Özkan EroğluSanat

Nesnesiz hislenme -Özkan Eroğlu

Sanatın tarihindeki yeniden inşa önerimiz “A Noktası: Giotto, B Noktası Duchamp, C Noktası: ?” şeklinde bir formüle[1] 2004 yılında varmış ve mesele, yeri geldikçe açıklanma noktasına ulaşmıştı. Duchamp’ın çıkış yapmaya başladığı ve ready made’lerini ileri sürdüğü dönemde, bir başka ilginç yaklaşım da Malevich’ten geliyordu. Giotto ile başlayan nesneli hislenmenin peşi sıra bazı sanatçılar varlıklarını ortaya koyuyordu. Nesneli hislenme ve onun temsil ettiği gerçeklikler konusunda Duchamp’ın bir “B Noktası” olarak  yeri önemliydi. Bu yerin, “sanatını retinal algının ötesine taşımayı başaran”[2] Duchamp ile zenginleştiği bir gerçektir. Söz konusu noktada Duchamp’ın 1913’teki çıkışına paralel, yine aynı yılda Malevich ile gelen süprematist hareketin beyaz üzerine siyah kare gerçekliğinin arka planındaki nesnesiz hislenmeye dayalı yanı da bizi ilgilendiren önemli bir konudur. Durum en azından şu değerli gelişmeye dikkat çekmeye çalışmaktadır: Duchamp’a oranla Malevich daha da yoğunluklu olarak hislerle hareket etmiş görünümünü ve bilgisini sunmaktadır. Bunun için her hangi haksız bir bakış yaratmamak adına Duchamp’a bir kez daha dikkat kesilerek, onunla meseleye hem bir giriş yapalım, hem de bir göz atalım.

Giotto

Giotto

Marcel Duchamp

Marcel Duchamp

Her şeyden önce Duchamp’ın kendisini ve başkalarının onu tanımlamaktan kaçındığını biliyoruz. Sanat ile şaka yapmayı seven Duchamp, diğer taraftan çalışmayı da elden bırakmamasıyla izleyenlerini şaşırtmayı sevdiğini fırsat buldukça göstermiştir. Kısaca o, sanatı aklın hizmetine sokmak istediğini çeşitli ortamlarda dile getirmiştir. Sanatı aklın hizmetine sokan Duchamp’a karşılık, sanatı hislerin hizmetine sunduğunu ileri süren bir Malevich durur karşımızda. Duchamp’da düşünsel bir yapının dikkati çekmesi, sanatının akılla ne denli kuvvetli bağlar içerdiğini göstermesi açısından da önemlidir. Diğer tarafta akla karşı hisleri öneren Malevich bulunur. Realist simgeci Duchamp ile romantik inşacı Malevich; her ikisi de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde sanatın bilinen kalıplarını olanca güçleriyle yıkmaya çalışır. Ülkemizde şu an için en genel anlamlı Duchamp çalışmalarından birini yapan Erenus, Duchamp kitabının giriş metnindeki son paragrafta şu vurguyu yapıyor: “…görsel sanatların düşünsel boyutları…”[3] O zaman biz de Malevich’in görsel sanatların hislenme boyutlarına destek veren zamandaş bir kuramsallığa saptığını söyleyelim.

Duchamp’ın bilinci dışsallık ve içsellik bağlamında dıştan içe giden yanıyla Malevich ile tam bir örtüşme halindedir. Her ikisinin de bir anlamda saf sanatı algıladıklarına da şüphe yok. Bu da onların kanımca en belirgin ortak yanıdır.

 

Kazimir Malevich

Kazimir Malevich

 

Plastik sanatlar tarihine bakıldığında görülecektir ki sürekli nesne üzerinden yürünmüştür uzunca zamanlar. Nesneli hislenmedir; sanat tarihinin büyük bir kısmı. Mutlaka o nesneli hislenme gerçekliklerinin içinde ufak da olsa nesnesiz hislenmeler söz konusu olabilmiştir, fakat bunların teşhisini yapabileceklerin nesnesiz hislenmeyle hareket edenler olması gerekir gibi geliyor bana. Kısaca yaratıcı sanatla ilgili duran bir nesnesiz hislenme durumunun tam bir gerçeklik olarak karşımızda durduğuna işaret edebiliriz.

İnsanlığın hemen her döneminde görüngüler dünyasını oluşturan bir nesneler bütünü söz konusu olmuştur. Bu nesneler, her gün kullanılanından tutun da, nadiren kullanılanına kadar varlıklarıyla sanatı da harekete geçirmiştir. Nesnelerin görünen hallerinden harekete geçmiştir bizce sanat. Peki ya görünmeyeni yok mudur bu nesnelerin. Elbette vardır. İşte o görünmeyene, söz konusu nesne/lerin iç hayatlarına dair söylemlerle giriş yapabiliriz ancak. Fakat bizim burada; nesnesiz hislenme tanımlamasındaki nesnesizlikle söz etmek istediğimiz, nesnenin zihinde indirgenmesi sorununa işaret etmekten başka bir şey değildir.

Nesnenin olmadığını varsaydığımız bir durum için, nesnesizliği önerdiğimizi en başından belirtmeliyiz. Öyleyse “nesne” üzerinden düşünelim öncelikle. Nesne denilenin duyulardan en az biriyle algılanması, uzam ve zaman içinde somut bir varlığının bulunması, bilincin onu ayırt ederek tanımlayabildiği bir şey olması gerekmektedir. Bizse nesnesizlikle, yaptığımız bu açıklamanın tam tersini varsayıyor ve yaratıcı sanatın bununla ilişkili olduğunu ifade etmek istiyoruz.

Nesne kavramı üzerinden bir de şöyle düşünelim; birbirinden farklı anlamlandırma edimleri aracılığıyla bilgisine, algısına, kavrayışına ya da hislenmesine ulaşabildiğimiz her şey nesnedir. Bu noktada nesnesizlikle, yine burada söylenenin tersini düşündüğümüzü ifade edersek, az önce nesnesiz olmakla hislenmeye ulaşmaksızın bu hislenmeyi görece kendimizin belirlediği bir hislenmenin devreye girdiğini de rahatlıkla varsayabiliriz. Öyleyse nesneli hislenme, nesnenin belirlediği bir hislenme ile tanımlanırken, nesnesiz hislenmede ise nesnesizliğin yansıttığı veya sunduğu hislenmeyi biz- sanatçı, izleyici, eleştirmen, adına ne derseniz deyin- kendimiz belirleriz. Burada, hislenme denen mevzuyu belirleyen, birinde nesne olurken, diğerinde hislenmeyle ilintili olan her kimse, belirleyenin o olduğunu vurgulamış oluruz. Belki de bu durum nesneli hislenmede nesnenin hislenme olması, nesnesiz hislenmede ise hislenmenin kendisinin nesne olması halidir.

Evet, yüzyıllardır sanatta nesneyi hislenme kabul ederek- hatta Duchamp da bile-, sadece karşı sanat yapmakla sanatın kökten yıkılması gerektiğinin savunulması ve düşünceye dayalı bir auranın ileri sürülmesi durumuyla karşılaşırken, süprematistlerin yaptığı gibi; çok daha ilginç bir durum olan nesnesiz bir auranın önerilmesi önemli bir gerçeklik olarak kabul edilebilir. Süprematist bir çalışma da sanatın argümanlarından hareket edip, söz konusu nesnesizlik meselesinde sanatın tarihinde olan öznenin karşı alanı olarak nesne değil de, öznenin bizatihi kendisi-özdeşi olan bir alan önermiştir. Örneğin Duchamp’ın ready made’lerinde de bir öznenin karşı alanı olarak nesne alanı sorgulanırken, bir de öznenin bizatihi-özdeşi olma durumuna da kanımca bir giriş yapılmıştır. Burada süprematizmin nesnesizlikle ilgili boyutu o nedenle epeyce önemsenebilir.

Konuyu şöyle açalım; bir klasik resimde çok düşünmeye gerek duymazsınız, görür ve mitolojik anlatılara veya kutsal kitaba göre-çoğun- anlamlandırmada bulunmak istersiniz. Fakat Duchamp’ın ready made’lerinden herhangi birisinin karşısına geçtiğinizde, sanatçıya ve size göre çift anlamın olduğunu bilir, ona göre hareket ettiğiniz anda da meselenin yarı yarıya gerçekleştiğine inanç gösterirsiniz. Fakat süprematist Malevich’in siyah üzerine beyaz karesi karşısında söz konusu olan, aslında iç içe iki karedir ve Cézanne’dan söylersek, doğadaki herhangi bir formun da bir yansıması olabilir, fakat yine de bu düşüncenin yavan kaldığını anlar ve meselenin başka bir boyuta doğru yöneldiğini hissedersiniz. Böyle bir hisse ulaşabilmenin en temel noktası derin hislenmenin felsefesi konusuna yakın olan sanat tarihinin ve sanat felsefesinin zıplama noktalarına hâkim olabilmekten geçer. Önceleyen düşünme değildir, bilgidir; bir epistemolojik süreç önerilir. Artık sanat form ve norm olarak; izleyenin hislenmesiyle yaratıcı sanat olmak zorundadır. Bu önemli bir dönüşümdür; tekrardan, yüzyıllardır unutulan sanattan yaratıcı sanata doğru yönelirken. Nesnesizleşmedeki ilk adım sanat tarihinin sürekli ilgili durduğu gerçek nesne durumunun tamamen kırılmasıdır. Bu kırılmanın tam anlamıyla süprematist algıda gerçekleştiğini ifade etmeliyiz. Gerçek nesne düne dek sanat tarihinin ilgili durduğu alanlardan biri olduğuna göre, bu konuda yeri gelmişken bir şey daha söylemeliyiz: “Gerçek nesne; özneden, bilinçten ya da düşünceden bağımsız olarak dış dünyada var olan, dış dünya gerçekliğinin bir parçası olarak bizim dışımızda, biz olmasak da var olan nesnedir.” Biz olmasak da var olmak demek, bizim hislenmemiz olmadan da hareket edebilen nesne tanımına ulaşır ki; nesneli bir hislenmedir burada söz konusu olan ve sanatın, sanatın tarihinin uzun yıllar meşgûl olduğu şeyin de tarifi böylece yapılmış olur.

“İdeal nesne” kavramı ise, kendisine doğrudan yönelmiş düşünsel bir edim olmaksızın var olamayan, düşüncenin konusu olarak salt bilinçte bulunan, yalnızca düşünme ediminin önünde duran nesneye karşılık gelir. Burada, bir tür ready made tarifi de yapılır sanki; böylece Duchamp’ın gelebildiği noktaya da işaret edilir.

Bir diğer taraftan da “soyut nesne” kavramı vardır: Bu nesnelerin gerçekten var olup olmadıkları sorusu, büyük ölçüde var olan “somut/fiziksel nesneler” ile nasıl bir ilişkileri bulunduğu temelinde yanıtlanmaya çalışılır. Böyle bir çalışmanın öz noktasını ancak hislenme ile belirleyebilirsiniz; işte o anda da karşınıza nesnesiz düşünebilme becerisini de meseleye dahil ederek, nesnesiz bir hislenmenin çıktığını ifade edebilirsiniz. Bir tür hislenmenin sanatından söz açılır burada.

Az önce söylediğimiz gibi, nesne ile sanat ilişkisine ömrünün çok büyük kısmını adayan sanat ve felsefe tarihinin iyi anlaşılıp, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesinin nesnesiz sanatı, dolayısıyla nesnesiz hislenmeyi anlamada büyük yararı olacaktır. Sanattaki ve felsefedeki “nesne” meselesi, nesne ve özneyi ayırarak konuya yaklaştığından, “nesnesiz” olma da nesne ve özneyi birleştirerek, dahası bu tür bir görmede bulunarak meseleye yaklaşır. Nesneyle ilgili olan “şey”e karşı, “şeysizlik”, “karşıda duran”a karşı da “yanında duran” önerisi yapılır. Nesnesizlik, edilgen olmayan, özerk, özgür bir eyleyen olarak, kişiden bütünüyle ayrılmayan vurgularının, şeysizliğin, dolayısıyla nesnesizliğin tanımını yapar ve bu konuya dikkat çeker. Bu noktada nesnesiz hislenmeye göre, şeysizlik alanı ile nesnesizlik alanı da birbirinden asla ayrılmaz.

Nesnesiz hislenme konusu için kesin olan bir şey varsa o da yaratıcı sanatla ilgili bir duyuş olduğudur ve bu duyuşun aynı zamanda olağanca saflıktaki bir hislenmeye işaret ettiğidir. Saf hislenme derinleşmedir, derin hislerin yan yanalığıdır. Var olmuş bütün sanat tarihi ve sanat felsefesinin bakış açılarını dışarıda bırakarak görme ve anlamalarda bulunmaktır ve bu, nesnesiz hislenmenin temel koşullarından biridir. Bunu yapma önerimiz şundandır; nesnelerin görüngüler dünyasını oluşturan ne kadar çok şey varsa, bunların salt hallerinin hiçbir anlamı yoktur. Önemli olan bunların bilinen kalıplara bağlı bakışların dışında kalıpsız denilen, sadece hislenmeyle hareket ederek belli çözünmelere uğratılabilmesidir. Çünkü bir sanat yapıtının değeri, ifadesini oluşturan hissinin içinde yer alır. Aslında bir anlamda sanatta derin hislenme veya hislenmenin bu şekilde devreye sokulması demek, tüm görme yöntemlerini de yadsımayı zorunlu hale getirir. Bir tür yöntemdışılığı öneren hislenme, bu nedenle önemlidir ve bunu da sadece nesnesiz hislenme sağlayabilir. Nesneye bağlı gelişen sanat tarihi ve felsefe tarihi kendi içinde sürekli yöntemler önerdiğinden sakıncalıdır da denilebilir. Bu sakıncalı durumdan sıyrılmanın tek yolu nesnesiz bir sanat hislenmesinin peşine takılıp gitmek ve bu yönelmedeki tek çıkış noktasının da söz konusu hislerde saklı olduğunu belirtmek isteriz. Bu durumda nesne sanatı reddedildiği gibi, onun yaratıcı olmayan sanat boyutu da reddedilmiş olur. Temsile uygun olan ne varsa, bir anlamda nesnesiz hislenme ona karşı durur ifadesi kendiliğinden doğar.

Nesnesiz hislenme konusunda derinde olan hislere nasıl ulaşacağız? Temelde bu soru büyük önem taşır. Ulaşılan noktada sadece hisler vardır ve bu hislerin dışındaki her şey bir “hiç”tir. Çünkü bir sanatın aurası olan bu bölgede, sanatçı hemen her şeyi hislenme uğruna terk etmiştir. Sanat gerçekte kim veya kimlere hizmet etmişse, artık nesnesiz sanat da, nesnesiz hislenme aracılığıyla sadece kendisine hizmet edecektir. Sanattan çıkar sağlayanlarınsa böylesine yaratıcı olan bir sanat önermesine karşı çıkacakları da çok açıktır.

Nesneli hislenmeyle nesnesiz hislenme sfumato olayına benzetilebilir: Bir Leonardo da Vinci resminde ön ile arka plan arasındaki en belirgin fark, renklerin öne oranla arkada soluklaşması; belirsizleşmesi, fakat izleyenin gözünde nesnesiz hislenmenin tarifine oldukça yakın bir açıklamada bulunmasıdır. Bu nedenle Da Vinci gibi sanatçılar gizemlidir; gizemli olmalarının bir nedeni de o günlerin devletine ve dinine bir tür gizemli karşı duruş sergilemelerinde saklıdır. Sanatın ve felsefenin tarihinde az da olsa bazı kimselerin açık şekilde nesnesiz hislenmeyi, nesneli hissizlik çoğulluğu içinde gördüğüne tanık oluruz. Bu görmeler de başka bir önem noktasını akla getirir.

Yukarıda Da Vinci’den verdiğim örnekte, arka tarafın bir bulanıklıkla beraber bir hiçliğe yönelmesi demek, bir anlamda gerçek ve ideal olan ne varsa ondan uzaklaşmak anlamına gelir. Uzaklaşılan yerde nesnesiz hislenmenin yoğun tinselliğinin olduğunu belirtebiliriz. Bu anlamda bu tinsellik bölgelerinin keşfi, bir benzer tinselliği kavramışların empatisi ve tinselliğe bakış açılarıyla anlaşılabilir. O nedenle yüzyılın hemen başındaki kuramsal bir çaba çok önemlidir; Kandinsky’nin “Über das Geistige in der Kunst”u (Sanatta Tinsellik Üstüne).

Knadinsky

Knadinsky

Nesnesiz hislenme ile önerdiğimiz şey bir yer değiştirmedir. Bu değişim nesne hissizliğinden, nesnesiz hislenmeye yönelmedir. Bu yönelmeyi gerçekleştirecek kimsenin işi kolay değildir. Nedeni ise uzunca zamanlar belli alışkanlıklar ve güçlerin dayatması sonucunda, bize de dayatılmış olan bir sanatsal hissizlikten uzaklaşma boyutunun varlığıdır. Aslında önerilenin bir tür fizik olandan metafizik olana doğru yönelen durum olması ve söz konusu bu durumun, tümden psikolojik saptamalarının ele alınması anlamına da gelmektedir.

Nesnesiz hislenmeye dayalı bir sanata gelene dek insanoğlu deneyerek şu gerçeklere[4] ulaşmıştır: Bilgisiz ve bilimsiz denemelerin yapıldığı, olurlar ile olmazların bir dereceye kadar ayrıldığı “ampirik deneme”, sonrasında insanoğlunun kendinden önce gelmiş olanlardan edindiği bilgilerle çevresinin üzerinde türlü değişiklikler yaparak bir takım yararlı sonuçlar elde ettiği “teknik deneme”, insanoğlunun çevresindeki nesneleri yöntemli çalışmalarla deneye deneye olayların yasalarını, “bilim dediğimiz” pozitif bilgiyi elde ettiği “bilimsel deneme”, yukarıdaki denemelerin kavrayamadığı bir gerçek olan “sanatsal deneme”, insanoğlu bu denemeleriyle gerçeklerin tümü olan canlı gerçeği yakalamaya çalışır. Çevresinde karşılaştığı gerçeklerin yalnız yapıtlarını, sonuçlarını değil, bu varlıkların kendilerini, tümünü kavramaya çalıştığı “metafizik deneme” süreçlerinden de geçer. “Nesnesiz hislenme” konusuna girmekle artık sanatın son aşamada bir metafizik deneme sürecine yuvarlandığı anlamına da böylece ulaşmış oluruz.

Bu yönde düşüncelere girmemizin nedeni, yukarıda nesnesiz hislenmenin hiçleşen bir boyutla kurduğu ilişkiyle ilgili vurgularımızdır. Bu vurgular nesnesizliğin sağladığı hislenmenin bizim için önemini ileri sürerken, “hiçlik” konusuyla maksimum seviyedeki belirsizliği kastediyor oluşumuz, geldiğimiz önemli aşamada düşünce ürettiğimizin de ayrıca bir göstergesidir. Bu, bir anlamda burada bahsettiğimiz hislerin sanatı ve sanat ortamının gerçek özünü oluşturduğunu göstermesi açısından da oldukça önemlidir.

Nesnesizliğin hislenmeyi dile getirdiğini süprematist algı ileri sürmüştü. Fakat kanımca nesnesiz bir sanat ileri sürülmeliydi ki nesnesiz bir hislenme de ileri sürülmüştür denebilsin. Bütün sanat ve felsefe tarihinin bir anlamda nesne ve kavram dünyasını sorgulamakla uğraşması insanlığı, sürekli tekrarlanan bir idealar dünyasıyla baş başa bırakmıştır. Bu idealar dünyasının kırılabilmesinin baş koşulu ise, derin hisler dünyasının kapısını açmak ve o kapıdan içeri girmekle sağlanabilirdi. Evet bir anlamda görüngüler dünyasının sürekli nesnelerle sarıldığını düşünün; belli bir süre sonra o dünyanın boğulduğunu fark edeceksiniz. İşte böyle bir durum sanatın tarihinde göstergelenmiştir (Sanat tarihinin büyük bir kısmı nesne tekrarına dayalı mükemmeliyetçi bir anlayışın sayısız örnekleriyle doludur). Bu göstergeli durumun kırılması gerekmektedir. Bunu kırmak içinse nesne yığmaya son vermek ve nesnesiz hislenmeye dayalı iyice saf bir sanatın keşfine çıkmak gerekmektedir. İnsanoğlu gerçek derin hislerden korkmuştur, korkmaya da devam etmektedir. Bunları dışarıda bırakarak sanata bakmak, tüm insanlığın uzunca yüzyıllar işine gelmiştir. Bugün sanata bilinen kalıplar olan; mitoloji, Katolik, Ortodoks ikonografisinden vb bakmak genelin işine gelir. Bu bakmanın sonucundaki görmede nasıl olsa hiçbir risk yoktur, çünkü meselenin sırtı pektir. Hem sıra da bozulmamış olmaktadır. Nesnesiz hislenmeye bağlı nesnesiz sanat, söz konusu sıranın bozulması gerektiğinin altını çizer. Nesnesiz hislenme kalıplara dayalı ne varsa kırmak ister. O nedenle bugün bile nesnesiz hislenme bir çok insana anlamsız gelir. İnsanoğlunun genel olarak ilişkilendirme ve kanıt sunma hastalığı vardır. O nedenle hislerin harekete geçmiş halinin açıklamaları çoğun kimsenin işine gelmez ve kolayca da kabul görmez.

Yukarıda Kandinsky’den bu nedenle bahsetmiştim. Çünkü 1911’e ait kuramsal çabalar, nesnesiz bir hislenmenin varlığının açıklamasına dair giriş metinleri olarak kabul edilebilir. Fakat bunun için söz konusu metnin de her bir ifadesinin didik didik edilmesi gerekir. Bu didikleme gösterecektir ki derin hislere dayanan tinsellikten, nesneye dayalı, kalabalığın kabul ettiği nesne hissizliğinin bulunduğu sanata inanç gösterenler adeta kaçarlar. Şöyle bir hislenmeyi ele almaya çalışıyoruz: Nesnesizliğin yer aldığı bir sanat da vardır ve bu sanat “yaratıcı sanat”tır. Bizce uzunca yıllar, en azından süprematist algıya değin sanat çoğun yanlış anlaşılmıştır. Doğru olan algılama sadece ve sadece nesnesiz hislenmeye dayalı olandır. Mutlak surette insanda var olan derin hisler, insanın kendisinden de güçlüdür; işte amacımız bu hislerin çıkış noktaları üzerinde çalışmak olmalıdır. Bunu çok sıradan biçimler de üstlenebilir. Adeta bir av köpeğinin burnu misali, söz konusu olanı koklamalıyız derken, meselenin çok farklı bir hermeneutik algıya ulaştığına da işaret etmek isteriz.

Nesnesiz hislenme konusu, yeni bir hislenme görüngüsü meydana getirmemiştir, aksine, hislenme görüngüsüne ait temsilin tümüyle yeni ve doğrudan biçimini var etmiştir. Burada temsilden kastettiğimiz, meselenin resim sanatı bağlamında görüldüğü zamanki halinden ötürüdür. Bu bağlamda örneğin Malevich’in karesi değişebilir ve unsurları herhangi bir şekilde onları meydana getiren hislenmeye bağlı olarak sınıflandırılabilen yeni biçimler yaratmaya devam eder. Söz konusu yeni biçimlerin her birinin karşılığı yeni bir hislenmedir. Bu demektir ki soyutlamaya uğrayan her yeni biçim, yeni bir hislenme; her bir hislenme de yeni bir biçimde karşılığını bulmaktadır. Burada his ve biçim öğeleri bir özdeşleyim üzerinden yürümektedir. Biri diğerini yerine koyarak- empati yaparak- yeniden ve yeniden doğmak çabası sergilemektedir. Burada seri şekilde bambaşka doğuşlara tanık olursunuz ki bu da sanattaki asıl nüveyi, sanatın kendi argümanlarıyla yeniden doğuşunu bir tür Rönesansının oluşmasını sağlar ki, bu durum yakından irdelenmelidir.

Nesnesiz hislenme konusuyla beraber, nesnesizliğin değişik hallerinin psikolojisi konusu devreye girmektedir. Üslup psikolojisi 20. yüzyılın ilk yarısında belki araştırılmamış bir konudur, fakat bugünler açısından araştırılmayı bekleyen ve önerilerin çekinilmeden verilmesi gereken bu konu, sanatta nesnesiz hislerin psikolojisini ortaya koymaktır. Üslup psikolojisi bir anlamda sanat tarihinde doğmuş her yeni biçimi masaya yatırarak bir tür sanat psikolojisi boyutuyla, yapıtların biçimsel özelliklerini değişen yapıt morfolojisine uygulamakken, şimdi nesnesiz bir sanatın sunduğu hislenmelere girmenin gereğine sıkı bir şekilde işaret etme gereksinimini daha çok duyuyoruz. Her birey ve o bireyin değişen birçok hislenme alımlaması söz konusudur burada. Nesnesiz hislenmeyi yapıt aracılığıyla ortaya koyan- sanatçı belki bir kişidir, fakat onu alımlayacak olan birçok kişidir. Bu çokluğun bir de değişik hislenmelerle ilgili yanının olduğunu kabul edersek, meselenin ne denli bir dipsiz kuyu olduğunu ifade etmeye gerek bile kalmaz.

Nesnesiz hislenmeye sırtını dayamış olan sanat yeniyi temsil eder, karşısında da geçmiş bulunmaktadır. Yeni sanat pratik ve faydacı olana karşıdır, diğeri ise tam tersini savunur. Müzeye giren her sanat yapıtı pratik ve faydacı hale gelmiş demektir. Bu da şu anlama gelir; sanatta tüm şahsiyetini yitirme söz konusudur bu durumda. Dikkat ediniz eski sanat yapıtları izleyene hep bir şey vadeder. Öyleyse vaat etmeyen bir algının ancak ve ancak nesnesiz hislenmeye dayalı bir sanat algısında gerçekleşmesi mümkündür. Bu durumda sanat tarihinin hislenme psikolojisi açısından yeniden değerlendirilmesi bir tarafa, nesneyle olan bağının kopması da mümkün hale gelir. Geçmişte geçerli olan maddi ve dinî olanın hüküm süremediği bir sanatı, ancak nesnesiz bir hislenme vadedebilirdi; bu çok az olabildi. Nesnesiz hislenmenin sanatı ise yaratıcı sanatı vadeder. Öyleyse bu durumda, sanatın yaşamdaki belirleyici rolü başta olmak üzere, sanat değerlerinin mutlaklığı düşüncesi de hükmünü yitirmiş olur.

Bir şeyi yıkıp, yerine yenisini yapabilmek için önerilenin tutarlı bir açıklama dahilinde gündeme getirilmesi gerekir. Bilinmezlik, geçmişte sanatın birçok çıkışının desteklenmesini sağlamış, bunun üzerine de bir sanat tarihi oluşturulmuştur. Bizlere de şu yapıta, şu sanatçıya, şu akıma veya üsluba inanınız denmiş ve biz de inanmışız. Bunlara inanmak demek, bir bilinmezliğin hâkimiyetinde olan bitene inanmak anlamına gelir. Aynı şey bugün için de geçerlidir. Bugün de inanç gösterilenlerin ne kadarının yarına kalacağının bir garantisi yoktur. Bu nedenle önerilen nesnesiz hislenme ve buna dayalı bir sanat algısıdır. Nesnesiz hislenme, temelinde nesnesizliği barındırdığından onu istenildiği gibi eğip bükebilme şansını, kısacası onu kontrolde tutmayı olanaksızlaştırdığı için, büyük bir şansa sahiptir. Tekrar belirtmeliyiz ki düzenin sanatı olmamak için, önerilen nesnesiz hislenme olmalıdır.

Duchamp

Duchamp

Nesnesiz hislenme ve sanat ilişkisindeki yaratıcı boyutun nedenine gelince, tinde beliren her bir hissin örtüşük ve karşıt durumlar içinde türlü zenginliklere girip çıkarak, bunların kombinasyonlarını da kullandıkları düşünülürse, bir tür somut-kabul edilmiş olana karşı soyut-kabul edilmemiş olanı ortaya koyduğuna şüphe yoktur. Burada genele hizmet eden somut-kabul edilmiş olanın, soyut kabul edilmemiş olanı yemeye çalıştığına da en ufak bir şüphe yoktur. Soyutluk konusunu ve dolayısıyla kabul edilmemiş olanı devreden çıkarmak demek, yaratıcılığa giden kapıyı tamamen kapatmak gibi bir şeydir. Ya da bir başka yaklaşımla somut-kabul edilmiş olanın dışındaki bir sanata hizmet etme eğiliminde bulunanlar tarihte ciddiye alınmamış, adeta bunu yapanlar tuhaf karşılanmıştır. Oysa bu oyunlara gelmemek gerekmektedir.

Nesnesiz hislenme konusunda hislerin nesnesiz olanla ilgilenmesi gibi bir duruma da işaret edilir. Bu halde nesneye ve nesneyi kavramaya dayalı ne kadar sanat varsa hislenmesizdir; bunun böyle bilinmesi yine tarihin ne denli boş şeylerle dolu olduğunun bir başka göstergesidir. Hislenmeyi somutlaştırmaya çalışmak ve onu da revaçtaki sanatın bir parçası yapma isteği, boşuna bir çaba olmakla kalmaz, garip bir durumu da beraberinde getirir. Bu nedenle yanılmayan tek şey “nesnesiz hislenme”dir ve bu “yaratıcı sanat”ın olmazsa olmaz özüdür.

 

(*) Mart 2015’te sunulacak Habilitation konferansının metnidir.

 

 

Priv.-Doz. Dr. Özkan Eroğlu

 

 

 

[1] Ö. Eroğlu, Sanatın Yeniden İnşası, İstanbul, Tekhne Yayınları, 2014, s. 41-60.

[2] Özlem Kalkan Erenus, Marcel Duchamp- Sanatı ve Felsefesi, İstanbul, Tekhne Yayınları, 2014, s. 11.

[3] A.e., s. 13.

 

[4] Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Türk Plastik Sanatları, Ankara, Milli Eğitim Basımevi, 1971, s. 25

 

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

Sel yayınlarından sanat kitaplığına "Paha Biçilemez" katkı

SONRAKİ YAZI

Sanat Yazınının Çağdaşlık Sorunları

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*