Evrim SekmenSanat

Kültürel Hayatın Psikanalizine Dair Bir Taslak-Evrim Sekmen

 

Kokainoman, eroinoman, nikotinoman, megaloman filan var ya Hacı Baba,

elli beş yaşında bir radyomanım. Yani illetimiz radyomani.

İnsanların seslerini dinliyorum. Dünyanın dört bucağından bana sesleniyorlar.

Onlarla alâkamız uzaktan, yaptıkları işler umrumda değil.

Bunları nasıl anlattıklarına meraklıyım. Şarkılarını da seviyorum doğrusu.

Hangi dilde, hangi usulde olursa olsun. Yeryüzünün bütün şarkılarını…”

Nazım Hikmet

 

Nazım Hikmet’in, “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiirindeki dizelerinde hapishane koşullarında radyodan duyduğu seslerin bağımlısı olduğunu aşkınsal bir halde okuruz. Radyodan duyulan dünyada söylenen bütün şarkıları hangi usulde olursa olsun sevmek ve bağımlısı olmak bir dünya şairinin coşkun bir hayat idealini çağrıştırıyor. Bir şiirde radyodan dünya insanlarının sesini duymak tüm dünyanın duyumsal tasviridir de aynı zamanda. Dünyanın birbirine bağlandığı bir bedende özgürleşmenin sınırları zorlanırken; radyo, en üst seviyedeki arzuyu ayağı yere basan bir duyma ve yorumlama işlevine geri döndürür. Nazım Hikmet’in yeryüzü şarkıları kendi kendine halinden dünyaya yayılır. Kendi ruhsallığı dünyanın ruhsallığı ile birleşmiştir. Basılmış bir kitap yerine radyodan ulaşıyor gibidir.

“Çekmeceler, küçük kutular, bir kenarda bekleyen defterler, yüzlerce not kâğıdı fikirlerle, saptamalarla dolu. Bütün zamanımı kelimelerin asıl söylemek istedikleriyle geçiriyorum zaten. İnsan bedeni de dahil tüm nesneler konuşmaya başladı. Ya da belli bir aşamadan sonra siz onları konuşmaya zorluyorsunuz. Üretkenlikten çok canlı/ cansız varlıkların tamamıyla iletişime geçmek demeli bence. Yeryüzü ile bir nehir söyleşi yapıyorsunuz ister istemez ve onun anlattıkları evreni kapsıyor. Kapsamak da değil, kapıyor, kaplıyor, yutuyor olup bitenleri, hatta olacakları. Böyle bir alev topunun içinde hiçbir şey kaybolmasın diye yazıyorum. Çağdaş vakanüvisliği popüler kültürle karıştırmadan. Gezegen mutlaka kayıt altına alınmalı çünkü.”

Küçük İskender

 

Küçük İskender’in  bir röportajında söylediği yukarıdaki sözleri  yeryüzünün yeni meselelerine odaklanır.  Evrenin kayıt altına alınması bir şairin endişeli ve kayıtsız bir ruh halini gösteriyor. Birey adına tüm meseleler çözümlenmiştir, o nedenle gerçek sorunları bulup ortaya çıkarmak gerekir.  Sokaklardan, evlere, radyodan, sinemaya ve küresel denilen dünyanın herhangi bir yerinde kendine karşılık bulabilir. Nazım Hikmet’in bahsettiği radyomaniden farklı tersyüz edilmiş bir dünyanın titreşimleri ve sesleri kaydedilerek zamandan ve mekândan koparılır. Sanat bu estetik uğrakta iletişim teknolojilerinin iktidarında bir varsıllık yaratamamanın sancılarını çeker. Ruh halleri ise hem herkes için hem de hiç kimse için geçerli değildir. Üzüntünün veya sevincin diğer duygularla birlikte nesnesizleşmesine tanık oluruz. Nesnel dünyanın görüntülerini verilerini işlemekten, zihinsel ayıklamasını yapmaktan ve onları bir düşünceyle çerçevelemekten başka sağlıklı bir yol kalmamıştır.

Bu görmenin kaydetme istemiyle hareket etmesi düşünceye tek yön tayin eden özelliği nedeniyle benlik ve varoluş meselelerini de gözden düşürmüştür. Sürekli dışarıyı izleyen ve imgeleri yoruma dönüştüren kişinin kendiyle olan ilişkisi dolaylı yoldan yaşandığında yaratıcı düşüncenin ortaya çıkması yavaşlar. Hayatın içerisinde farklılıklar ve özgünlükler azalır. Dışarısı da içeriden farklı değildir. Küresel piyasadan alınma stratejik yönetim modası, altyapısız sanatsal deneyler, sanatın kadrajını belirleyen organizatörler, sanat nosyonunu kısa bir sürede edinen küratörler ve her zamana göre şekil alan sanatçı hassaslığı ile kotarılan yapıtlar görmenin ve kaydetmenin duyumsanacağı bir ortama aidiyetlik taşımıyorlar.  Bir analiz metodu bile bulunmuyor. Oysa sanatın ruhsal analizleri yerine ruhsallığı tartışılmalı.  Sanat kuramı olmadan yapılan işler birer replika uğraşına dönüşüyor ve gerçek bir sanatın ortaya çıkmasına yardımcı olmuyorlar.  Duchamp’ın sanat yapmayı bırakıp satranç oynama stratejisine öykünen taktiksel yapıtlar ise sadece yolda gitmeye yarıyor.

Sanata atfedilen bellek yaratma süreçlerinin ve kültürel belleğin temsilcisi olan müzenin yol göstericiliği ve hafızayı denetim altına alma işlevleri ise kafa karışıklığına uğramış olsa bile sermayenin efektif yatırımları ve medyanın desteğiyle yeni sosyallik kimliğine alışmada zorlanmadı. Kültürün ve sanat gösterisin gözde mimarileri zamanın ruhuna uyumlanmakta zorluk yaşamamakta. Çin’de bulunan koleksiyonun sonsuzluğu ve sonrasızlığı bu aurayı sürekli değerli tutar.  Sanat ve toplumla bir ortaklık kurulmak isteniyorsa yerinden edilmiş bir sanat eserini görmek ve fiziksel yakınlık kurmak gibi isteklerle gidilen müze gezintisi bize ancak dışarıdan arındırılmış bir mekânın konforundan başkasını vaat edemez. Duygulanım ve hisler için yeterince tüketilmiş ve üzerine onlarca okuma yapılmış eserler olarak kendini dışarıya kapatmış eserlerin birbiriyle bile bir diyaloğu kalmamıştır. Bunlar nesnel bir dünyanın göstergelerini içlerinde barındırırlar. Yaşamı tekrar hayata döndüren ise müzeden çıkıldığında tekrar hayatın içine karışıldığında bir sonuca varır. Duraklatılmış zamandan kendine ait bir zaman dilimine koşarak bir arınma yaşanır. Epikür’ün mutluluk tasvirlerine benzeyen bu arınma anı şimdiki zamanlarda kurgudan uzak bir gerçeğe kavuşma, özgür olma isteğidir. Göz, yüz yüze kaldığı binlerce imajdan kendine bir serinlik arar. O nedenle müze gibi tasarım mekânlar yerine sokakların, barların ve hikâyesi olan yerlerin büyüsünü bozmak kolay olmuyor. Orada yine şehrin seslerini ve titreşimlerini dinleyebiliyorsunuz. 90’ların ortalarında bir radyo programı da sosyalleşmenin bu popüler söylemlerine karşın bir tavır geliştirmişti.

Kent Fm’de yayınlanan “Kaybedenler Kulübü” programı iki adamın nihilist, sinik ve alaycı bir dille her şeyi içeren diyaloglarının ve dinlettikleri seslerin toplamından oluşan bir kayıt stüdyosu durumuydu. Yalnızlık duygusunun sürekli dillendirildiği programda kimsenin dinlemediği varsayılarak bir retorik geliştiriliyordu. Programa telefonla katılan kişiler de bu umursamaz diyaloğun bir dinleyeni ve söyleyeceği varsa söz söyleyeni oluyordu. Doğal bir akışın korunduğu ruh halinin yansıtıldığı bu program kendine bir sonraki nesle taşınacak bir karşılık buldu ve performatif sanat etkinliğinden daha çok, kültürel bir olaya dönüşerek bir alt kültür temsili yarattı. Yaptığı veya sunduğu bir şey olmamasına rağmen bu radyo programı oyunla gerçek arasında  zihinsel ve ruhsal bir alan yaratmışlardı. Sesle ve cızırtılı müzikle saçma olanı odalara taşıyan bu radyocuların söylemi sokak kültürünün yerli bir örneği olarak bugün bir yayınevi ciddiyetinde devam ediyor. Kaybedenler için yeni platformların sürekli kurulduğu şehir sahneleri bu alanları yaratabildiği sürece kamusal alanda aktif kalabiliyorlar.

Masumiyet Müzesi, soyut kavramları popüler kültür gereçleri üzerinden görselleştirirken benzeri bir içgüdüyle hareket ediyor. Sondan başa giden bir performans kurguluyor. Orhan Pamuk’un 70’lerde Nişantaşı’nda bir aşk hikâyesini anlatan romanı dönemin nostaljik ürünlerini araçsallaştıran bir hikâyeyi müzede görünür kılmaktadır. Özel olanı ve tarihin kaydetmediğini koruma altına alarak bir yerde gündelik hayatın politikleşmesine müze cephesinden etkili bir karşılık sunmaktadır. Özel olan politiktir diyerek. Tabi küçük değerli bir müze olması ise modern müze algısından kopamayan Pamuk’un modern müzelerle olan sorgulamasını da içinde taşıyor. Bir radyo programından kitabevi toplamına dönüşmek kültürel bir inisiyatifin sonucuyken, bir kitaptan müzeye taşınmak ise daha bireyci ve modernist yaklaşımlar içeriyor.

 

Makinenin estetiğine hapsedilmiş bir arzu çağında söylenen her söz bir sonrakini deneyim anlamında olumsuzluyor. Yapılan tüm işler, “mış” gibi kalıyor. Bir anlamıyla basit ve samimiyetsiz görünüyor. Son çağın melankoli nedenlerinden biri de bu gördüklerimizin bize artık bir şey ifade etmeyip ruhsuzluğa yöneltip heyecanını kaybetmesidir. Medeniyetin başlangıcından iletişim araçları üzerinden kültürün taşınmasına kadar geçen zamanda melankoli denen şeyi de Freud’un kaldırmaya çalışıp başarılı olamadığı bir ütopya olarak görmek gerekir.  Çünkü Freud’un psikolojiyi, melankoliyi ortadan kaldırma isteği de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ütopya oldu. Ağaç kovuğunda bir yaşamla mutlu olunacağını söyleyen Freud’un sözlerini düşünürken bugüne bakmak histerik bir gülümseme yaratıyor.

Sanat yapıtlarının ruhsallığı yaratamama eylemi üzerinden şekillenmeye devam ediyor. Psikanaliz çağının yaratıcı dehalarını acılar çektikleri kadar tarihi yaratılarıyla da süslüyorlardı. Şimdi ise sanatçı ve yazarların acısını ruhsal olana hasret nedeni belirsiz psikozlar oluşturuyor. Şarkı sözlerinde hissedilen bu engellenme hali öznesiz bir sanatın duygulanımları eşliğinde sonsuz bir atmosfer yaratıyor.  Birsen Tezer’in yorumladığı Bülent Ortaçgil’in ‘Kendi Kendime’ şarkısının sözlerinde akan kelimeler: “Birsen, bir duysan her şeyin sesi var. Yazılmadı daha en güzel şarkılari Birgün gelecek birinden akacak, Salınırken vazgeçilmeze”.  En güzelin henüz daha yazılmadığına dair sözleri, Küçük İskender’in kaydetme psikolojisine benziyor. Aynı amaçla sanatçı üretimin yaratan değil oluşturan tarafı oluyor ve öznelliğini yitiriyor. Bu toplamın henüz kimden çıkacağı belli değil diyerek hüzünlü bir yenilgi içerisinde. Kişisel tutkular yine de sanatın içinde eriyip gitmeye ve dönüşmeye izin vermiyor. Bütün bir şarkı ya da şarkıcı yerine şarkıyı oluşturan ruhsallığın önemli olduğuna vurgu yapar gibiler. Bir anlamıyla müzik sözlerden değil, seslerden akar sorusuna kendi cevaplarını  vermiş oluyorlar.

Zamanların birinde fotografik imgelerin sözcülüğünde ve izinde yürüyen sanatın sınırları ortadan kalkmış, eşzamanlı biçimler de hayatın akışına dahil olmuşlardır. Bu içi boşaltılmış imgeler aracılığıyla Nazım Hikmet ve Küçük İskender’i bir araya getiren bir radyo programı düzenlenebilir ve müze gezmekle ilgili görüşleri alınabilirdi. Bu, oldukça eğlenceli görünürdü. Yazının yapısı yaşam kadar keşfedici ve sezgi dolu olmadığından, sözünü ettiğimiz bu performanslar kadar doyurucu ve ilgi çekici olmadı. Gösteri öncesi bir hazırlık ve taslak gibi oldu. Burada kalıp kendi içinde analizlere devam edebilir ya da bundan sonrası başka bir evreye taşınabilir. Sonuçta yine taslak olmaktan kurtulamaz.

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

İki Düşünsel Durum Üzerine...- Ferhat Özdemir

SONRAKİ YAZI

Bir Müze Eleştirisi-Özkan Eroğlu

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*