Müze

Medyanın Müzesinden Toplumun Müzesine

Ekonomi, politika ve dinin paralelinde toplum üzerinde bir başka güç unsuru olan medya, yönlendirici fonksiyonu, belli bir inanç ve algı yaratma potansiyeli ve iktidarın toplumla iletişiminde kullandığı bir araç olabilmesi nedeniyle yaşamımızda belirleyici bir rol üstlenmekte ve yarattığı gündemle gidişatı şekillendirmektedir. Medyanın yazılı basından ibaret olmasından bu yana köprünün altından çok sular aktı; klasik medyaya, bir de ondan daha asimetrik ilerleyen sosyal medya eklendi. Klasik ya da sosyal, medya sadece haber verme fonksiyonuyla değil, aynı zamanda kültürel endüstriye olan ilgisi ve onunla ilişkisiyle hala toplumsal yaşamın ana izleklerinin en başında geliyor.

Bir toplumun sosyal yapısının, ekonomik durumunun, sanata bakışının, kültürü dönüştürmesinin izlerini medyadan rahatlıkla takip edebiliriz. Liberal politikalar, belli bir zümrenin ana akım medyayı elinde bulundurması gibi durumlar yaratılmak istenen algıyı meşru kılar ve çoğunluk, hep kanıksanmış bir algının peşinden gider. Sosyal bilimciler için gazeteler, dergiler ve televizyon bu anlamıyla önemli bir araştırma alanı olmuştur. Biz burada konuyu mikro ölçekte tutup müzeciliğin gelişimi üzerinden medyanın müzeciliğe bakışını irdeleyeceğiz. Müzecilik haberleri son zamanlarda sıklıkla ekonomi sayfalarında yer almaya başladı. Bu da gösteriyor ki müze tek başına bir işletme gibi yönetilmekte ve  yüksek sermaye sahibi ailelerin prestij kaynağı olarak düşünülmektedir. Bu doğrultuda bakıldığında 2000’lerden sonra açılmaya başlayan özel müzelerin hareket kabiliyetlerinin sorunlu devlet müzelerinden daha çok olması ve onların ses getiren süreli sergileri vasıtasıyla müze gezerlik, belli bir kesim için günlük ve hafif bir aktivite haline dönüştü. Özel müzelerin büyük başlıklı sergileri ön plana çıkarması müzenin sadece bir sergi ya da eğlence alanı olarak algılanmasına neden olup onun tarihsel içerikli misyonunu geri plana itmiştir. Süreli sergilere, toplumun ilgisinin ‘süreli’ olarak müzeye çekilmesi açısından önemli işlevler yüklenmiştir. Bu, müzeciliğe yönelik en  büyük eleştiri konularından biri olarak değerlendirilebilir. Böylesi bir yaklaşımda popüler bir takım şablonlarla müzenin uzun vadede yaşayan, sanatı deneyimleten ve uzun vadeli eğitici özelliği arka plana itilmektedir. Bu durumu Hal Foster’ın hayat, sanat ve avangardla değil, kültür endüstrisiyle bütünleşti sözüyle özetleyebiliriz. Kültürün bir metaya dönüşüp müze kafelerinde boş zaman geçirme aracı olarak hayata karıştığını ve sonucunda esnediğini ifade etmek yanlış olmaz.

Teknolojinin kurguladığı ortamla birlikte hayata dair her şey çok hızlı akıyor, hayatla birlikte insanlar ve kurumlar da değişiyor. Günümüzde müzeciliğe sanat tarihçisi, küratör, arkeolog gibi uzmanların yanında halkla ilişkiler ve pazarlama uzmanlarının da dahil edilmesiyle müzecilik kavramı farklı bir açılım kazandı. Kurumsal stratejiler ise müzenin ekonomik açıdan verimli bir yapıda çalışabilmesi için gerekli oldu. Örneğin halkla ilişkiler bölümü müzenin koleksiyonu kadar önemli hale gelmiş, medya ile kurulan ilişkiler müzenin dışa açılan kapısı olarak anlam kazanmıştır. Müzelerin iletişim bölümündeki uzmanlar sergi bültenlerinin hazırlanmasıyla birlikte söz konusu sergiyle ilgili çıkabilecek her tür haber, yazı ve röportaj için medya yetkilileriyle sürekli kontak halinde olmakla kodlanmıştır. Bu planlı çalışmanın başarısını, müzeye ilişkin sergi haberlerinin basında çok fazla yer kaplıyor olmasından çıkarmak mümkün. Ana akım medyanın üç gazetesi Hürriyet, Zaman ve Cumhuriyet’te, 2011 yılının son üç ayını içine alarak yapılan taramada çıkan sonuç, bu ana akım gazetelerin sanat haberi denildiğinde daha çok müze haberlerine yer verdiği gerçeğini ortaya koymuştur. Yazılı basın, yerleşik ve öteden beri kanıksanmış olması kadar kültürel tercihleri belirleme misyonunu üstlenmekte ısrarcı ve iddialıdır ve elbette bunu ekonomik ilişkiler eksenin de ve ancak bir reklam derinliğinde kurgular. Bu doğrultuda bakıldığında medya güçleriyle müzelerin her türlü ekonomik ağının ilişkisi dikkat çekicidir. Aslında zor değil, müzecilik ve medya arasında basit bir ilişki var. Bugün özel  müzelerin bir işletme mantığıyla çalışması, sürekliliğini süreli sergilerden sağlıyor olması ve medyanın da ona görünürlük kazandıran bir platform olarak işlevi görmesi, bugünkü medya-müze ilişkisinin ekonomik ve sosyal eksenli temelini oluşturmaktadır..

Medyanın kullandığı ve yaydığı dil aracılığıyla toplumda hakim olan medyatik dilin sonuçlarını bir gazetenin Monet sergisini tanıtırken, müzede bulunan restaurantı kastederek “monet mantısı” diye bir başlık atmasında bulmak mümkün. Bu, müzenin katılımcı kitlesinin orta-üst gelir grubundan kişiler olduğu yargısını güçlendirirken, müze deneyimini basit bir vakit geçirme sürecine  dönüştürme mesajını da içinde barındırıyor. Müzelerle bağı zaten çok da eskiye dayanmayan bir toplumun dikkatini lezzetli bir yemekle bütünleşmiş müze algısı dışında bir şey çekemez diye düşünülmüş olmalı. Medya, öteden beri belirlediği yayın politikalarıyla topluma bir kurgu sunuyor, mevcut kültürel boşluğu yaydığı dil ile derinleştiriyor. Gerçeklik algısının belirsizleştiği bir ortamda ise bizler neyin ne kadar gerçek veya ne kadar doğru olduğunu kestiremiyoruz.

Her gün pek çok etkinlik düzenlenmesine rağmen müzeciliğin toplumsal misyonunu bugün  tehlikededir. Buna neden olan ise müzenin bir alışveriş merkezi kadar tüketim, eğlence ve boş zaman doldurma mekanı olarak sunulmasıdır. Türkiye’de 1950 döneminde ortaya çıkan burjuvazinin belli kültür sanat politikaları geliştirerek müzecilik alanına yatırım yapmasıyla ortaya çıkan müzeler, kültür endüstrisinin kurumları olarak hayatımıza dahil oldu. Medyada ise reklam mantığı ve mevcut olanı sorgulamadan pompolama anlayışı bu süreci kolaylaştırdı.

Zamanın ruhu çok genel bir tabir olmakla birlikte hem geçmişi hem geleceği hatırlatan aynı zamanda da  sürekli bir şimdinin habercisidir. İşte müzeler bu zamanı hapseden mekanlar olarak biraz da güncel dünyanın sorunlarıyla nasıl bir ilişkide, sanatı ve onun içerdiği olguları taşırken nasıl bir yaklaşımda bulunuyor onu sorgulamak gerekiyor. Medyaya  baktığımızda böylesi bir sorgulamanın çok uzağında olduğumuzu görüyoruz. Devlet müzelerinin sorunları bizi  böylesi bir üst okuma yapmanın uzağına düşürüyor. Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin eser skandalı, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin öteden beri arap saçına dönmüş sorunları yani koleksiyonundaki eserlerle başa çıkamayan devlet müzesi anlayışı, bu ülkede medyanın özel müzelerdeki büyük süreli sergilerden vakit buldukça yer verdiği diğer müze haberleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu, bize aynı zamanda devlet müzelerinin sanat eserleri çalındığı, zarar gördüğü veya çok pahalıya satıldığı zaman medyada görünür olabildiğini de gösteriyor. Çok açık ki medya, daha çok okur veya seyirci bulmak adına sanatın magazinel ve uçucu tarafına ağırlık veriyor, devlet ise sanata ve kültüre destek olmakta zaten gönülsüz. Kuşkusuz bu da sosyal sorunlara duyarlı, entelektüel sorgulamaya açık bir kültür sanat ortamının çok uzağında olduğumuzu kanıtlıyor.

Medyanın toplumla müze arasında tetikleyici bir görev üstlenmesi önemlidir. Müzeler artık sadece misyon mekanları olmayıp sosyal sorumlulukları olan kurumlardır. Sosyal dışlanmaya maruz bireylerin toplumla bütünleşmesini sağlayıcı eğitim atölyeleri ile müzeler sadece sanatın, bilimin, kültürün gelişmesine değil, hayatın değişmesine de katkıda bulunmaktadır. Böylece hayatı da içermektedir. Müzeler bu yönleriyle medyadan destek gördüklerinde onların sesleri daha yüksek çıkabilir ve dertlerini anlatabilirler. Böylece medyanın müzelere sadece kar sağlamaya ve prestij arttırmaya yönelik kurumlarmış gibi ayna tutmasının önüne geçilebilir.

İdealist çerçevemizi biraz gerçeklerden yana daraltırsak medya çalışanlarının müze olgusuna belirli bir perspektiften baktığını söyleyemeyiz. Her ne kadar medya çalışanları kültür kurumlarıyla olan ilişkilerinin belirli bir mesafede olduğunu söylese de karşılıklı iyi niyet sonucunda reklam mantığı ile haberler yapılmakta, ticaret ve kültürü tüketme anlayışı sanata ilişkin her şeyin üzerinde durmaktadır. Sanat gündeminin çok yoğun olması ve izlenilebilir olma şartı medya çalışanlarını daha derin adımlar atmaktan daima alıkoyar. Bir takım basma kalıp moda yaklaşımlar müze algısını şekillendirmekte, müzenin belirli kalıpların içine girmeden görünmesini imkansız kılmaktadır. İmaj çağında olduğumuzdan dolayı müzelerin görünürlüğe çok fazla önem vermeleri şaşırtıcı bir şey değil belki de. Ancak medya bu anlamda birer denetim mekanizmasıdır da. Örneğin Dolmabahçe Saray Müzesinde kırılan porselenlerin yani öylece atılmış sanat eserlerinin televizyonda yankı bulmasıyla bu müze kendini toparlamış, sarayın günlük kullanım eşyalarını Depo Müze’de profesyonel saklama yöntemleriyle düzenlemiştir. Yine yakın tarihte İstanbul Modern ile Bubi arasında yaşanan olay ve basında bu olayın geniş yankı bulması da müzeciliğin ve söylemlerin sorgulanmasına fırsat vermiştir. Var olan sistem içersindeki açmazları aşmaktan, müzeleri yaşayan kurumlar haline getirmekte sadece medyaya değil, tüm topluma büyük görevler düşüyor. Toplumsal bilinçlenmenin sonucunda toplumdan gelen taleplerin değişmesi, müzeleri de biçimlendirecektir. Karşılıklı eleştiri mekanizmasının çalışması bizi temel sorunlarla uğraşan ya da genel geçer tüketim kültürüyle biçimlenen müze yerine, daha katmanlı bir hayatın içine dahil olmuş sosyal bir müze yapılanmasına doğru götürecektir.

 

ÖNCEKİ YAZI

İzlekler Sanat Kampüsü

SONRAKİ YAZI

Hepimiz Birer Agnostik=Bilinemezciyiz

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*