Sanat & Kültür

Jazz-Ümit Yılmaz

Jazz müzik yaklaşık 150 senelik bir kökeni olduğunu kabul edebileceğimiz ve Amerika Birleşik devletlerinde bir anda yeşeren çok ilginç bir tarzdır. Bu yazıda jazz üzerinde şu ana kadar yazılanların dışında bir perspektif ile bakış ortaya koymaya çalışacağım. Yazının savları temelsiz bir hezeyan sanılmasın diye jaz armonisi, müzikal yapılanmalar, poliritimler gibi müzikal terimler Jazz’ın sosyolojik ve düşünsel yanlarıyla beraber ele alındı. Öncelikle Jazz’ın bir halk müziği olduğu halde yıllar içinde kendini geliştirip daha sonra bir SANAT müziği olduğu hakkında genel bir görüş vardır. Bu sav büyük ölçüde temelden yoksun ve ABD’nin  dünya üzerindeki egemenliğinin enstrümanlarından biridir. Amerika,  20 yy başlarından itibaren dünyanın en büyük egemen gücü konumuna gelince, bu gücünü  korumak ve kültürel olarak da desteklemek amacıyla kendi varlığına kültürel temeller aradı. Göçmenler topluluğundan oluşan Amerika, temel ve sağlam kültürel bir altyapıdan yoksundu.  . Kültürel ve sosyal anlamda liderlik yapan o dönemin  Avrupası ile boy ölçüşebilecek bir kültür mirasına sahip değildi. Amerika,  Avrupa’yı teknolojik ve finansal açıdan alt etmiş olmasına rağmen kültürel boyutuyla da rekabet edebilecek bir zenginliğe sahip değildi.  Bu sebeple Amerika, bilindiği gibi bu 20 yy’ın başlarından itibaren Avrupa’daki siyasal buhrandan kaçmak isteyen sanatçı, felsefeci ve yazarları çağırdı. . New York sanatın merkezi haline gelmişti.
Bu hesap çok da verimli çalışmadı neredeyse 1940’lardan beri sanatın merkezi Amerika’nın kentleri olmasına karşılık çıka çıka “Gershwin” gibi 5. sınıf bir besteci veya “Andy Warhol” gibi yine resim sanatının büyük dehalarıyla boy ölçüşemeyecek tasarım ustaları meydana geldi. Amerika sanatı para ile satın almayı denedi ve tam anlamıyla iflas etti. Bir Picasso, bir Beethoven çapında hiç bir sanatçıyı hiç bir zaman çıkartamadılar.Bu yüzden işi yaratımdan “tasarıma” doğru çevirdiler. Yaratım bir dehayı gerektirir. Tasarım, ise buna ihtiyaç duymaz. Tasarım pratik bir şeydir ve var olanlarla ilgilenir. Oysa yaratım, tam tersine mevcut olanı dışlar ve olmayanın peşinden gider. Tasarımda mevcutların bir kolajını yaparsınız olur biter. Kurnazlıkla bu işi halledebilirsiniz. . Tinsel bir derinliği olmayan Amerikalılar, işte bu yüzden yaratımın ne olduğunu kavrayabilecek olgunluğa henüz ulaşabilmiş bir toplum değildir. Bu yüzden yaratım tasarımla yer değiştirilerek sanatı  tasarımsal bir çerçeveye hapsettiler.  Bir de okulunu Almanya’da Bauhaus adıyla kurdular. .


Amerika, tasarımsal sanat akımalrını dünyanın her tarafına ihraç etmeye çalıştı. Başkada çaresi yoktu. Kendi Folk’u ve bluegrass, country müziği her nedense Amerika’nın Emperyalist tarafıyla özdeşleşmiş ve bu yüzden dünya tarafından sevimsiz bunuyordu.  Bunu  ihraç edemezdi. Para ile satın aldığı sanat ortamıd a çok verimsiz olduğundan onu da kullanamıyordu. Geriye bir iki alternatif kalıyor. Birisi Blues. Ezilmiş zencilerin müziği olduğundan dünyanın diğer ülkeleri tarafından kabul görüyordu. Ama bu çok ilkel sanatsal açıdan hiç bir önemi olmayan bir tarzdı. Bununla bir yerlere varmaları olanaksızdı. Çünkü zaten her ülkenin kendi halk müziği vardı ve bir başka ülkenin halk müziği çok da ilgi çekici olamazdı. Amerika, Blues’u çok ihraç etmek istemesine karşın parlak sonuçlar elde edemedi. Emperyalist bir ülkenin bu emperyalizmi destekleyen ve onun yüceliğini gösteren bir görkemli “sanat” müziğine ihtiyaç vardı. Çünkü emperyalizm öncelikle hükmü altına almak istediği ülkelerin aydın kesimlerini ele geçirmek zorundaydı.  Ne Blues ne Country, ne de Avrupa’dan ithal sanat akımları Amerika’nın  bu ihtiyacını karşılamıyordu. Egemenliği altına aldığı ülkelerin Aydın kesimlerini de etkileyecek bir müzik tarzı bulmaları gerekiyordu. İşte JAZZ bu gerksinmeyi karşılayan bir tarz oldu ve hemen diğer ülkelerin  aydın kesimlerince kabül gören bir tarz hatta bir düşünüş ve yaşam biçimi haline getirildi.. Jazz bir ayrıcalık haline geldi ve Amerika’nın  bir egemenlik öğesi olarak diğer ülkelerin aydın kesimlerin içine yerleştirildi.
Amerikan iç savaşından sonra kuzeyin kazanması ile güneyde genel olarak pamuk tarlalarında çalışan zencilere özgürlük ve serbest dolaşım hakkı verildi. Sadece bir pamuk toplayıcısı olarak hayatlarını sürdüren bu kesim uzun süre bu özgürlüğe uyum sağlayamadı. Aslında hepsi bir anlamda işsiz kalmış oldular…bir meslekleri olmadığından bir süre hamallık  vs gibi sadece beden işlerinde çalıştılar bir yandan da bir çeşit dilencilik olan sokak satıcılığı ve bu satışları renklendirmek için şarkı söylemeye de başladılar. Tarlada çalışırken zaten çalışma şarkıları söylüyorlardı. “Work song” bir süre sonra zencilerin sadece müzik yaparak ta geçimlerini sürdürdükleri görülmeye başlandı. Bu aşamadan sonra artık bir sentez başladı. Artık beyazların müziklerini de incelemeye başladılar. Avrupa sanat müziği, polka, bir piano müziği olan ragtime, mali ve moritanyadan kökünü almış olan Blues, Avrupa bando müziği, vodviller bir çok müzik türünün birleşimi bir kolaj ortaya çıktı ayrıca o devirlerde “cakewalk, square dance, round dance , ragtime, vals ve polka çeşitleri bu karışıma girmiştir.


Sonraları boogie woogie, ragtime, country swing, new orleans, dixieland gibi stiller gelişti ardından senfonik orkestraların benzeri olan büyük jaz orkestraları devri geldi. Swinng, be bop, west coast arada funk ve soul. Avrupa 12 ton ve atonal müziğinde girmesiyle süreç gelişip günümüze kadar geldi. Jazz tarihi yerine teknik detaylarla konuyu işlemeye devam edelim. Bu eklektik yapı çok kısa bir sürede oluştuğu için bir çok garip yanınında oluşmasına yol açtı. Şimdi ana konumuza  dönelim jazz müziği neden sanat müziği olamaz bunu inceleyelim..

Jaz müziği en temelde üç yapı üzerine kuruludur.
1- Ritmik Yapı
2 -Melodik Yapı
3 -Armonik Yapı ve Emprovizasyon
Aynı yapı Batı sanat müziğinde de mevcuttur..ama Caz da bu yapı dejenere edilmiş ve basitleştirilmiştir.
1- Ritmik Yapı: Ritm müziğin vazgeçilmez unsurudur. Ama ritmden ne anlıyoruz? Bir çok insan ritm denince bir davulun, bir darbukanın veya bir tef’in çalışındaki tekrarlardan oluşan yapıyı anlar. Bir rock grubunun davulunu Mesela ZZ TOP’un bir parçasını düşünün.  O parçadaki davulun size verdiği şeyi siz ritm sanırsınız. Oysa o kabaca bir  “tempodur”.. Bir çok insan Tempoyu ritm sanır.. O temponun 3/4 veya 9/8 olması ya da 23 / olması onu bir ritm haline getirmez. Tempo ritmin bir unsurudur ama asla kendisi değildir. Mesela Mozart’ın Türk Marşı’nı dinliyoruz. Parça 2/ 4 lük ölçüde yazılmış. Ama ritmi bu değil, biz onu dinlerken elimizle ona eşlik edişimiz onun 2 zamanlı temposudur. Biz tempo tutar ve onu parçanın ritmi sanırız. Bu parçanın 2/4 ölçü üzerinden tam üç bileşenli ritmi vardır.
1 = melodi partisinin 16 lik notalar üzerine konulmuş ritmi
2 = bas partistonun 8 lik notalar üzerine kurulmuş ikinci bir ritm yapısı
3 = bu iki partisyon arasında gizil olarak duran üçüncü bir ikincil melodi hattının ritm
Eğer ben bu parçayı sadece 2 zamanlı temposunun üzerine kurarsam, yani bu parçaya mesela bir davul eşlik ettirirsem  2 zamanlı tempo diğer tüm ritimsel öğeleri yok edecektir ve parça bir anda melodi ve tempo arasına sıkışıp kalacaktır. Yani aslında çok sesli olan bu yapı bir anda tek sesliliğe indirgenecektir.
Batı sanat müziğinin 1200 lü yılları ve öncesinde aynı böyle temposal yapılar mevcuttu. Belli vurmalı çalgılar bir tempo tutarak parçaya eşlik ederlerdi. Rönesans ve daha öncesi müzikler buna örnektir.
Aşağıda bir Rönesans devrinin parçasını veriyorum. Arkadaki vurmalıların temposuna dikkat edin. Monoton bir yapı olduğunu göreceksiniz. İşte bu bir tempodur. İlerde örneğini vereceğim ritm bu değildir.
Örn1: Michael Praetorius – Dances from Terpsichore – La Bouree

Bu örnekte ise tempo sürekli olarak ortada olmadığı için tempo kendini bir anlamda gizil noktasına çekip hem melodinin hem de armonini ritmini daha az oranda örtmektedir…işte bu yüzden burada ritmden bahsetmek olanaklıdır.
Örn2:(Music in the Renaissance – Suite of Dances
Batı müziği geliştikçe tempo çok sesliliği örter olan durumundan ayrılmak zorunda kalmıştır ve tempo asıl görevine dönmüş gizil ve mekanik yapısını alt yapıda sürdürmüştür. Bu örnekte ise bir tempo açıkça ve alenen ortada yoktur onun yerine melodilerin ve onların armonize ettiği tüm fügsel yapının ritimleri duyulur.
Örn3: Bach : Brandenburg Concerto No. 3, 1st Movement
Yukarıdaki Bach’ın yapısında elimizle tempo tutacağımız o yapı artık çok latif bir duruma gelmiş ve adeta melodilerin içine gizlenmiştir. Ama her melodinin içinde asıl ölçü olan 4/4 (sebare olarak ) tüm partisyonlar içinde ama bir bakıma da hiç bir partisyonun tekelinde değildir. Eğer burada sebare olan 4/4 bir tempo şeklinde vurmalı çalgılarla ön plana çıkarılsaydı biz tüm o partisyonları aslında bir monofonik olarak duyacaktık. Tüm partisyonları 4/4 lük bir yapıya hapseden ve ayrımları yok eden o bu yapı yerine Batı müziği ilerleyerek tüm ayrımları meydana çıkaran ve yine tüm ayrımları bir temposal yapıyla birleştireceği yerde, yine o ayrımlar her melodinin ritimsel yapısını öne çıkaracak bir yapıda birleştirip “bir ayrımlı birlik” elde ediyor. Eğer tempo gizil hale getirilmeseydi tüm bu ayrımlı birlik, temponun sürüklediği ayrımsız bir yapıya dönüşecekti.
Sanırım Batı sanat müziğinde ritim denilince ne olduğu anlaşıldı. Kısaca ritim bir tempoya dönüşürse orada ne bir çok seslilikten nede bir armonik yapıdan söz edilebilinir.

Şimdi bakalım Jazz müziği bir ritmik yapı kullanıyor. Aslında bu bir tempo, swing, boogie woogie, be bop, hiç fark etmez arkada bir davul var ve sabit bir ritim hattı var. Bir çok atak ve senkoplarla bu sabit hat süslenmek istense bile, hep ortada olan hiç gizilleşmeyen bu ritim hattının adı tempodur. Jazz bu açıdan batı sanat müziğinin tempodan ritme dönüştürdüğü bu yapıyı, ritimden yine ilkel tempoya çevirerek, ilk büyük hatasını yapmıştır ve işte sadece bu yüzden bile Jazz Müziği Asla Bir Sanat Müziği Olamaz. Sürekli olarak tekrarlardan oluşan, eş değer öğelerin yer aldığı yapılar daha çok zanaat sayılabilinir. Batı sanat müziğinde ritim bazen 7 bazen 10 unsurdan oluşan bir karmaşık, kendini tekrar etmeyen bir yapıdır. Tempo onun mekanizmasıdır o kadar. Oysa jazz müziğinde tempo, yani monoton öğelerin tekrarı ritmik yapının ana unsurudur.
Mesela bu swing yapısından temponun ne olduğu çok açıkça görünüyor. Davula dikkat edin yeter.
Örn4:1940s Swing
Biraz daha farklı bir yapı olarak,
Örn5: COUNT BASIE Swingin’ the Blues, 1941 HOT big band swing jazz
Arkadaki monotonluğa dikkat.
Örn6: Charlie Parker – “Groovin’ High”
Daha günümüzün parçalarına gelirsek. Fusion, jazz rock, latin jazz, her ne olursa olsun ritmik yapı herşeyi örten bir tempodan öte bir anlam taşımamaktadır.
Örn7: Herbie Hancock – Jazz Fusion Cantelope Island
Ritmik yapıyı daha sürdürebiliriz ama çok uzun olabilir. Onun için armonik yapıya geçelim. Sonuç şu oldu Jazz’ın ritmik yapılanması çok ilkel bir yapıdır, bir çok farklı ritmik öğe, bir çok poliritimler, farklı ritimsel sentezler kullandığı halde Jazz’da ritm bir tempo’dur ve monoton bir yapılanma içindedi, taklitlerden oluşmuş bir yapıyı kullanan böyle bir müziğe ise sanat müziği demek biraz komiklik olur.

Jazz müziğinin armonik yapısı çok basittir. Akorların bir şarkı formu için birbirlerine bağlanmasından başka jazz müziğinin hiç bir problemi yoktur. Jazz harmonisi bu akorların bir birlerine bağlanışını inceler. Bakarsanız jazz armonisi bir takım kuralların armonisi, yani armonini kuralları değil. Tam tersine kuralların armonisi, basitçe 30 – 35 kuraldan oluşan ve bir parçada bu kuralların bir kısım kullanılan bir kalıplar düzeneği. Yani sanıldığı gibi hiç de yaratıcı, özgün, Özgür bir yapı  yok. Jazz müziğinde müziğin yapısına getirilen hiç bir yenilik yoktur. Bu kurallar çorbası Batı sanat müziğinin dejenere edilmiş bir halinin kötü bir kolajıdır o kadar. Oysa bir senfonik eserde o eserin armonik yapısını akorların bir takım kurallarla bir birlerini takip etmesi diye açıklarsanız buna sadece gülünür. Konservatuvarın ilk senelerinde öğrenciler dört ses armonizasyon adı altında bir takım çözülüş ve bağlanış ödevleri verilir. 10 yaşındaki çocuklar bunları kolayca yaparlar. Tabi bizim konservatuvarlardan bahsetmiyorum. Bu örnekler çok basittirler. İlkokul seviyesidir bunlar ve jazz tüm armonik yapısını bu kadar basit bir düzen üzerine koyar. Sanat müziğini kompozisyon bölümlerinde incelenen armonik yapı ise çok farklıdır. Orada bir akorun bir diğerinin peşine konulması gibi inanılmaz bir basitlik çok komik bir durumdur. Mesela bir jazz parçasını 10 dk içinde size analiz ederim. Ama Beethoven’in bir sonatını analiz edebilmem için, kompozisyon bölümü öğrencilerimden olan bir ikisi ile hiç abartmıyorum en az 3 ayımı geçirmem lazımdır o da yapabilirsem. Arada öylesine büyük bir fark vardır ki bir jazz harmonisinden bahsedebilmek büyük bir komiklik olacaktır.
Gelelim melodik yapılanmaya. Yani melodi hatlarının yapısı, emprovizasyon yapılanması vs. Yani üst yapı. Genel de bazı büyük orkestra ve brass section vb gibi geniş orkestrasyonlar haricinde özetle üçlü bir yapı kullanıldığını en başından söyledik ve en iddialısı da bu hattır. Sanat müziğinde doğaçlama çok eski devirlerden beri kullanılan bir şeydir. 19 yy ortalarına kadar resitallerin sonunda doğaçlama yapılırdı. Batı sanat müziği Bach’a kadar olan çizgisinde ise oldukça fazla doğaçlama yapardı. Yani doğaçlama yapmak Batı Sanat Müziğinin çok önceleri yaptığı ve sonunda şimdilerde pek de itibar etmediği bir yapıdır. Ama bilmediğinden veya teknik olarak ona hazır olmadığından değil. Doğaçlamanın en sonunda ortaya başı boş ve düzensiz bir ses kalabalığına yol açtığını bildiğinden bu yolu terk etti denilebilinir. Şimdi doğaçlamanın nasıl kurallara bağlı olduğunu kısaca inceleyelim. Aslında çok fazla bir şey yok.
1- Akor sesleri
2- Akorlara yaklaşım sesleri
a) kromatik yaklaşım sesleri
b) diyatonik yaklaşım sesleri
c) çift kromatik yaklaşım sesleri
d ) sentez yaklaşım sesleri
3- TENSİONSLAR: b9., diyez 9, b5, diyez5, b13, diyez 13 ve 11.
4- Modal değişim akor sesleri
5-Modal gam yapıları. Yaklaşık 3500 adet gam var. Bu konu hakkında yazılmış ve Batı müziğinin gam sayısının 470 milyar olduğuna dair çok kapsanlı bir kitap bulunuyor. 6- Outside sesler, passing note, blue note ve binlerce makam:
lydian, locrian, aeolian, süper locrian, diminihed,whole tone, altere gamlar, tri tone, bi tonal gamlar pentanonikler, lydian augmented. Heptatonikler, bi tonal arpejler. Anlaşılacağı üzere kullanmaya kalkarsan 5000 ve üzeri mod. İnanın bazılarını dünyada belki de ilk siz kullanıyor olacaksınız. Yani modal bir çorba.
İyi ama jazz müzisyeni buların en fazla 40, bilemedin 60 tanesini kullanıyor. Oysa Batı sanat müziğinde binlercesi kullanılmış. Yani Jazz iddia ettiği kadar çok fazla gam kullanmıyor. İşin garip tarafı buna kendileri de inanıyor. Diyorlar ki Mozart’ı dinliyoruz, sadece majör, minör batı müziği sadece mozart değil ki. Kompozisyon bölümü öğrencilerin çözemedikleri çok karmaşık yapıları da kullanıyor. Sen Batıyı, Beethoven, Bach ve Mozart sanırsan yanılırsın.
Her neyse jazz da sanıldığı gibi üst yapı çok zengin değildir. Batı sanat müziği ile kıyas bile götürmez. Birde Straviski, Alban erg vs gibi daha çağdaş betecilerin kullandıkları formları jazz müziği çok kötü kopyaladığı için birde kötü taklitler oluşuyor.
Şimdi gelelim emprovizasyona. Emprovizasyon yukarda saydığım ve biraz daha fazla elemanlarla oluşturuluyor. Bir yenilik yok. Batı müziğinin dejenere edilmiş hali ve aslında insanların sandığını gibi o sırada oluşan bir yaratım işi yok. Bir çok jazz standardı ve stili çala çala, swing, be bop, gypsy jazz, west coast ustaların cümleleri zaman içinde gelişi güzel hafızaya yerleşiyor. Aynı bir dili öğrenmek gibi. Bir be bop cümlesi aynı ” ali topu at gibi bir cümledir.” Asla bir yaratım yok. Yerine bir tasarım var.
Zaman içinde nasıl cümleleri öğreniyorsak, hafızamızı dolduruyoruz. Mesela dil öğrendiğimizi düşünelim ali topu at. Ayşe koş, araba gitti. Uçak uçtu. Elmayı yere düşürdüm vs gibi kısa cümlelerden sonra biraz daha ustalaşınca ”dün gece dışarıya bakarken yolda bir araba kazası oldu” vs gibi daha ustaca kullanmaya başlıyorsun. En sonunda o dili öğrendiğimizi farz edelim. Bir dili öğrendik ve mükemmel şekilde konuşuyoruz. Bu bir sanat mıdır? Tabi ki değil eğer öyle olsaydı herkes o dili konuşmakla o dilin sanatçısı olurdu. Oysa o dilin sanatçısı olmak demek o dilde ebedi bir yapı meydana getirmektir. Türkçe’yi bende mükemmel konuşuyorum. Edip Cansever’de ama ben sanat yapmıyorum çünkü ben konuştuğumun farkında bile değilim o ise konuştuğu dil üzerinde kendi aşkınlığını arıyor.
Batı sanat müziği bir ebedi yapıdır  jazz müziği ise aynı belli cümle kalıplarının arka arkaya bir sırası olmadan çıkartılması gibidir…Mesela bunu Türkçe’de uygulayalım….Batı sanat müziği ..istiklal marşının dizeleri gibidir bir anlam bütünlüğü vardır ve ezeli ve ebebi olmaklığı ile ortadadır…jazz müziği ise şöyledir ..Türkçede anlamlı cümleler kursak ve bunları doğaçlama ile yapsak
Mesela, ”Ben eve gidiyorken güneşin o güzel ışınları üstüme düşüyordu.” Birden başka bir cümleye geç, ”1972 yılında bir uçak Fransada düştü orada hostes Rana hanım vardı.”, Bir başkası, ”gökyüzünde garip bir kızıllık var galiba yağmur yağacak”, ”kiraz ağaçlarının kokusu üzerime doğru geliyor. Aynı Sunay Akın gibi oldu,  O’da bizim Jazz’cımız nede olsa. Şimdi ben çok açık seçik bir Türkçeyle konuştum. Kurduğum tüm cümlelerin anlamı vardı ama bunları arka arkaya sıraladığım zaman sizce ne oldu. Çok güzel cümleler ama ne demiş oldum veya bir  açık yapıt mı ortaya koydum herkes kndi içini doldursun.. Hayır. Hiç biri değil. Sadece saçmaladım. Bir cümleler kolajı yaptım. İşte jazz müziğini anlatabilecek bundan iyi bir alegori olamaz. Bu olsa olsa rekorlar kitabına girebilmek için anlamsız gösteriler yapan kişilerin yetenekleriyle benzeşebilir.Buna sanat diyemeyiz. Jazz müziğinin emprovize hatları aynı 100 sandviç yemeye çalışan kişi gibidir bir birlerine bir amaç ile bağlanmış ( 100 sosis yeme gibi ) ama o amacın ne olduğunu hiç bir şekilde sorgulayamayan bir yapı. Düşünse yaptığı ustalığın ne kadar saçma olduğunu görecek ama bir Amerikalı için böyle bir düşünme tarzı imkansızdır. Size Russel’in bir sözünü hatırlatayım:
Russel …1930 larda bir süre Çin’de, bir süre Rusya’da bir sürede Amerika’da kaldı. Amerikayı bize anlatıyor. Mealen anlatıyorum: ” Bir Amerikalıya desen ki gel oturalım Rilke’nin bir eserini okuyalım. Bunu diyor bir Amerikalıya asla yaptıramazsınız. Adama bir işkence gibi gelir. Peki adamlar tembel mi? Hayır.. Aynı adamın eline bir beyzbol sopası ver seninle 20 saat aptalca bir vuruşu çalışsın. Adamlarda bir çalışkanlık var ama konu tinselse, derinse yapacağı pek bir şey yok ama basit ve derinliği olmayan her şeyde inanılmaz bir virtöiziteye ulaşıyorlar. İşte bu yapı Jazz’ın ana yapısı. Hiç bir derinliği olamayan bir ustalık göstergesi. Birde şuna bakalım emprovize hatlarının bir çoğunu bilirim. John coltrane, Charli Parker, Pat Metheny, Pat Martino, Django Reinheardt, Mike Stern çok jazz etüdü yaptım birçok parçayı analiz ettim. Şimdi soruyorum o dinlediğiniz sololar doğru mu? Doğaçlama diye sevdiğiniz o partisyonlar doğru mu? Nasıl onun doğru veya yanlış olduğunu tartmadan dinleyebiliyorsunuz? Daha doğrusu dinlediğinizden ne anlıyorsunuz?  Elimde Pat Mariton’un bir parçasını  çalmaya çalışıyorum. Çok zor değil ama nota bilmeyen iyi bir kulak eğitimi almayan bir kişi ne anlayabilir ki dedim. Benim önümde notası var ve onu okuduğum halde bir çok şeyi çözmek için duraksıyorum. Birde hiç bir incelemesi olmadığı halde benim duraksayarak dinlediğim o pasajları insanlar nasıl dinliyorlar. Peki dinleyici ne dinliyor. Maalesef ki bir kurmaca sahte yapının ustaca ortaya konulmasının yarattığı bir ortamı dinliyor:  Sizi bir şeylerden kurtardığınızı sandığınız bir koca fon’u dinliyor. Duyulamayan anlam çığlığı denen şey tam da bu işte.  Anlamsızlığınızı dinliyorsunuz. Sizin atamadığınız çığlığı o jazz müzisyeni sizin yerinize atıyor.

Rock müzikte bu daha büyük boyutta  olsa da  Rock müzik, sizi bir eyleme davet ediyor. Bu çığlığın içine girmenizi daha doğrusu o çığlığın size sunduğu anlamı idrak etmenizi istiyor. İşte bu yüzden ROCK tehlikeli bir şey oda bir sanat müziği değil ama aralarında John Lennon, Jethro Tull, Focus vs gibi militan kişiler var onlar sizi işin içine sokmaya çalışıyorlar işte tehlikesi burada. Oysa jazz’ın hiç bir tehlikesi yok senden bir şey istemiyor. Jazz müziği senden işin içine katılmanı beklemiyor. Sadece gel ve dinle. Yeter. Ucuz bir roman anlayacağın ve en sondaki sözümü söyleyeyim işte bu yüzden jazz tipik bir Amerikan rüyasıdır. Bir ülke düşünün insanları Bush’a oy verebilecek kadar zekaya sahip  ama öte yandan Ay’a insan gönderebilecek kadarda bilgi ve beceri yüklü. İşte bunun adı JAZZ’dır.

 

 

ÖNCEKİ YAZI

"Meleklerin Payı Var"-Depo Galeri-Karma Sergi

SONRAKİ YAZI

Sarkis'ten Belleğe Dair Bir Sarı Nokta-Gülgün Başarır

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*