Sanat-Yorum

Kent Üzerine Düşünceler…Evrim Sekmen

Zamanın geçiciliğinde kalıcı ve yerleşik olana kavuşma isteği, belki de hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir hayaldir. Zamanın durmayan serüveninde bu geldiğimiz nokta her şeyin hesapsızca tüketildiği ve her gün  yeniden başka olaylara  hazırlanıldığı “bir varmış bir yokmuş” hikayesi.   Geçmişle gelecek arasındaki mesafenin daraldığı günümüzde  kent ve bellek yaşadığımız  ve yaşayamadığımız her şeyle ilgili olan trajedinin temel konusu. Yüzyıllar boyunca  kentlere ve burada yaşayan insanlara yüklediğimiz anlamlar belirli ana uğraklarla yön değiştirmiştir.

Lorenzetti,İyi Yönetimin Sonuçları

 Kentleri Oluşturan Tarihsel Uğraklar

Kentin ruhunu oluşturan, kent imgesini zihinlerde var eden  ve hayatın parçası kılan   siyasi, sosyal, dini, mimari, insani   ve kültürel  olgulardır. Bütün bu olgular bir araya gelerek  mekanı ve mekanın algısını oluşturmaktan öte dinamiğini ortaya koyarak özünü ele geçiriyor.  Bir yapının işlevi  dışında metaforik ve kültürel anlamları, mekana ruhunu veren bir ileti aracıdır. Mekanın ruhu deneyimle ve misyonlarla oluşturulur. Kamusal mekanlar aynı zamanda birer temsil mekanıdırlar. Cumhuriyet ideolojisini temsil eden yapılar zarar gördüğünde, restore çalışmalarında seslerin yükselmesi, seküler yerlerde camilerin yapılmaya kalkışılması mimari üzerinden yapılan ideolojik bir kavgadır. AKM, Emek Sineması  ve Taksim’de cami projesinde olduğu gibi… Hayata anlam katan, tarihi  yerlerin ideolojik  kararların kurbanı olmasına izin verilmez. Otorite sembolü olan misyon mekanları,  daimi bir kavganın ortasındadır.  Geçmişten günümüze devam eden bu çatışma  dinsel itkilerle başlamıştır.

Neolitik dönemin yani insanlığın en eski yapısı Göbeklitepe’deki buluntular, Göbeklitepe’nin korunma ve barınma amacıyla değil, inanca bağlı amaçlarla kurulduğunu göstermiştir. Tinsel olan, güven veren maddi varlıktan önce gelmiştir. Böylece  uygarlığın başlangıcının   salt fiziksel ihtiyaçlardan  kaynaklandığı  tezi çürümüş oldu. Aklın ve bilimin toplumsal hayata egemen kılınmasından önce inanç ve inanca bağlı ritüeller geçmiş yaşantıları anlamlandırmıştır.  “Devlet adlı yapıtında gölgesel illüzyonların olduğu bir mağaradan kurtulanları konu eden Platon gibi, Augustinus da güneşe uzun süre bakmanın insanı kör etmesi olgusunu ciddi bir şekilde ele almıştır. Hristiyan bir kez iman etti mi artık ara tonlara ve dünyevi farkların değişik biçimlerine, gündelik yaşantının biçimleri olan o gölgelere bakamaz; Hristiyan gerçek tarafından kör edilmiştir.  İmanın sayesinde tanrı seni koruyacak. İmanla güvenliğe kavuşma vaadiydi bu. (Sennet,25) Yani  piskoposa, krala karşı görevlerini yaparsan  Tanrı seni koruyacak.

Rönesans dönemine kadar din hayatı yöneten kurallarda ve yaşama alışkanlıklarında baskın olmuştur.   Ortaçağın birbirine benzer, devasa, görkemli  katedralleri skolastik felsefenin etkileri ve kurallarıyla yapılmış dinin egemenlik göstergesidir. Sanat tarihçi Panofsky , Ortaçağ’ın dinsel metinlerinden faydalandığı tezinde, skolastik düşüncenin uygulayıcısı olan mimar; aydınlatmak, açıkça göstermek ve açıklığa kavuşturmak ilkelerini benimsemek zorundadır.   Klasik Summa’da ( Dinsel özet metin) bütünlük, benzer parçaların eklemlenmesi ve ayrı olma ilkeleriyle yapıyı düzenler.  Yüksek skolastik anlayışın benimsediği “Açıklık için Açıklık İlkesi”  kiliselerin, katedrallerin birbirine benzer bu hiyerarşi içinde yapılma koşulunu öne çıkarırken her şeyin açıkça anlatılması mimarlığı  sonraki dönemlerde saydamlık anlayışına ulaştırmıştır. Karanlık Ortaçağ’ın dinin hegemonyası altında tarihte sadece mimari üzerinde rol oynamamış, aynı zamanda toplumu dinsel inanca bağlı itaatkar ve toprağa bağlı köle kılmıştır.  Asıl resim Rönesans’ta ortaya çıkacaktır. Ortaçağ’ın skolastik düşüncesinden ayıklanmış  Rönesans döneminde İtalya’da hümanizm sayesinde birey ve yaşadığı çevre olarak kentler, bugün yaşanılan metropollerin temelini atmıştır.

  1. yy’da Avrupa’da ticaretin gelişmesiyle tüccar sınıfı, sosyal hayat üzerinde söz sahibi olur, güç dengeleri kanlı çatışmalara ve bitmeyen kavgalara sahne olsa da kilisenin elinden alınıp halkın eline geçmeye başlar. Rönesans bilindiği gibi Antik çağ’a derin bir ilgi duyar ve Ortaçağ’da çevrilmiş Latince yazılmış Antik çağ’a ait metinler yeniden okunur. Yeni çağ düşünürleri Antik çağ metinlerini Ortaçağ’ın dogmasıyla uzlaştırmak yerine düşünürlerin kendi söyledikleriyle ilgilenirler. Yunan ve Roma tarihinin araştırılması karanlık ortaçağın dogmasını yıkıyor hümanizm felsefesini hayata geçiriyordu.  Hümanistler tarihi, Tanrı’nın istencinin kaçınılmaz açılanımından çok, insan özlemlerinin ve yanlışlanabilir yargının bir kaydı olarak gördüler. İnsan potansiyellerine ilişkin Klasik görüşü Hıristiyan inancıyla uzlaştırmaya çalıştılar. Hümanistler bireysel insan başarılarının mucizelerini de övüyorlardı (Roth,2000:431)

Rönesans’ta güzellik kavramı yeniden tanımlandı. Romalı mimar Vitruvius’un “Mimarlık Üzerine On Kitap” eseri hümanist sanat koruyucularının incili gibiydi. Vitruvius tarafından belirlenen ideal formlar Platon’un betimlediği formlardan dolayısıyla Antik Çağ’dan alınmıştır. Geometrik olanın kusursuzluğu bu minvalde inşa edilmiştir. Rönesans’ı mimari özellikleriyle tanımlamak sanatın İtalya’yı ve Avrupa’yı ele geçirdiği gerçeğini atlamak olur. Bir boya ustasıyla aynı düzeyde yer alan ressamlar İtalya’da Medici ailesinin himayesinde muhteşem eserler verip gerçek deha sanatçı örneğini Avrupa’ya kazandırmıştır. Bankacı, tüccar bir aile olup papalığa kadar yükselen Medici ailesi, İtalya’nın  bir sanat şehri olmasını sağlamıştır. Vasari,  “Sanatçıların Hayat Hikayeleri” kitabında    Brunelleschi, Boticelli, Da Vinci, Michelangelo gibi sanatçıların eserlerini överek birer deha olduklarını söylemiştir.  Rönesans İtalya’sı bu sanatçılar ve bu sanatçıların izinden giden ardılları sayesinde Avrupa’nın en görkemli dönemini yaşamış ve tarihin yönünü değiştirmişlerdir. Akıl ve bilim hayata etkin olmaya başlamış,  dolayısıyla birey ve toplum ön plana çıkmıştır. Estetik, salt dinsel olanın peşinden değil, sanatçının öznel yargıları üzerinden de şekillenmiştir. Kitaba bağlı zanaatkarlık bireyin özgürlük ve daha yaşanılabilir dünya arayışıyla yerini yaratıcı güce bırakmıştır.

Claude Lorrain

Batının,  sürekli gelişmeyle ilişkilendirilmesi literatüre içi deneyimle dolu yeni kavramlar armağan etmesi,  Antik çağ felsefesiyle  Rönesans ve devamındaki  tarihsel durakları yaratan bir coğrafya olması nedeniyledir. Işık doğudan yükselmiş Batı’da bu ışığı değerlendirirken dünyaya örnek olabilecek bir uygarlık kurmuştur. Bu algı savaşlara, ırkçılığa, sömürüye, cinsiyetçiliğe, doğanın katledilmesine, kültürel dayatmaya, dinsel ayrımcılığa rağmen oluşmuştur. Teknolojinin gelişmesi ve hareketli görüntünün bulunmasıyla Batı ve Doğu dediğimiz ayrımın görsel delilleri de ortaya çıkmıştır. Batının kazananlar tarihi yazdığını buna karşılık kaybedenler de yarattığını biliyoruz. Örneğin Vasari, o dönemde kadın sanatçılardan bahsetmemiştir.  Övgülerle dolu Batı hayranlığı tek başına yaratılmamıştır. Yüzyıllardır süre giden propaganda sayesinde Doğu; geri kalmış, köhne; Batı, bilim ve teknoloji üreten hakim bir güç konumundadır. Refah içinde zengin bir batı kurgusu, buzdağının görünen yüzüdür. Suyun altında bu ihtişama taban tabana zıt hayatlar yaşanmaktadır.

 

Bir şeyi ne kadar görmezden gelirseniz gelin bu size onun var olmadığını göstermez. Yoksullar, sosyal dışlanmaya uğrayan gruplar kent denilen organizmanın refleksini oluştururlar.  Sınıflanmayan ve korkularak bakılan sosyal dışlanmaya maruz insanlar kentin lağımlarında, sıcak bir evden uzakta modernitenin çöpü olarak uzun süre yaşadılar.

 

Kenti tanımladığımızda organizma, arter gibi insan bedenine ait bir dil kullanılması  seküler bir temele sahiptir. Ortaçağda kilisenin kalbin sadece merhamet organı olduğunu söylemesi bedene kan pompalayan yaşamsal bir organ olduğu gerçeğini keşfetmeyi geciktirmişti. Aydınlanma zamanı ruhun nerede olduğuyla ilgili yapılan araştırmalar insanların ruhsal enerjiyle yaşamda kalmadığı gerçeğini yüksek sesle söylemeye dayanak oldu. Kalp vücuttaki atardamar yoluyla kan pompalar ve pompalayacak kanı da toplardamarlar yoluyla alır.  Antik dönemdeki vücutların farklı iç sıcaklık derecelerine sahip olduğu –mesela erkek vücutlarının kadınlarınkinden daha sıcak olduğu-şeklindeki antik dönem fikirlerine meydan okuyordu.(Sennet,2002;231) Harvey’in bu keşfi Adam Smith’de sosyoekonomik anlamda teorileştirdi. Malların serbest dolaşımı sabit ve değişmez mülkiyetten daha karlıydı. 1792 yılında kurulan Washington şehri  mimari planı Roma’nın bir benzeri olarak planlanmıştı. Demokratik yönetimle yönetilen bir şehre eski Roma planı ayrıksı duruyordu. Barok mimarlar şehrin hareketini önemseyen planlar yapıyorsa da ortaya kraliyet binalarını koyup yaşama alanlarını birbirine bağladıklarından bu hareket tam sağlanamıyordu. Andrew Ellicot’ın sağlıklı mimari planı Washington bataklıkları için ideal bir sterilizasyon sağlıyordu. Şehir bir kalp gibi olacak sokaklar damarlar gibi birbirine bağlı bir geçiş yeri olacaktı. İnsanın yaşamasına bağlı olan kalbin makro ölçülerde biçimsel modeline ulaşması ihtiyaca yönelik bu ve buna benzer esinlerle oluşmuştur. Merkezi yerler için kullanılan Arter sözcüğü yine kalp damarlarından alınmıştır. Doğanın varoluşumuzdaki kusursuz mühendisliği çevremizi de buna göre uyumlaştırabilirdi.

Modernizm, fotoğrafın icadı ve teknolojinin kitle üretiminde kullanılmaya başlamasıyla toplumsal yaşamda görülmeye başladı.  Monarşik yapılar kanlı çatışmalarla yıkılınca yerine ulus devletlerden oluşan bir dünya resmi gelmiştir.  Yeni bir düzene uyum sağlayan ülkeler refah ve zenginlik içinde yaşarken yeni duruma ayak uyduramayan, toprağa bağlı ülkeler sanayisi gelişmiş ülkelerin hammadde sağladığı alanlara dönüşmüşlerdir. Modernizmin beşiği diye bilinen Paris, günümüzdeki modern kentlerin bir modelidir. Hausmann’ın geniş caddeleri başka ulusların mimarları tarafından kendi ülkelerine, sokaklarına uygulanmıştır. Paris’in tarihsel öneme sahip pasajları barındırdığı anlamlarla yeni hayatın ikonik birer sembolü gibidir. Sıralı dükkanlarla sokağa taşan üstü kapalı yapılar, evden dışarı çıkan bireyin yeni yaşam alanlarıdır. Walter Benjamin’in Flanörü Paris sokaklarını, pasajlarını gezer ve deneyimleyerek yaşar. Flanör, modern insanın ta kendisidir.  Uyku ile uyanıklık arasında yaşadıkları bir rüya alemidir Paris onun için. Metaların rüya alemi, pasajlar birey imgesini “tüketici” olarak yeniden kurarken, üretimden doğan sınıfsal ilişkileri görünmez kılar (Yardımcı,2005:37). Flanör, Paris sokaklarında gezerken  gördüğü manzaraya bakarak, duygulanır. Geçmiş zamanın izlerini arar. Hissediyordur. Paris, modern zamanlara öncülük ederken geçmiş zamanın hayaletleri de kenti yalnız bırakmayacaktır.  Gelecek belirsiz, geçmiş ise köklerine sıkıca bağlıdır. İnsanlık,  geçmişin ve geleceğin “şimdi”de kaybolduğu araf zamanındadır. Bireyin yaşadığı modernizm hayali zaman geçtikçe bir düşün de sonuna işaret eder.

 

 

Kent Deneyimleri

Yeni algılama ve hareket biçimleri aynı zamanda bireylerin kentle olan ilişkisini de dönüştürür. Gündelik hayatın estetikleşmesiyle kentler de estetik bir anlayışla yeniden düzenlenir. (Yardımcı,2005:38) Mağazalar, ışıltılı sokaklarla kent bir vitrine dönüşmüş, küresel ekonominin bir parçası olmuştur. Düşünen ereksel varlığını sorgulayan birey, yeni  bir dünya kurmuştur. Gizemli ve bilinmez olan tarihe karışmıştır. Yaşama bakışta  köklü değişimler olmuştur.  Hayatın sadece çalışılan ve üretilen, aile içinde devam eden bir alan olamayacağı bireyin, milyonlarca tesadüfi öyküden birini yaşayabileceği inancı yerleşmiştir. Sınıflar arasında keskin ayrımlar kalkmıştır. Eğitimde kadın, erkek fırsat eşitliği sağlanmıştır. Geleneksel kalıplar ve öngörüler yıkılmıştır. Türkiye’de Atatürk ilkeleriyle modernizm toplumsal hayata etkin kılınmaya başlanmış, Osmanlı’nın şeriat ile yönetilen sosyal ve toplumsal hayata dair kurallar terk edilmiştir. Doğu’nun tamahkar, sabırlı ve itaatkar insan tipi  yerini; hırslı, doyumsuz ve  hep daha iyisi nasıl olur refleksleriyle yaşayan yeni insan tipine bırakmıştır. Kapitalizmin mutluluk reçetelerini ancak bu şekilde davranan birey uygulayabilir.  Tüketmek için yaşayan bireyin boşa geçirecek beş dakikası bile yoktur. Paris’in sokaklarda gezen ve insanları gözlemleyen, haz duyan bohem tipini görmek imkansız gibidir. O artık komik bir eski zaman parodisidir. Hayatın bir şiir gibi  yaşanabileceğini, çalışmadan var olmanın mümkünlüğünü, dünyayı değiştirebileceğimiz gerçeğine dayanan sosyalist manifestolar,  barış ve kardeşlik şarkıları kapitalist dünyada mazide kalan hoş bir sestir. Birey, yaşamını sürdürmesi için zamanını paraya çevirmek ve sonra kazandığını başka bir yerde harcamak zorundadır.   Kalbin hareketiyle hayata bağlanan birey, aynı şekilde tüketmeden harekete katılmadan  yaşamını sürdüremez. Tüketim, yaşamsal bir edime dönüşmüştür.

Sarah Morris

Hayatın temposu ve şiddeti kurulan bu sistemden ileri geliyor. Kentin ruhu derken de yine sanki bir kişiymiş gibi davranırız. Aslında bu kişiselleştirdiğimiz yerler yaşanmışlıklarıyla bu belleği ve kimliği yaratırlar. Kimliğini kaybeden toplumlar tıpkı kentler gibi  yok olurlar. İstanbul, büyük göçler almış, büyük bir şehirdir. Anadolu’da yaşam olanaklarının  kısıtlı oluşu; işsizlik sorunu gibi nedenler  büyük kentlere göçü zorunlu kılmıştır.  Farklı kültürlerin bir arada oluşu  bir mozaik oluşturdu. Bu mozaik zamanla dışa açılmak, entegre olmak yerine içe dönük kendi kültürünü yaşamak  zorunda kaldı. Yaşam, ilkin hiç kolay değildi. Manevi desteği kendileri gibi olanlardan alıp ayakta durmaya çalışıyorlardı. Zamanla çarpık kentleşmeyle baş etmek zorunda kaldılar. İstanbul’un destansı güzelliği yok olmaya başladı. Eski İstanbullu, sanat eleştirmeni Abdülkadir Günyaz’ın sözleri hala kulağımdadır. İstanbul 200. bin nüfusa sahipken gelenleri de kendisine benzetir, eğitirdi. 20.milyon iken bu imkansız bir hal aldı.   Gecekondu kültürü şehrin içinde  mutsuz, olanaklardan yoksun, geri kalmış hayatlar yaratınca hayal edilen  çokkültürlü mozaik parçalandı. Tabi bir arada eşit bir toplum olma hayali de sona erdi. Topluluklar arasında tahammülsüzlük artarken yaşam alım gücüyle orantılı seyretti. Mozaik yerine dağınık parçalı bir resim ortaya çıktı. 80’lerin yaşama kavrayışı hayata baskın geldi. Adamsendecilik, köşe dönmecilik, yakınını kayırma gibi gemisini yürüten kaptan formülüyle yaşamın duvarları örülmeye başladı. İstanbul, göçebe kültürün bir dinamiği haline aldı. Paris, kadar rafine bir kent olamadı ama kültürel ve sosyal dokusuyla marka bir şehir yaratılmaya çalışıldı. Bu gelişmeler yerel,küçük işletmelere kar sağlamazken büyük şirketlere şehrin tarihi üzerinden büyük paralar kazandırmasına neden oldu.

Sermaye üzerinden kentleşmenin araç edildiği büyük kapitalist kapışmalar devam ediyor. Bazı tarihi yerlerin yıkımına veya yeniden yapımına neden olan bu gizli kapışma kenti tahrip edip yapay bir doğaya teslim ederken birbirine benzer metropollerin ruhsuz mekanların kentin imgesini yok etmesine neden olmaktadır. O nedenle tek bir İstanbul’dan bahsetmek mümkün değil.  Yalnız herkes eski samimi dokunun, tarihi mekanların kaybedilmemesi konusunda hemfikir. Kent bilinci de bu gibi konulara duyarlı olmayı  gerektirir.  İstanbul, kimliğiyle bir Paris gibi değil ama İstanbul, İstanbul gibi olabilirdi. Bunun için yıkıp yeniden yapma davranışının terk edilip korumaya ve yaşam alanlarına ve kişisel tavırlara bakmanın faydalı olacağı açıktır.

Buna karşın 90’lı yılların başından 2000’lere gelindiğinde  eğitimli, çok yönlü, kültüre ve sanata tapınma derecesinde önem veren,  kırsalı dışlayan, özgürlükçü, Batı hayranı, köksüz bir yeni nesil ortaya çıktı. Dünyanın hakim ideolojileri Batı tarafından pompalanmaya devam ediyordu ve “yersiz yurtsuz” tabir edilen bir bilgisayar nesli şekilleniyordu. Çok geçmeden köksüz olmak fiziksel anlamda kimseye bir şey vaad etmediği ortaya çıktı. Teoride tartışılabilir fakat gündelik hayat; mekana bağlı, tarihe saygılı ve geleceğe dönük olmak zorundadır. Tinsel duygular olmadan mekanın da bir anlamı olamazdı. Bilgisayar gerçekliği asla geçek yaşamın ve duyguların yerini alamaz.

 

Postmodernin bugüne kadar ki mutlak kabul edilen gerçeği kurcalaması yaratılan melez kültürle de ilgilidir. Postmodernite tekçi bakışı sorgularken zamanı da kurcalar.  Geçmiş ve gelecek  bugünde yaşanır. Geçmişin eski üslupları parodiyle hayatımıza dönüş yapar. İngiliz kraliyet nevresim modelleri evlerimizde serilmeye başlar, Mona Lisa’ya bıyık takıp 50 tl’ye alabilirsiniz. Yüksek kültür Avangard sayesinde alaşağı edilmiştir. Kitch hayatı esir almıştır. Biblolar, özenti nesneler herkesin evini meta istilasına uğratmıştır.   Walter Benjamin’in kökleri geçmişte bakışları gelecekte olan Angelus Novus’[1] (Gelecek Kuşu) fantazmagorası akla gelir.

Kent, sanat ve hayat üzerinde etkinliğini arttırmış; hayatın tüm yönelimlerine karışmıştır. Baudelaire’in kötülüğü öven sözleri eski zamanın kaybına duyulan bir nefrettir aynı zamanda..“ Modern sanatın sahnesi doğa olamaz, kenttir; kent doğa gibi hakiki değil sahtedir, sunidir; tanrısal değil şeytanidir. Kahramanları da lanetlidir, kötüdür, çirkindir. Doğa cennetse, kent cehennemdir. Baudelaire bir kentlidir: Ona göre sahici su, sahici ışık, sahici sıcaklık kentin suyu ve sıcaklığıdır….sanatın malzemesi bunlardır” ( Baudelaire, 2009:56) Sanat, metalaşmış ve kapitalizmin buyruğu altına girmiştir. Benjamin’in “Pasajlar”ı günümüzde kapitalizmin insan ruhunda ve kent hayatında yaşatacağı tahribatlara önceden gören bir öncü bir anlatıdır.

Modernitenin huzursuzluğu modern sonrası çağda daha çok açığa çıkmış halka mal olmuş ve sıkıntıya dönüşmüştür. Entel denilen her şeyden biraz anlayan meraklı insan  tipi, 68 kuşağının solcu kesimini taklit etmeye çalışır.   Başarılı olamaz, kapitalist meta düzeninde eğreti durur. İkame hayatlar gibi ikame kentler kurulmaya başlandı. Sanatın tapınağı olan Louvre, Arap yarımadası’nda şube açmaya soyundu. Paris’in ünlü mağazaları İstanbul’un lüks semtlerinde onları bekleyen mekanlarına kavuştu. Eski, kendine tarihsel bir kimlik yaratan yerler dışında çoğu yer özgünlüğünü yitirip kimliksizleşti.

Batı’nın yaşadığı tarihsel uğraklara koşut bizdeki hızlı çağdaşlaşma yarışı, normal olarak  kazalarını yapacaktı. Maneviyat, materyalist ahlaka her zaman uymuyordu. Çatışmalar, bu değerler yitirilip kişi kendine ve geçmişine yabancılaşınca daha çok arttı. Kişiler ne kadar zengin olup mutlu yaşarlarsa yaşasınlar oturduğu semtle ve geçmişiyle bağını koparmak istemez. Bu bitimsiz bir yalnızlık hissiyle baş etmeyi gerektirir.   Popüler sinemanın yönetmeni Çağan Irmak’ın filmi Issız Adam, böylesi bir kent insanı ürünüdür. Anadolulu Annesinden utanan, kendine yabancı, kibir derecesinde tek olmayı isteyen zaaflarla örülmüş bir karakter. Denetimli bir toplumun baskıdan yılgın ve çıkış arayan bireyine iyi bir örnek olarak hafızalarda yerini aldı.

Kentin Gözü

Kentler, insan kalbinden esinlenerek kurulmuş olsa da artık aslolan organ gözdür. Hayat, gözün gördüğü her şeyi örgütlemiştir. Kente gözle bakmaya başlamışızdır. Orhan Veli gibi dinleyerek veya hayal ederek değil, görerek ve göstererek yaşam,  hayatın tam ortasına atılmıştır. Modern hayat gözdür. Bakmak ve görmek eylemiyle ilişkilidir. Duygular, tinsellik gözden sonra gelir. Gözün denetiminden geçmiş bir kişi veya nesne ancak o zaman kabul olur.

Görsel bombardıman çağında gözün gördüğü her yer sahnedir. Göz, imgelemini kurgulayabilmek için sanatın yardımına ihtiyaç duyar. Yaratıcılık ve form arayışı algılarımızı şekillendirirken hayatın sadece inşa etmekle kalmaz onu , sanat aracılığıyla estetize de eder.    Sanat ise kurumsallaşarak hayatın her alanında kendini göstermek zorunda bırakılır. Sanat, kendi içinde dinamiği olan özerk bir alandı. Güzelin karşılığını bulmaya çalışan romantik bir imge arayışıydı. Sanat, sırça sarayından çıkıp hayatın bir oyuncusu olarak sahada yerini almaya başladı. Kamusal alandaki tartışmalarda, sosyal hayatın dönüşümünde, sivil iradenin ortaya konmasında sosyoloji ve felsefe gibi alanlarla ilişkisel bir bağ kurdu. Sanatın sınırları silikleşti.   Sanatçı, artık   bir hikaye anlatıcısı, bir kayıt makinesi ve klanını iyileştiren bir şamandı.

Müzeler, eskinin esin perilerini koruyan yerler olmaktan çıkıp güncel, tüketim mekanlarına dönüştü.  Bu çalkantılı süreç modernizmin tarihinin müzenin duvarlarında izlenmeye başlanmasıyla artık tarihe karışmış demekle aynı şeydir. Yeni çağda müzeler, eserlerin insanlardan yalıtıldığı, onları tarihin bir parçası kıldığı ciddi mekanlar olarak yaşamasına izin veremezdi. Müzeler, tarihsel bağlamı kronolojik olarak görselleştirirken postmodernin ayağa kaldırdığı tekillikleri, çokkültürlü eleştirel bakışı içerecek yapıda değillerdi. Hayranlık uyandırmak ve kutsallaştırmak için varlardı. Hayatın kamusal alanda hareketliliğiyle boş vaktini hiçbir şey yapmadan geçirmek eğitici ve fikir verici yönüyle müzeler eski anlamından dışarı çıkıp kar sağlayan toplumu dönüştürebilecek altyapıya sahip olan kurumlar olarak anılır oldu. Kentin değişime açık, nefes alan bir organı gibi tasarlanıyordu.

Kentin İçinde Kentler

Kültürleşmenin, üretim fazlasının ve boş vakitlerin sonucunda dışarıda olma hali kendine kimlik kazanma uğraşı içinde olanlar için fırsatlar yarattı. Gençlerin şiarı, zenci bir müzisyenin sözüyle uyumluydu. “Ben hep sokaklardaydım hiç dışarı çıkmadım ki” 19.yy Paris kafeleri, popülist bir bozulmaya uğrayarak hayatın tüm neşesinin ve tasasını taşıyan herkesin kendi kimliğini yansıttığı yerler oldu. Kentin içinde kentler kuruldu. Gençler,  hayatın anlamını sorgularken birbirlerine ait ortak bir kültürü yaşamaya başladılar. Geleneksel olandan iğrenen, zamanın oyuncaklarına şüpheci yaklaşan, ironiyi seven bir grup kültürü oluştu. Kadıköy, bu eklektik tarzıyla yeniyi ve eskiyi şimdide buluşturan  kafeleriyle yeni jenerasyonun müdavimi olduğu büyük bir oyun alanıydı artık. Kadıköy’de  eski zamanların samimi ve içten  sokaklarıyla  modern zamanların ikame hayat biçimlerini yansıtan  tüketim mekanları iç içedir. Yılankavi sokaklarla her yol tek bir yere bağlanır. Kadıköy’ün denizin karşı kıyısında bir şey gözükmediği için olsa olsa burada körler yaşar denilen körler şehridir. Mitolojinin peşinden gitmeyen kendi karanlık ama bir o kadar oyuncul mitolojisini kurgulayan kenttir. Gezi Direnişinde hayatın durduğu bir sanat gibi yaşandığı o zaman aralığında Kadıköy ruhu denilen neyse tüm hayatı esir almıştı. Müzik ve dansla modern hayatın sıkıntılı ruh halleri baştan savılmıştı. Okulları bitirdikten sonra gençleri bekleyen,  kapitalizmin buhrana ve rekabete aç doğasını beslemekten daha fazlası olmalıydı.  Gezi direnişi sırasında bir mola verilmiş,  olumsuz anlamda yaşama sökün eden duygular isyanın diliyle fışkırtılmıştı. Sosyalizmin  hayatı değiştirmeye yönelik isyan dili orta sınıf tarafından tekrar devreye sokuluyordu. Çatışmalar yaşanırken bir taraftan karnaval havasında şenlikler yapılıyordu. Bir parkın yıkılmasına karşı tepkinin başka siyasal nedenleri olsa da biz doğa ile olan nedensel bağına bakıp doğanın tahrip edilmesi ve yeniden dönüştürülmesine duyulan tepkinin altında yatan kendine yabancılaşma psikozu olduğunu söylemeliyiz.

Sonsöz yerine

Yüzyıllardır süre giden kent hayatı otoritenin değişimiyle, üretim biçimlerinin el değiştirmesi ile zaman zaman kesintiye uğrasa da kentler hayatı içeren hiçbir olgunun dışında tutulmamıştır. Meydanlarından duvarlarına;  küçük esnafından büyük zincir mağazalarına kadar toplumu yansıtan birer temsil yerleridir. Ekonominin büyümesinden, zenginleşmekten ne kadar dem vurursak vuralım yerel olan, bize ait olan, tinsellik daimi bizi daima  ayakta tutacak temel dayanak olacaktır. Kültürün, geleneğin, benliğin taşıyıcısı kentler hayatın baş kahramanıdırlar. Toplum varsa kentlerde her zaman var olacaktır. Değişim, bazen herkesi rahatsız eder. Uyum sağlamak zorlaşır. Yüzyıllık bir ağacın altında uyumak güven verir.  Diğer türlü toprağın altınızdan kaydığını hissedersiniz. Sürekli bir değişimin içinde olan eksik hissiyle yaşatılan kentlerin  inşaları hiçbir zaman bitmez. Zamanın ruhu değişimin her türlüsünü alkışlamasına rağmen bitmeyen bir huzursuzluk ve güvensizlik hissi, kaybetme korkusu yaşamı çekilmez kılar ve cehenneme çevirir. Direnmeye başlarsınız, böyle düşünen kişilerle var olmaya çabalarsınız. Kentlerin varlığıyla kendi varlığınız bütünleşir. Belleğinizdeki kent yoksa siz de artık yoksunuzdur.

 

 

Kaynakça

Baudelaire, Charles (2009). Modern Hayatın Ressamı, ed: Ali Artun, İletişim Yayınları: İstanbul

Benjamin, Walter (2004). Pasajlar, Çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları: İstanbul

Panofsky, Erwin (2014). Gotik Mimarlık ve Skolastik Felsefe, Çev:Engin Akyürek, Kabalcı Yayınevi: İstanbul

Roth, Leland M. (2006), Mimarlığın Öyküsü,Çev. Ergün Akça, Kabalcı Yayınları: İstanbul

Sennet, Richard (2002), Ten ve Taş, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları: İstanbul

Yardımcı, Sibel (2005), Kentsel Değişim ve Festivalizm, Küreselleşen İstanbul’da Bienal, İletişim Yayınları,İstanbul

 

[1] Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir.Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır. (Benjamin;2004:42)

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

İzlekler Hakkında Gerekli !

SONRAKİ YAZI

Gülseren Kayalı/"Cunda-Ayvalık" Galeri Selvin'de

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*