Sanat & Kültür

Köprüüstü Aşıkları ile İnsanlığa Dair

“Fransız Devrimi’nin 200. yıl kutlamaları için restore edilmeye başlanan Paris’in en eski köprüsü olan Pont-Neuf, sokağa düşmüş alkolik bir eski sirk cambazı Alex, Başarısız bir ilişkinin ardından çektiği üzüntünün giderek körleştirdiği güzel ressam Michèle ve yaşlı eski bir müze bekçisini buluşturur. Bu durum bir bakıma yetenekli insanların içinde bilmeden var olduğu, tuhaf ve acı dolu bir sokak trajedisidir”   

Köprü Üstü 2

BİR LEOS CARAX BÜYÜSÜ:

“Köprü Üstü Aşıkları” 

 Leos Carax, her ne kadar Fransız Yeni Dalga sinemasının değişen dönemle birlikte, ‘birkaç adım ileriye gitmiş’ bir versiyonu olarak anılsa da, insan trajedisinin kapitalizmle olan bağlantısı konusunda izleyiciye dolaylı göndermeler yapan ‘bağımsız’ bir yönetmen. Sanat dünyasını pek ciddiye almayan, canı istedikçe film çeken, ama her çektiği filmle de geleneksel yapıyı darmadağın eden bir görüntü çiziyor.Aslında, bazen sanat yapıtı can acısı, yürek yarası da olabiliyor. Hele dünyanın insani yapısı vicdan ve adalet yasalarını kendi kurallarına göre düzenliyorsa. Bu, gelişmiş dediğimiz ülkeler için de böyle. Kurmaca eğer gerçek dünyanın bir yansıması ise, bir sanat yapıtı da dünya düzeni, sanat ve onur konularına ışık tutabiliyor, insanın; kendi emeği/yaratıcılığı, psikolojisi ile yüzleşip yere serilişini, acı, karamsar ve katı gerçeklikle sert bir tokat gibi yüzümüze çarpabiliyor.

 Leos Carax, deneysel, kavramsal ve de kuralları alt üst eden; doğrusu da sinema dünyasını, ödülleri, ödül törenlerini takmayan, ama gösterişli parıltıları da kendi varlığından utandıran bir sinemacı. Kanımca da bir dahi.  Kendisine yakınlığı bilinen Truffaut‘dan ve diğer yönetmenlerden sadece teknik ve anlatım dili konularında akademik bilgiler almış, ama kalbindeki ve beynindeki vurucu anlatımların basamak basamak yükselen seslerini, kendi bireysel yaratım sürecine saklamış.  Biçimcilik, teknik olanaksızlıklar bir yana, yapısal anlamda Türk sinemasının en eksik yönü. Bundaki önemli etken bence tek sesli eğitim biçimlerinin kısıtlayıcı ögeleri.

 

ONARIMDA OLAN BİR PARİS KÖPRÜSÜNDE…

 Bugün üzerinde durmak istediğim film Les Amants Du Pont-neuf (Köprü Üstü Aşıkları). Carax bu filmi 1991 yılında henüz otuz bir yaşındayken çekmiş. Kıskandırıcı bir iş başarmış ve de.zünü etmiştik, onarımdaki bir Paris köprüsünün sokakta sabahlayan müdavimlerinin hemen hepsinin freudyen problemlerle, sanatsal yaratımın acılarıyla tanışık olmaları  can acıtıcı bir rastlantı…belki de değil. Bazı bilinmedik şeyler, birtakım insanları bazı tuhaf girdaplarda buluşturabiliyor. Söz gelimi basit bir benzetmeyle, içsel acıların dışa vurumunu siz Ravel ile de anlatabilirsiniz Orhan Gencebay‘la da. Ancak, dolaylı bir üst sinema dilinin, yaratımın ve yeteneğin ya da derin düşünmenin acısının yaraladığı insanları anlatma ustalığı, Dostoyevski kahramanlarına benzeyen kişiliklerin, hep ‘hastalıklı’ bir üst düzey yapı içeren görüntülerle betimleme yeteneği büyük bir saygı uyandırıyor insanda. Bunca sinema yapıtı arasında bu filme yoğunlaşmamın nedeni, kapitalizm, sanat, insan acısı… ve insan ruhunu yok eden bir zulüm dünyasına bakışımızdaki paralelliktir aslında yönetmenle.

kopru-ustu-4

 AŞK, ACI  VE SANAT ARASINDA GİDİP GELEN RUHLAR…

 Michele, sosyal yapı anlamında belki üst sınıftan genç bir kız, ama kalbi de burjuvazi nimetlerini yutmaya engel bir duyarlıkla örülü. Kayıp bir aşk hikayesi, belki bütün dahilerde görülen uzlaşmazlık bilinci onu, durmadan görme yeteneğini yitirmekte olan gözlerine rağmen, sanatsal yaratımı da terk etmeksizin, bu sefalet mekanına taşımış. Kendisi bir ressam. Alex alkole de meyletmiş bir eski risk cambazı. Üçüncü kişi de eski bir müze bekçisi…Sanatla çok fena tanışmış ve dünyası alt üst olmuş. Öncelikle pek iyi anlaşamayan bu üçlü, sonunda aşkın, sefaletin ve özellikle farklı olmanın kayıp büyüsü ile birbirlerine bağlanacaktır. Ben buradaki anlatım dilindeki bir anlamda serseriliğin zaten dünyaya tanıklık etme cesareti taşıdığı düşüncesindeyim. Alanı resim olan bir insan olarak da her ne kadar resimsel görüntü ikinci planda da görünse, kahramanların giysi renklerinden çekim açılarının tutarlılığı konusuna kadar bu filmde resimsel bir görüntü eksikliği görmedim. Sonuçta dışa vurumculuğun görüntü ve renk tonları, ‘izm‘lerden arınmış renkler çılgınlığına uzanıyorsa da, bu kontrastlardan rahatsızlık duymadım. İhtiras ihtirastır işte. Aşk da süslü salonlardan çıkmış, kanamalı yaralarını sarmaksızın üst bilinç/ alt yaşama biçimiyle sarmaş dolaş olmuş ve acılı insanların dünyasına tuhaf bir biçimde gelip konmuş. Paris, eğlencenin karanlığın sefahat ve süslü mekanlar sergilerinin ortamı olabilir de, sanat işte tüm içselliğiyle, tekmelenmiş, yaralı, aç insanların kalbinde daha acı ama daha anlamlı yeşeriyor. Ben bu filmi yirmi yıl gecikmeli olarak izledim. Siz daha fazla geç kalmayın.

 

 

AHMET ÖZBEK

 

 

 

Ahmet Özbek

Ahmet Özbek

ÖNCEKİ YAZI

15. İstanbul Bienali'nin Kavramsal Çerçevesi Açıklandı!

SONRAKİ YAZI

Aica, Yönetim Kurulu Başkanı'nı Seçti !

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*