KültürRöportaj

Jean Luc Nancy ile Söyleşi- “Batı Artık Yok”

Jean-Luc Nancy (Bordeaux, 1940), zamanımızın en önemli Fransız düşünürlerinden biridir. Uzun yıllar, Strazburg’daki Marc Bloch Üniversitesi’nde profesördü. Başlangıçta var olan Hıristiyan alt yapısı, Heidegger’in felsefesini keşfetmesiyle gelişti. Bunda etken olan bir başka şey de, Yapısalcılığı keşfetmesi ve Derrida ile bağlantı kurmasıdır ki bu, felsefi düşüncelerindeki çağdaş tercihinin güçlenmesini sağlar. Onunla, filozofların bugünlerde karşılaştığı zorluklar hakkında konuşarak başlıyoruz.

Fotoğraf: Aicha Messina
Fotoğraf: Aicha Messina

Elena Cué: Felsefi düşüncenin bugün yüz yüze geldiği en önemli zorluklar sizce nelerdir?

Jean-Luc Nancy: Felsefede, hiçbir şey verili değildir. Hiçbir anlam açıkça bilinemez. Örneğin “insan”, “toplum” ya da “bilim” hakkında, sanki bu kelimeler iyi tanımlanmış gerçekliklere işaret ediyorlarmış gibi konuşmak mümkün değildir. Zorluk, kesinlikle, edinilmiş hiçbir kimliğe bağlanmamaktır. Bir filozof olarak, hiçbir şeye kesin gözüyle bakılmamalıdır. Yerleşmiş ve oturmuş anlamlar sürekli yeniden değerlendirilmeli ve yeni imkânlar yaratılmalıdır.

Bir filozof, topluma bu şekilde düşünmeyi nasıl öğretir, özellikle bizimki gibi, tutunabileceği cevaplar ve doğrular için telaşlı bir topluma?

Bu sabırsızlık, kesinlikle tuzak olabilecek bir şeydir. Sabırsızlık bir taraftan doğru: Beklemek için hiçbir sebep yok ve iyi bir yaşam için gereken şartlar her zaman talep edilebilir. Diğer taraftan, katı ve radikal cevapların tehlikeli olabileceğini söyleyebileceğimiz, belirsiz ve karmaşık sorular var. Yakınlardaki Brexit iyi bir örnek: Oylama henüz gerçekleşti ama destekçileri şimdiden gergin ve sorgulamaya başladılar. Ya da çok güçlü bir şekilde yola çıkan ama güç kazanmak yerine gücü çabucak kaybeden Podemos. Dahası, şu anki karmaşa, karşıt “sabırsızlıkların” sonucu: Dışlanmışlar tarafından hissedilen sabırsızlık ve dışlanmaktan korkanların (orta sınıf) sabırsızlığı; sığınma arayan insanların sabırsızlığı ve mültecilerle dolup taşmaktan korkanların sabırsızlığı ile geçmişte işlerin nasıl yürüdüğünü özleyenlerin sabırsızlığına karşı geleceğin gelişini hızlandırmak isteyenlerin sabırsızlığı.

Şimdi bir yol belirlemek, işçilerin mücadele ettiği ya da diktatörlüklerin sona erdiği zamanlarda olduğundan çok daha zor. Birçok insan karşıyken Franco’nun diktatörlüğü nasıl bu kadar uzun sürdü? Çünkü zaman, toplumsal dönüşüm ve Avrupa ekonomilerinin dönüşüm zamanıydı ve sırasıyla bunlar, diktatörlüğün sonunu hazırlayacak koşulları dönüştürdü. Avrupa Sosyalizmleri ve Komünizmleri neden krizde? Çünkü itici güçleri çok eski. Tekniklerin, güçlerin ve beklentilerin yavaşça dönüştüğü yeni şartlar için yeni yollar bulmalıyız. Aslında, anlaşılması gereken şu: Pasif olmak yerine aktif olan bir sabır. Sabırsız bir sabır ve sabırlı bir sabırsızlık.

Terörizm hakkında sık sık yazıyorsunuz, özellikle de Fransa’daki şiddetli saldırılardan sonra. Bu konu hakkındaki düşünceniz nedir?

Bu terörizm, iki gücün birleşik etkisidir: Sömürgeleştirme ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla dengeleri yok olan, Batı üstünlüğündeki değişim ve İslam’ın iddiası. Bu terörizm; ötekileştirilmiş hisseden ve üst sınıf ya da kastların, servet ve mevki olarak çok büyük farkları koruduğu ülkelerdeki varoluşun gerçekliği ile Batı tarzı ilerleme ve refah arasındaki güçlü karşıtlıktan doğan aşırı bir durumu ortaya çıkarıyor.
Aynı zamanda, Batı kendi gücü içinde zayıf. Artık kendi uygarlığına inanmıyor, kendi yöntemi ile meşgul ve hiçbir Sosyalist ekonomi uzun sürmezken (Sovyet ekonomisi bir devlet kapitalizmiydi) kapitalizmin, yaşam düzeylerindeki farklılıkları azaltmadan nasıl büyüdüğüne şahit oluyor. Aslında “Batı” artık yok, onun yerine, görünür liderleri Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik-Olmayan Asya Devletleri olan, ama servetleri ve eylemleri hemen hemen her yerde, nerede sömürülecek kaynak varsa orada görülen bir gücün tekno-ekonomik kutupları var. Avrupa’nın artık kendi içinde bir tutarlılığı yok ve dünya güçleri arasındaki bu bölünmeyle karşı karşıya.

Ve küreselleşme…

Bu nedenle küreselleşme; patlamaları, trajedileri ve her türlü sosyal ve kültürel yıkımı kışkırtıyor. Beş yüz yıldır, ütopyaların ulaşılabilir olduğuna ve beyhudeliklerine inandık. Şimdi farklı düşünmeliyiz; dünyadaki yerimizi derinlemesine düşünmeliyiz. Bu çok uzun bir zaman alacak… Yüzyıllarca, zorlamayla… Ama toplumlar, büyük zorlukların üstesinden gelebildiklerini her zaman göstermişlerdir.

“Özgürlüğün sürprizi” derken neyi kastediyorsunuz? Özgür olduğumuza inanıyor musunuz?

Özgürlük, sahip olduğumuz bir güç ya da bizim tasarrufumuzda olan bir hak değildir. Özgürlük, varoluşumuzun programlanmış olmadığı ve kendi yolunu bulması gerektiği gerçeğine dayanır. Koşulları ve sınırları olan bir dünyadaki varoluşa karşın bu böyle olmalı. Özgür olmak, “kişinin istediğini yapabilmesi” ve “her şeyden bağımsız olmak” anlamındaysa özgür değiliz; çünkü çok fazla şeye bağlıyız ve çoğu zaman “irademiz” sadece başka bir yerden gelen arzular, umutlar ve özlemlerden oluşur. Bunu ve bunun anlamını kavramak, özgürleşmenin başlangıcıdır. İşte bu yüzden özgürlük bizi şaşırtıyor; çünkü aşikâr olduğunu sandığımız şeyden farklı olduğunu keşfediyoruz.

Örneğin, ben hasta oluyorum ve işimi yapamıyorum ama durumumu bir tecrübe olarak görebilirim; tüm kararlarımın ya da tercihlerimin sorumluluğunun bende olamayacağının tecrübesi. Bazen rahatsızlık, sağlıklı olanlara “ders verir.”

Acı çekmek, özgürlüğü genişletmek için nasıl bir fırsat oluyor açıklar mısınız?

Söylediğim bu değil ve hepsinden öte bunun bir “fırsat” olduğunu söylemiyorum. Acı çekmek iyi bir durum değildir, isyan etmek için bir sebeptir ve en iyi ihtimalle, özellikle nasıl isyan edileceğini aramaktır. Başka bir ifadeyle, ne amaçla? Elbette amaç, daha fazla acı çekmemektir ama bu bile tanımlanmalıdır. Uzun zaman bu amaç, “Komünizm” ya da “Sosyalizm” kelimeleriyle temellendi. Ama bu kavramlar, hiçbir zaman gerçekten geliştirilmedi, Sovyet modeli dışında ki o da başarısız oldu.

Neden başarısız oldu?

Bu analiz henüz yapılmadı ya da yeterince yapılmadı. Komünistler, bu soruyu derinlemesine araştırmaktansa adil bir topluma dair herhangi bir fikir yerine tüketici özgürlüğü fikrini getiren kirli kapitalizme hayıflanıp durmaktan mutlular. Adaletsizlikten şikâyet ediyorlar ama adaletin nerede bulunduğunu bilmiyorlar. Örneğin, bugünlerde evrensel asgari ücretle ilgili konuşmaları sık sık duyuyoruz. Bu, adil ve iyi bir fikre benziyor ama aynı zamanda birçok insanı bu asgari seviyede tutmaya katkı sağlayacak çok tehlikeli bir fikir. Gerçek şu ki, bu günlerde, bir şey icat etmek için önce düşünmeliyiz. Aynı zamanda da haykırmalıyız. Brexit, Avrupa’daki yönetici sınıf tarafından hor görülenlerin bir haykırışıydı. Bu haykırışı duymak zorundayız. Ama bundan ne anlamalıyız? İşte bu hala belirsizliğini koruyor.

The Deconstruction of Christianity (Hıristiyanlığın Yapısökümü) isimli kitabınızda, bugünün dünyasında dinden bahsediyorsunuz. Bundan burada biraz daha bahseder misiniz?

Bu, parçalamak ya da yok etmekle ilgili değil; bir yapının neyden yapıldığını göstermek için onu sökmek ya da bozmakla ilgili. Şimdi, Hıristiyanlık, dinden oluşmuyor. Sınırların dünyası, sonu belli bir dünya; hatta “sonuçlanmayı bozan” diyebileceğimiz Antik Dünya’dan doğması gerektiğinde Hıristiyanlık, Akdeniz insanlığının köklü dönüşümünden meydana gelmişti. Her yerde, belli görevleri olan tanrılar, uyulması gereken kurallar, örnek alınan modeller ve sabit görüşler vardı. Bir noktada, hepsi çöktü. Şüphesiz, ilk “küreselleşmeyi” Roma İmparatorluğu ile gördük – kapalı bölgeler ve sabit şartlardan (“özgür insana karşı köle” gibi) bir ayrılma varken. Böylece, sonsuzluğa karşı bir istek ve sonsuzluk vaadi ortaya çıktı. Bu idrak; uygarlıkta, kültürde ve toplumda bir değişim yarattı ve tüm riskleriyle birlikte modern dünyanın büyük maceralarına yol açtı.

Hıristiyanlığın bu yapısökümüyle birlikte, hangi kesin sonuçlara vardınız?

Birinci sonuç, en önemli olanı: Hristiyanlığın gelişiyle birlikte ortaya çıkan kültürün köklü dönüşümü, bir tapınma ya da batıl inanç olan dinden, sınırsız bir ufku olan evrensel bir bakış açısına doğru bir ayrılmaydı. Evrensel olan Hıristiyan düşünce özgürlüğünün “bütünü”, her şeyden öte, sınırsızlık anlamına gelir: Putlar artık yoktur, onun yerine açık bir sonsuzluk vardır. Bu yüzden, aynı zamanda girişim için güç de vardır: Kendimizi dönüştürebiliriz ve dönüştürmeliyiz, dünyayı dönüştürmeliyiz, sınırsızca. Hıristiyanlık kendisini hümanizm, kapitalizm ve teknik gelişme olarak maddileştirdi. Bütün bunlar tartışmalı ve belirsiz bir hal aldı ama biz her zaman sonsuzluğa doğru bakıyoruz ve ortak bir referans noktası olarak din, Batı’dan siliniyor.

İkinci sonuç ise tam tersi: Hıristiyanlık, yüzyıllardır sahip olduğu gibi etkileyici bir dini form aldıysa bunun sebebi, temellerini aldığı kesinlik ve dayanakların her zaman cazip olması ve çok istenmesidir. Ayrıca, bir güç aracı, güzellik ideali ya da düşünce memnuniyeti olarak anlamı inşa etmek için bu dayanakları kendilerine mal edenler ile kendilerini teslim edebilecekleri temsiller, imgeler ve efsaneler arayanlar (ilginç bir şekilde, bazen hepsi aynıdır) vardır. Ateizm, birçok şüpheyi çözmekte yetersizdir. Çok yazık, çünkü diğer bir yandan çoğu dinin gelişmesini sağlayan mistikler ve ruhani insanlar dışında, bir güvence olarak din, özgürlükten yoksunluktur.

Son olarak sanattan bahsedelim. “Çağdaş Sanat”ın anlamının hangi yönlerden geleneksel sanattan farklı olduğunu düşünüyorsunuz?

Geleneksel sanat, gerçeğin temsil edilmesi ihtimaliyle ilişkiliydi – dini, siyasi ya da destansı gerçeklik ya da algının, duyumsamanın veya hissetmenin gerçekliği. modern dünya, gerçekliği, sonsuz bir arayış süreci olarak görüyor. Artık sabit ve ulaşılabilir figürler ya da biçimler yok; sanatın, soyut olarak adlandırdığımız biçimler ya da kesin biçimleri olmayan renkler açısından üretebildiklerinde bile yok (Rothko, Newman, Pollock). Bütün bir kültür, “sanatın” asıl anlamının daha da belirsizleştiği yerde yaratılıyor, çünkü sanat artık kesinlikle verili gerçeklikleri sunmakla ilgili değil.

Bu ne anlama geliyor?

“Sanatın” anlamı, bir bakıma, ister istemez gizemli ve zor çünkü dil ile açık ve kesin bir şekilde ifade edilmesine izin vermiyor. Müziği düşünün; kromatik müzik, dizisel müzik, elektronik müzik, caz, rock, tonal ve atonal müziklerin karışımı… Ses panoramamız oldukça değişti (görsel manzara algımızın değiştiği gibi ama sesin daha güçlü bir duyumsal tesiri var; elektro, tekno, rap, slam ve benzerlerini düşünün). Yeni hassasiyetler arıyoruz ve tabi ki bunun kendi riskleri var. Duyuların hangi duyarlılıkları ve hangi muammalarının “bizim” olacağını bulmaya çalışıyoruz.

 

 

Yazar: Elena Cué
Çeviri: Burçin Nilay Kalınbayrak

Kaynak:  https://dusunbil.com/jean-luc-nancy-ile-soylesi-bati-artik-yok/

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Bir Müze Eleştirisi-Özkan Eroğlu

SONRAKİ YAZI

Sanatçının Yolu-Özkan Eroğlu

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*