Müze içinde Müze

Necmi Sönmez ile Selim Turan Sergisi Üzerine

                       Selim Turan , Sakıp Sabancı Müzesi , Tez, Antitez, Sentez  Sergisi

Selim Turan, Tez, Antitez, Sentez başlığıyla Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen serginin küratörü Necmi Sönmez ile Selim Turan ve sanat odaklı bir röportaj gerçekleştirdik. 

– 1945- 1960’lı yılları arasında Paris’te yaşayan ressamlar ( Paris Ekolü)  arasında yer alan Selim Turan sergisinin izleği izleyiciye kronolojik  bir soyuta giden  ve orada da dönüşen bir retrospektif sunmak mı?

Necmi Sönmze : Sakıp Sabancı Müzesi’nde Selim’in sergisini hazırlarken kronolojik gelişim çizgisine sadık kalan ama retrospektif olmayan bir yol izledik. 1000’e yakın çalışmaya imzasını atmış bir ressam olarak Selim’in sanatı, gençlik, öğrencilik, olgunluk dönemlerine ayrılabilecek bir çizgiye sahip değildi. Tuhaf ama henüz 20 yaşındayken olgun kompozisyonlar üretebilecek bir güce sahipken, 70 yaşında müthiş bir oyun oynama hissiyle çocuklaşmak isteyen bir sanatçı. Kavrayabildiğim kadarıyla 10 farklı araştırma süreci, sanatını farklı çizgilere taşıdığı gelişim süreçleri var. Bu süreçlerin izinde Selim’in beş dönemini büyüteç altına alan bir seçimle sergiyi kurguladık.

 

–  Serginin tasarlanmasında eserlerin niteliklerine mi yoksa birbiriyle kurduğu ilişkiye mi dikkat edildi?

N.S.: Sergide Selim’in üretim temposundaki birliktelikleri kavramsal bir çerçeve içinde kurgulamaya çalıştık. Çünkü benim “yol tutukluluğu” olarak tanımlamayı tercih ettiğim bir özelliği var Selim’in. Her döneminde, her adımında epeyce zorlanıyor, istediğine bir çırpıda varamıyor. Araştırmalarında sürekli olarak ileri-geri gidiyor, düşüncesinin etrafında adeta dönüyor. Bu dönüşlerini, kendi yolunda ilerlerken karşılaştıklarını da inkâr etmiyor. Adeta zorluklarıyla boğuşarak kendine özgü bir “anlam ağı” kuruyor. Sergide bu ağı ortaya çıkarmak için, Selim’in deneylerine ve ulaştığı sonuçlara dayanan ortaklıklar kurmaya çalıştık. Giriştiği deneylere de yer vererek şimdiye kadar bilinmeyen, görünmeyen ya da fark edilmemiş bir Selim ortaya çıkarmak hedefimizdi.

 

Sergi, izleyiciyi sanatçının dönüm noktalarını gösteren eserlerle yüzleştirmenin yanı sıra sanatçının felsefesi izinden giden bir anlayışla düzenlendi. Bunu bir sergide bir arada verme başarısı nasıl bir anlayışın sonucu?  Hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz?

N.S.: Selim’in Akademi’ye girdiği 1935’ten vefatına, 1994’e dek izlediği gelişim çizgisi, geçen yıl Yapı Kredi Yayınları için kaleme aldığım kapsamlı bir monografinin ana temasıydı. Bu kitaba 2014-2016 arasında yayıncı Veysel Uğurlu ile çok detaylı bir şekilde hazırlandık. Sanatçının seramik sanatçısı eşi Şahika Turan tarafından büyük bir özenle korunan kara kutusu ve arşivi masamızın üzerindeydi. Adım adım, adeta arkeolojik bir kazı yapar gibi 1935’ten 1994’e dek Selim’e ait her şeyi detaylı olarak ele aldık, kâğıtlarının, davetiyelerinin önüne arkasına bakarak arkasında bırakmış olduğu her izi görmeye, algılamaya çalıştık. Bu sırada öylesine ilginç, önemli detaylarla karşılaşıyorduk ki, Selim bunlar hakkında ne kimseyle konuşmuş, ne de biyografisine not olarak koymuştu. Yavaş yavaş bu konuşmayan, yaptıklarını adeta gömen ressamın ruh dünyasını kavramaya başladığımı duyumsadım.

Daha sonra sergi için Dr. Nazan Ölçer’le birlikte çalışırken Selim’in sıçrayış yaptığı noktaları tespit ederek, onların üzerine yönelen, sanatçının araştırmalarının arka planına girmeyi hedefleyen bir sunum üzerinde yoğunlaştık. Selim’i sadece kendi eserleriyle değil, düşünce yapısı, dünyaya bakış açısıyla yorumlamak, görünenin ötesine geçmek, oluşum süreçlerini duyumsatarak izleyicilerin onu tanımasını sağlamak da bizim için önemliydi.

 -İranlı Sufi Şair Ferîdüddîn Attâr (Kuşların Diliyle veya Kuş Dili) eserinde padişahlarını arayan kuşlar sonunda simurgla birlikte hepsinin toplamının padişah olduğu gerçeğine varırlar.  Selim Turan’ın bu eseri sevmesine bağlı olarak sergide eserden bölümler alınarak bir izlek oluşturulmuş. Sanatçının Tasavvufa dair eğilimleri konusunda eserlerinin dışında neler söyleyebilirsiniz?

N.S.: Selim’i ilk kez 1986’da İstanbul’da bir röportaj yapmak için ziyaret ettiğimde hedefim onun nasıl soyut sanata geçtiği hakkında bilgi alabilmekti. Ama Selim konuşmuyordu. O gün bana küçük bir desen hediye etti, önünde nasıl soyut resim çalıştığını anlatan bir eskiz vardı. Bu eskizi 2015’te tekrar elime alıp arkasını çevirdiğimde orada Attâr’dan yapılmış alıntılar ve birtakım minyatür denemeleri gördüm. Bu alıntılardan yola çıkarak yaptığım incelemeler sonucunda Selim’in gençliğinden itibaren tasavvuf, dinler tarihi, animist inanç sistemleriyle yakından ilgilendiğini gördüm. Çünkü hem eserlerinin isimleri, hem söyleşilerinde belirttikleri hem de yaşamının son döneminde Alevi inançları üzerine eğilerek köklü çalışmalara girişmesi onun soyut resimlerinin arka planında kalan, günümüze dek fazla ön plana çıkmamış birçok özelliğine gönderme yapıyordu. Kendisiyle vefatından önce Paris’te birkaç kere tasavvuf üzerine konuşmuştuk. Selim tasavvufun dışarıya gösterilmeden içten yaşanabileceğine dair birkaç cümle söyledi. Bunu sanatını oluşturan katmanların arasına yerleştirdiğini kesin olarak düşünüyorum ama yaşamına, günlük hayatına nasıl aktardı, ne yazık ki tam olarak bilemiyorum.

– Sanatçının yaşadığı yıllarda Doğu Batı karşıtlığını yaşamış birey olarak Selim Turan’ın arayışlarının uzamasında ve resminin bir parçası haline gelmesinde bu karşıtlığın yarattığı lirizmden bahsetmek mümkün müdür?

N.S.: Lirizm bu bağlamda dile getirebilecek güzel bir benzetme. Selim babası Hüseyinzade Ali Bey’in düşünce dünyasıyla büyümüş, kelimenin tam anlamıyla Doğu ve Batı kültürlerinin ortasında duran bir özelliğe sahip. Önce Osmanlıca yazmayı, okumayı öğreniyor, sonra yeni Türk alfabesiyle, ardından Fransızca olarak eğitim alıyor. Yani hem soldan sağa, hem de sağdan sola doğru yazabiliyor. Bu galiba Selim’in yaşamında hep karşımıza çıkan bir özellik. Örneğin 1935’te Akademi’ye girdiğinde bir yandan klasik akademik eğitim alırken, diğer yandan hat, minyatür, tezhip dersleri de alıyor. 1947’de gittiği Paris’te ilk üç yıl boyunca güncel eğilimleri takip ettikten sonra 1951’den itibaren kaligrafinin etkisini taşıyan soyut resimler yapıyor. İşte bu noktada, 1951 ile 1966 arasında Selim’in son derece etkileyici kompozisyonlar gerçekleştirdiğini görüyoruz. Ağırlıklı olarak siyah rengi kullanarak gerçekleştirdiği tuvallari son derece etkileyici. O dönem Paris’te üretilen sanatın, gerçekleştirilen tartışmaların merkezinde yer alan bu resimleriyle Selim’in kendi sesini, soluğunu bulduğunu görüyoruz. Hakkında çıkan tüm sergi eleştirilerinde Fransız eleştirmenler gizemli bir ışıktan söz ediyor. Bu ışık bence onun Doğu’dan, mistizmden, tasavvuftan aldığı etkilerle oluşturduğu bir özellik.

 

-Selim Turan resminin o dönemdeki dünyadaki siyasi bunalımdan etkilenmiş midir?

N.S.: Selim’in sanatında politik gelişmelerin derin izlerini görüyoruz. 1941’de, II. Dünya Savaşı’nın göbeğinde Muğla’da, Bodrum ve Fethiye’de resimler yaparken sıradan manzaraların arkasına Türkiye’nin de içinde olduğu gerginliği eklemiştir. 1947’de Paris’e vardığında karşılaştığı atmosfer ve savaşın ardında bıraktığı tortular da soyut eserlerinin arka planını oluşturuyor. 1968’de Paris’teki öğrenci olayları sırasında  protestoların etrafında figüre yönelmesinde, arayışlarını buna kaydırmasında gördüklerinin, yaşadıklarının da etkisi var.

– Paris’te başarılı olan, ismini dünya sanat ortamında duyuran ve Paris’te pek çok sergi açan Selim Turan’ın heykelleri sanat ortamında bu sergi ile mi ilk defa bu kadar geniş ele alındı?

N.S.: Selim’in heykelleri daha önce de birkaç sergisinde gösterilmişti. Ama ilk kez Sakıp Sabancı Müzesi’nin bir salonunda video ve ses teknikleri kullanılarak yorumlanıyor. Bu heykellerin tamamı “mobile” olarak isimlendirilen, hareketli heykeller. Ancak iki buçuk aylık sergi boyunca eserlerin sürekli hareketli olması konservasyon açısından sakıncalı bulundu, bu sebeple 11 heykeli cam vitrinler içine aldık, hareket eden hallerinin videolarını Çağlar Karakuş çekip montajladı. Ayrıca ses mühendisi Su Somuncuoğlu Asaad heykeller için 5 özel ses üretti. Videolar ve sesleri heykellerle birlikte yorumlayarak izleyiciler için özel bir oda hazırladık. Buradaki atmosferi Selim’i vefatından önce Paris’teki atölyesinde son ziyaretimde gördüklerime dayanarak oluşturduk. Bir akşamüstü gitmiştim Selim’e, karanlık çökmüştü, heykeller büyük bir masanın üzerinde yanan mumlar arasında, etrafında dolaşan birbirinden güzel kedilerin gölgeleriyle çok farklı bir görüntü oluşturuyordu. Sessizlik içinde belki yarım saat bu masaya bakmıştık Selim’le.

Kaynak: hurriyet.com.tr

– Basında serginin çağdaş bir sergi olduğu, sadece retrospektif sergi niteliği taşımadığı yer aldı. Sergiye çağdaşlığı katan unsurlar nelerdir?

N.S.: Ben Selim’in çalışmalarını elimizdeki olanaklar çerçevesinde yorumlamaya çalıştım. Nasıl Beethoven’in, Scarlatti’nin, Debussy’nin eserlerinde hiç değişmeyen notalar olmasına rağmen Karajan, Abbado ya da Celibidache yorumlarından söz edilebiliyorsa, Selim’in eserlerini de güncel tekniklerle, günümüz perspektifinden ele almayı hedefledim. Sergimizde, Sakıp Sabancı Müzesi’nin sağlamış olduğu destekle daha önce Türkiye’de denenmemiş olan sunum tekniklerini kullandığımız için izleyiciler çok memnun kaldılar. Çünkü bu sayede Selim’in sanatına olduğu kadar onun kapalı iç dünyasına da yakınlaşabildiler. Özellikle genç sanatçılardan ve üniversite öğrencilerinden aldığımız geri dönüşler son derece etkileyici.

 

Selim Turan’ın hocası, Feyhaman Duran ile eş zamanlı açılan serginin artık sanatçılar arasında bir usta çırak ilişkisi yerine sergileme açısından birbiriyle konuşan eserler eğilimini mi gösteriyor?

N.S.: Selim, hocası Feyhaman Duran ve eşi Güzin Hanım’la yakın bir ilişki içindeydi. Selim’in ailesi ile Duran’lar arasında karşılıklı sevgiye, saygıya, artık günümüzde benzerini görmediğimiz önkoşulsuz muhabbete dayalı bir dostluk vardı. Bu yakınlık Selim’in öğrenciliğinde yapmış olduğu birçok resme doğrudan yansımıştı. Aslını isterseniz ben Selim’in öğrencilik, arayış dönemlerini değil de, kendi dil bütünlüğünü yakaladığı süreçleri serginin omurgasına yerleştirmeye çalıştım. Dolayısıyla iki sergi arasında birbiriyle konuşan eserlerden ziyade, farklı kuşaklardan iki sanatçının duruşları ön plana çıkıyor. Ama elbette bu duruşlar arasında ortaklıklar, yol kesişmeleri, yakınlıklar kurulabilir.

Teşekkür ederiz.

Biyografik Not:

Dr. Necmi Sönmez (1968, Istanbul),  Mainz, Paris, Newcastle ve Frankfurt’ta sanat tarihi eğitimleri aldı. Doktorasını Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde Wolfgang Laib üzerine yaptı.

Viyana’da Wiesbaden ve Moderner Kunst Stiftung Ludwig Müzelerinde Küratöryel Uzman olarak çalıştıktan sonra, Folkwang Essen Müzesi’nde Çağdaş Sanat Bölümü’nün yöneticiliğini yaptı. Kunstakademie Kassel’deki görevinden sonra FRAC Franche-Compté Eser Satın Alım Komitesi üyesiydi. Ardından Kunstverein Arnsberg’in Sanat Direktörlüğü’nü üstlendi (2005-2008).  2009-2014’te ArtCenter İstanbul Artists Residency programını başlattı.

Halen çalışmalarını Düsseldorf’ta bağımsız küratör ve sanat tarihçisi olarak sürdürüyor. Milano’daki Skira yayınevinde bağımsız editör olarak çalışan Necmi Sönmez, Tate, Staatliche Museen Berlin, Borusan Contemporary başta olmak üzere birçok uluslararası kurumla ortak projeler üretiyor.

 

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Sürdürülebilir Çağdaş Sanat-İpek Yeğinsü

SONRAKİ YAZI

Bienalin Düşünme Biçimleri-Evrim Sekmen

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*