yazdığınız yazılarda ve yapmış olduğunuz sergi projelerinizde kendinizi keşfettiğinizi düşünüyor musunuz? Kendinizle karşılaştığınız oluyor mu?

Eğer yazdığım konu beni doğrudan ilgilendiriyorsa evet. Bunu biraz açmalıyım. Bir yapıt üzerine yazarken bazen sadece yapıt üzerine düşünebiliyor insan. Yapıtın hissettirdikleri ve algılattıkları üzerine yoğunlaşıyor. Bazense öyle bir şeyle karşılaşıyorsun ki bu bir yapıt olabilir, sanatla ilgili bir yorum olabilir, aslında o sırada kendi içinde uğraştığın meselelerle de yüzleştiriyor karşılaştığın şey. O zaman evet. Birbirinden bağımsız değil. Yazdıkça kendimi daha çok keşfettiğimi fark ediyorum. Yazmak biraz da kendimle konuşmalarım gibi.

En büyük aidiyetinizi yazıya karşımı hissediyorsunuz?

Evet.  En büyük aidiyetim yazıya karşı.

Bildiğim kadarıyla roman yazdınız? Biraz ondan bahseder misiniz?

Roman deyince çok utandım şimdi. Biraz önce söylediğim şey, sanat yazısı yazmak, eleştirmenlik. Burada şunu söylemeliyim Hal Foster’ın kitaplarını çok severim. Onun bir kitabında okumuştum şunu diyordu, 90’lar la beraber sıcak eleştirmenlik hikâyesinden geriye çekilip akademilere kapanıp teori üretmeye başladık. Çünkü sistem artık bizi oraya doğru götürmüştü. O noktada eleştirmenliğin anlamı da değişti. 1950’lerde eleştirmen bir otoriteyken, eleştirmen bir otorite olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüştü. Bu yüzden daha çok teoriye yaslanmaya başladık. Dünyadaki meslektaşların ya da ustaların oraya yaslanınca bir şekilde sana da bir kanal açıyorlar. Buradan romana geleceğim. Sanat yazıları yazarken kendimi görsel sanatlarla sınırlıyorum hep bu alan üzerinde sınırlayarak yazdım. Üretilmiş bir fikre ya da nesneye bağlısın. O nesnenin üzerinden sen yeniden bir şey inşa ediyorsun.

Bu yeni inşa sürecine haz ilkesi diyebilir miyiz?

Evet.  Onun dozajı değişiyor. O anda senin neyle ilgilendiğin, senin ihtiyaçlarının, ondan ne kadar etkilendiğin hepsinin dozajı farklı oluyor. Bu anlamda roman yazmak gerekten başka bir boyut. Çok özel bir alan. 650 sayfalık bir roman yazdım. Ve yazmak her zaman çok özlediğim bir şey. Yazmanın yaratıcılık boyutu çok farklı. Belki burada resimle bir bağ kurulur. Karakter yaratıyorsun. Ve nasıl yarattığınla ilgili çok da bir fikrin yok aslında. Birdenbire karşında üç boyutlu karakterler canlanmaya başlıyor. Benim için çarpıcı ve şaşırtıcı bir deneyim oldu roman yazmak.

Belli bir disiplin içinde sanat eğitimi alınıyor ve bu disiplin içinde bir noktada kurallara bağlı ilerlerken yaratıcılık konusunda sınırlar ve öğretiler yıkılıyor diyebilir misiniz? Ressam ve yazarların öğreti sınırlarını hatta kendi sınırlarını yaratıcılık konusunda aşabilmelerine nasıl bakıyorsunuz?

Bunları düşündüğümde dönüp Bauhaus Sistemi’ne bakarım.  Hiçbir okul sanatçı yetiştiremez. Çünkü zanaat vardır aslında. Okul sadece tekniği öğretir. Bilgi verir ama kişi kendisi sanatçı olur. Aslında hiç kimsenin sanatçı yetiştirme gücü yok. Sadece onu yönlendirme gücü var. İçinde bir şey varsa onu çıkarma gücü var.  Bunun dışında çok bireysel bir şey sanat yapmak.

Kontrolün dışında büyük bir tutku mu?

Evet. Ama bir yandan da çok kontrollü bir yapı. Sanatçı dediğinde bohem tipler gelir insanların aklına. Böyle bir imaj çizildi belki. Hâlbuki benim tanıdığım sanatçıların yüzde doksanı müthiş disiplinli. İşini yapıp, onunla yatıp kalkan, yirmi dört saat onunla yaşayan insanlar. Çok ağır işçiler. Hayal dünyasında yaşıyormuş gibi görünüyorlar ama o hayal dünyası başka bir şey. Herkes hayal kuruyor. Bu hayalin aktarımı ise ciddi bir iş. Kendi içinde çok ciddi bir disiplini ve kendi dili olan bir iş. Sen de resim yapıyorsun bilirsin bunu. Ben roman yazarken karşılaştığım bir şeydir. Karakterler yaratıyorsun ve bazı karakterler beni daha çok yazmalısın diyor.  Çünkü romanın genel kurgusunda kilit bir şey olacak. Olayı düğümleyecek ve çözecek bir şey arıyorum. Yarattığım karakterlerden hiçbirisi onu yapamayacak. Onun yanına başka bir karakter geliyor ve o oluyor. Bir süre sonra yazarken çizerken her ne üretiyorsan hepsine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Sanat yapmak, üretmek bir yerde aynılaşan bir şey, çok farklı görünse de.

Rafet Aslan, Muğlak Alan Sergisi, Küratör: Nilgün Yüksel

En sevdiğiniz yazarlar, ressamlar kimlerdir?

Beni çok etkileyen yazarlar Dostoyevski, Gabriel García Márquez! Orhan Pamuk’tan çok etkilenirim. Yaşar Kemal’i severim.  Her birinden ayrı ayrı etkileniyorum. Yaşar Kemal’in kelimeleri, Dostoyevski’nin basit gibi anlatıp karmaşık bir kurguyu önümüze getirmesinden çok etkileniyorum. Marguez, büyük çarpışmalara, içsel karmaşalara girmeden çok büyük bir aşk yaratır örneğin. Kadın yazarlardan Virginia Woolf beni çok etkiliyor. Kendimi çok yalnız ve çaresiz hissettiğim zaman Virginia Woolf’un kendine ait bir oda kitabını hatırlarım.

Şunu merak ediyorum Virginia Woolf çok ciddi eserler üretmiş. Birçok insanın olmak istediği bir yerde olmasına rağmen özel yaşamına baktığımızda içindeki boşluğu dolduramayıp sonunda intihar ediyor. Hiçbir şey onun kendi alanına yetmiyor. Eser üretmiş olması ve başarıya ulaşmış olması bile onun bu dünyada kalmasına yetmedi. Virginia Woolf gibi birçok ressam da aynı duruma gelmiş. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Virginia Woolf müthiş eserler yarattı, eserleriyle algıyı da etkiledi, değiştirdi. Kendi sürecinde o savaşından dolayı bunun farkına varabildi mi, bunu asla tam olarak bilemeyeceğiz. Çünkü bize sadece yazıları kaldı. İçsel dünyası ise artık tahminlerimizden ibaret. Bence o çok fazla uğraştı ve çok fazla yoruldu.

Güçlü başarılı, yaratıcı insanların bu dünyadan nasıl gittikleri beni etkiliyor. Kişinin gidiş biçimi Virginia Woolf’un intihar etmiş olması beni olumsuz etkiliyor ve bu tarz yaratıcı insanların eserlerini reddedebiliyorum. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

O insanların nasıl gittikleri galiba beni o kadar etkilemiyor. İnsanların süreçleri beni daha çok etkiliyor. Pablo Picasso da çok büyük bir zenginlikle gitti.   Marcel Duchamp hala tartışıyoruz, bambaşka bir şey yarattı ve bambaşka bir hayatı oldu. Baktığın zaman Vincent van Gogh intihar etti. Daha 40 yaşına bile gelmemişti. Yaşasaydı kim bilir ne üretecekti, diyorsun ama sonuçta onların süreçleri başka süreçler. Sanatçıların hayatına herhangi bir insanın hayatı gibi bakıyorum. Sanatçı olduğu için aykırı bir hayatı yok. O başka bir şey olsaydı da öyle olacaktı. Belki de daha erken gidecekti. Belki sadece yaratıyor olmak süreci uzattı onun için. Vincent Van Gogh eserlerinde o çalkantının ortaya çıkması beni etkiliyor. Örneğin Francis Bacon’ın “Papa Inocencio X” resmi bir yandan içimdeki şiddeti açığa çıkartırken diğer yandan içimdeki bütün şiddeti alıp götürüyor. Dinginleştiriyor. Belki başka bir yere yönlendireceğim öfkeyi ben sadece bir resme bakarak çözüyorum. Zor yollardan geçmişler ve o yollardan geçtikleri için bize onu aktardıklarını düşünüyorum. Ama Virginia Woolf’un intihar etmesi ya da Vincent Van Gogh’un intihar etmesi yaratımlarıyla sanatçı olmalarıyla bir ilgisi var mıydı bilmiyorum.

Buna şöyle diyebilir miyiz tanımı zor olan ve ağırlığı olan birden fazla negatif duygular vardı ve o taşıyamadıkları ağırlığın bir yüzeye aktarılması, dönüşmesi gerekiyordu ve sanat onlara aracı oldu?

Tabii ki.  Birçok sanatçı için aynı şeyi düşünüyorum hatta. Bir şeyi aktarması gerekiyor. Bir şey yapması gerekiyor.

Yaşanılan sancılı süreçleri somut bir üretime dönüştürebilindiğinde bu durum sanatçılar ve insanlar üzerinde iyileşme sağladığına dair gözleminiz var mı? Bu üretim kişiye özgü ve özgün olduğunda sanatçının hem kendisi hem de başkaları üzerinde daha kuvvetli etkiler oluşturuyor mu?

Yani özgün olmaktan çok fark yarattığında demek daha doğru benim için. Özgünlüğe çok inanmıyorum ben. Fark yaratmaya inanıyorum. Ve, evet sanatın üzerimizde iyileştirici bir gücü var.

Fark yaratmayı nasıl açıklıyorsunuz?

Sanat bağlamında konuşuyorum, üretirken korkunç bir birikim var arkada en naif insan için bile arkada ciddi bir birikim var. Bir yerde bir görüntü çarpar gözüne, bir yerde bir şey görür. Onu alır ve taşır zihin. Tek başına sıfırdan bir şey yapabileceğini düşünmüyorum. İnsanlık tarihi buna aykırı. Yapılan şey bir şeylerin üzerine koymak aslında. Sadece bütün o malzemeyi değerlendirip bir eser yarattıktan sonra bana bir şey aktarıyor. Benim hayatımda bir fark yaratıyor. Ya da o on tane sanatçıdan etkilenmiş oluyor ama kendisi elli tane sanatçıyı etkiliyor. Başka bir yol açmaya başlıyor. Pablo Picasso’yu anlatırken Afrika masklarından söz ediyoruz. İzlenimcilerden söz ederken Japon estamplarından söz ediyoruz.  Biriciklik, teklik bana biraz uzak bir kavram. Birçok insanın eline bir yuvarlak veriyorsun hepsi o formu dönüştürüyor ama bir tanesininki fark yaratıyor.

Kaç yaşındasınız?

43

 43 yaşındaki Nilgün Yüksel sanatın içinde kendisine nasıl bakıyor? Eski eşiniz de ressamdı sanattan uzun yıllardır hiç ayrılmamışsınız.

Bazen çok içindeyim, bazen de çok dışındayım. Bugün düşündüm hatta bazen şunu diyorum, çok heyecanlıyım, tutkuluyum sanat olmazsa öleceğim falan diyorum, bazen de yok hiçbir şey olmaz, diyorum.  Bütün o çelişkileri yaşıyorum aslında. Belki de fazlasıyla içinde olmakla ilgili.

Bu fazlasıyla içinde olmanın kaygıları nelerdir ve şikâyet ettiğiniz noktalar var mı? Ve sanatçılarla beraber olmanın sizde yarattığı baskı ve stres var mı?

Bazen baskı yarattığını düşünüyorum. Yetişemiyorum bazen. O yetişememe duygusu bende baskı yaratıyor.  Çünkü bir yandan da roman yazmak, hayatın başka keyiflerini deneyimlemek gibi bir derdim de var. Ve bütün hayat o mesleğe dönüşünce zaman zaman boğucu bir şey oluyor gerçekten. Öte yandan şunu da biliyorum ki sanatçılarla olmak ayrıca beni hep çok mutlu etti. Ya da sanat ortamında olmak beni çok mutlu etti. Çünkü küçük de olsa bir özgürlük alanı aslında. Entelektüel, kafası çalışan insanlarla beraberiz. Dünya’ya biraz farklı açıdan, biraz yamuk, biraz toplumun dışından bakan insanlarla beraberiz. Bir Anadolu kasabasında öğretmenlik yaptığını düşünsene, toplum baskısını düşün. Saat altıda yedide her yerin kapandığını, evine bir bira alırken tedirgin olduğunu, çok az insanla paylaşabildiğini… Sonuçta yine de güzel bir potansiyelin içinde birçok şey paylaşabildiğin, kendini anlatabildiğin, kendini yaşayabildiğin insanlarla karşılaşıyorsun.  Bu yüzden kendimi şanslı buluyorum böyle bir iş seçtiğim için.

Peki çarpışmalar?

Elbette, bazen de çarpışıyoruz. Uzlaşma kelimesini hiçbir zaman sevemedim. Bana taviz içeriyormuş gibi geliyor. Bence kendi kimliğinden taviz vermeden, yanındaki insana uyumlanarak bir şeyler yapabilmek gayet keyifli. Bunu çok seviyorum ama bizim yaptığımız işin doğasında da çatışma var zaten. O çatışmada bana çok doğal geliyor artık. Önce kendinle çatışıp çıkıyorsun bir şey yapacağım ve yaratıcı alana yöneleceğim diye ve o alanda bir sürü insan var, bir sürü kimlik var, bir sürü başka düşünce var. O yüzden onlar arasında da bir çatışma olması bana çok normal geliyor.  Sadece çatışmalar çok büyüdüğü zaman yıpratıcı oluyor. Ama gerçekten tartışıyorsan çok aykırı şeyler söyleyip devam edebiliyorsan o bana çok yapıcı geliyor. Bambaşka bir düşünce duymak, beni şaşırtması, bu da varmış dedirtmesi, önce bir sarsılsan da olabilir demek de çok yapıcı bir şey. Başka bir ortamın içinde yüzyıl dümdüz yaşayıp da gidebilirsin ama sanat ortamının içinde çok farklı fikirlerle, çok farklı duygularla karşılaşıp kendini zenginleştirme şansın var. Neyi istediğinle ilgili bir şey sanırım bu.

 

Peki, Türkiye’de sanat eseri mi ön planda, sanatçı mı, galerici mi, koleksiyoner mi? Aralarında bir denge var mı?

Bu nereden baktığınıza bağlı. Bu noktada temel belirleyicilerden biri koleksiyoncu. Koleksiyoncunun beğenisi bir sisteme yön verebilir. Bu yüzden zaman zaman koleksiyoncunun sorumluluğundan söz ediyoruz. Evet, koleksiyon yapmak bir seçim. Bunun hazzını yaşamak istemek bir seçim ve yaşamımızda yaptığımız bütün seçimlerin getirdiği sorumluluklar var. Kurumları ve galerileri de böyle düşünüyorum. Yaptıkları seçimler önemli çünkü göstererek bir yapı bir adım ötesinde gelecek kurguluyorlar. Onların seçimleri gelecek yıllarda araştırma konularına dönüşecek ve o yol üzerinden bir tarih yazımı gerçekleşecek. Aslında yaptığımız seçimler önemli. Bizler sinemaya giderken seçim yapıyoruz, kitap alırken seçim yapıyoruz. Hangi sanat eserini popüler yapacağımızı, hangi sanat eserini beğeneceğimizi kitlesel olarak da belirliyoruz. Peki, burada sanatçının yeri nerede? Bu koskoca sistemi ve süreci tetikleyen sanatçının üretimi öyle değil mi? Birçok sanatçının hiyerarşik sistemden galeri, kurum ya da koleksiyoncu egemenliğinden yakındığına tanık oluyorum. Oysa bu hiyerarşiyi yaratan ya da öyle algılayan bizleriz. Ve evet, zaman zaman dengeyi kaçırabiliyoruz. Etrafımızın PR’larla ve spekülasyonlarla çevrildiği bir çağda yaşıyoruz ve hepimiz bundan nasibimizi alıyoruz.

Sanatçı mı, sanat eseri mi ön planda sorusuna ayrıca yanıt vermek istiyorum. Tek bir romanla ya da tek bir şiir kitabıyla literatüre geçmiş sanatçılar var ama ben bizim alanımızda tek bir yapıtla sanat tarihine geçmiş bir sanatçı görmedim. Bir eser ya da bir başyapıt üzerine konuşuyorsak bu, aynı zamanda onların yaratıcısının bir varlık kazandığı anlamına gelir ve sanat eseri sanatçısından bağımsız değil.

Sanatçı kelimesi gündelik hayatın içinde sık sık kullanılır durumda. Sanat eleştirmeni sanatçı kelimesini nasıl tanımlıyor? Sanatçı kelimesinin ressamdan ayrıldığı nokta neresi? Toplumu kuvvetli bir üretimle etkileyebilen insanlar için kullanılması gerekmez mi?

Biraz önce konuştuğumuz yere geleceğim aslında. Bu, yaratıcı olmak ve fark yaratmakla ilgili. Bir zamanlar elden ele dolaşan aşk romanları Beyaz Diziler vardı. Ama Anna Karenina da aşk romanı! Ortaya çıktığı anda her sanat eseri toplumu güçlü bir şekilde etkileyebiliyor mu? Her zaman değil ama süreçte dönüştürebiliyor. Hepimiz öğrendiklerimizle bir şeyler yapıp üretim ortaya koyabiliriz ama bakış açılarını değiştirmek, yeni vizyonlar kazandırmak başka bir şey. Bunu nasıl daha açık ifade edebileceğimi bilmiyorum sanırım. Piyanist olmakla virtüöz olmak arasındaki fark gibi. Ve belki sanatçı olmak ve sanat yapmak başka bir yeteneğe, başka bir ruha, başka bir dünyaya sahip olmak gibi.

 

 

Eda Çığırlı

Eda Çığırlı

Işık Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Yüksek Lisans Öğrencisi

ÖNCEKİ YAZI

Anlamak… Anlamak… Anlamak…

SONRAKİ YAZI

Özgür ve Özerk Bir Yaratma-Umberto Barbaro

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*