Sanat-Yorum

İyi, Güzel ve Ölüm-Dolunay May

 

 

–          Sevgi güzel şeylerin sevgisidir. Biri çıkıp da sorarsa: Güzel şeyleri seven neyi sever?

–          Onları elde etmeyi dedim.

–          Güzel şeyleri elde etti mi, ne olur?

–          Bu soruya ne cevap vereceğimi pek bilmiyorum dedim.

Bu konuşma, Platon’un Symposion (1) diyalogunda, Sokrates ile bilge (Sofos) Diotima arasında geçer. Tüm diyalog boyunca Platon, bilindik diyalektik yöntemini, her zamanki gibi Sokrates üzerinden, bu kez sevginin ( Eros ) ne olduğu sorusuna yoğunlaştırır. Sokrates ile Diotima arasındaki konuşma şu şekilde devam eder.

 

Plotinus

–          Peki güzelin yerine iyiyi koyup, sana sorsa birisi: Söyle Sokrates, iyi şeyleri seven neyi sever?

–          Onları elde etmeyi.

–          İyi şeyleri elde etti mi, ne olur?

–          Bu sefer cevap kolay : Mutlu olur diyebilirim.

Konuşmanın devamında Diotima sevgiyi, iyi kavramı üzerinden tanımlamaya çalışır:

–          En geniş anlamıyla sevgi her iyi olanı ve bizi mesut edeni arzulamaktır. Ama insanlar bu arzuyu başka başka yollarla çevirirler, kimi alışverişe, kimi bedenini sağlamlaştırmaya, kimi bilgisini genişletmeye düşkündür. Bunlarınkine sevme, kendilerine seven demiyoruz. Sevginin yalnız bir türlüsüne var gücüyle sarılanlar bir bütüne verilmiş adı alıyorlar, sevmek, sevgi, seven yalnız onlar için kullanılıyor.

 

Diotima devam eder:

–          Sevmek kendi yarısını aramaktır diyenler var, biliyorum. Ama ben derim ki, sevmek ne yarını aramaktır, ne de bütünü; eğer bu yarım, bu bütün iyi şeyler değilse, insanlar kötü gördükleri yeri, kendi elleri ayakları da olsa, kesmeye razı olurlar mı. Her ne olursa olsun, insanlar iyiden başkasını sevmezler.

Sevgi hep budur madem, onun peşine düşenlerin hangi işte, hangi yolda harcadıkları emeğe, çabaya sevgi diyebileceğiz, yaptıkları hangi işe bu adı verebiliriz? Tene ( Vücut) ve cana (Tin) göre güzellik içinde doğurma.

Diotima, diyalogun ilerleyen bölümlerinde doğurmanın bu iki türünü şu şekilde açıklar: Vücut ile doğurma insanın neslini devam ettirmesidir.  Can ( tin ) ile doğurma ise güzellik içinde bir yaratma gücüdür.

–          Yaratma gücüyle yüklü bir varlık güzele yanaştı mı, ferahlar, genişler, sevinçten taşar, doğurur ve çoğalır. Çirkine de rastladı mı tersine kasvet basar içine, tıkanır, duraklar, büzülür, doğuracak yerde, içinde kalan yükü taşıma derdine düşer. İşte öz ve bereketle şişkin bir varlığın, içindeki dayanılmaz doğum sancısından kurtulmak için güzel olan her şeye var gücüyle atılması bundandır. Güzel içinde yaratmanın sevgisi, çünkü doğurma sonsuzluğa götürür, ölümlüyü ölümsüz eder. İyiyi isteyen ölümsüzlüğü istemek zorundadır, çünkü sevgi iyiyi bir an için değil, her zaman için ister.

3 bin yıl öncesinden günümüze uzanan bu diyalogda, Diotima’nın Sokrates’e ifade ettiği doğurma, eskiyen bir varlığın yerine durmadan bir yenisini koymaya çalışmayı, yani ölümsüz olmayı bunun yolu olarak da sanatı işaret eder. Sanatın yaptığı gibi, güzelin içinde yaratma, eskinin yerine yenisini koymak, ölümsüz olabilmektir. Öncül atalarımız, var olduklarını idrak ettikleri anın hemen akabinde, belki de tam da o anda ölümü, ölümlü olduklarını, doğadan kopuşlarını ama yine doğaya ait bir içtepiyle duyumsamışlardır. Belki de öncüllerimiz Diotima’nın tasvir ettiği coşkunlukla, içten, en derinden gelen bir enerjiyle ağız dolusu kök boyayı püskürterek, varlıklarının mührü olarak mağara duvarlarına el izlerini bıraktılar. O ilk el izi aynı zamanda sanatın ve ilk sanatçının imzasıdır bir anlamda, buradayım, yaşıyorumun bir ifadesidir. Kültürün hayat bulma sürecinde birbirinden ayrıştırılan sanatların tümünü, doğal haliyle kendinde barındıran sanatçının, belki de Şaman’ın ölmeyen bir imidir mağara duvarlarındaki el izleri, hayvan ve insan tasvirleri. Dans etmiş, ritim tutmuş, sesler çıkarmış, resmetmiştir Şaman. Bu rolüyle aracı olmuştur öte dünyanın büyük güçleri ile insanlık arasında. Kendinden geçtiği esrime anlarında  ölüler dünyasından haberler getirmiş, ölümü uzaklaştırmış, şifacı olmuştur. Şaman ölümü uzaklaştırırken, ölümü deneyimlemiş, ölümü anlatmıştır insanlara. Ölmeden, ölümü öğrenmiştir insan Şaman vasıtasıyla. Derrida’nın (2) hayaletleri gibi, ölümü anlatırken yaşamayı öğretmiştir halkına Şaman. Ölümü anlamak, yaşamayı anlamak olmuştur insan için. Kendi ölümünden öte, her mevsim doğanın ölümünü, sonra yeniden doğumunu gözlemlemiş, bundan kendine yol edinmiştir insan. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışında yaşadığı idrak anı yine bir yenilenmeyle, yılanın deri değiştirmesi ile tasvir edilmemiş midir. Sanat bu algıda ölümsüzlük arayışından öte insanın, koptuğu doğada yaşamda kalabilmesini sağlayan, insanı insan yapan başat edim olarak olgulaşmıştır. Bu noktadan sonra sanat yaşamayla eş, yaşayabilmek de sanat ile aynı anlama gelmiştir insan için.

Sanat, tarih boyunca felsefi, psikolojik ve sosyolojik alanda farklı anlamları da beraberinde getirmiş olsa da, özünde bir insanlık halini barındırmıştır.  İnsan, doğadan farklı olarak ama yine doğayı taklit ederek insanlığını, sanat vasıtasıyla anlamlandırmıştır. Bu yöntem mimesiste gizlidir. Aristoteles’e göre güzel sanat, mimetik tekhne’dir. Türkçe karşılığı yaratmak olan tekhne, üretici sanatçı ile onun ürünü arasındaki bağıntıyı; mimesis ise ürün ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi veren, bir maddede bir biçimi gerçekleştirmedir. Aristotales, tekhne’yi insandaki yapma gücü olarak görmüştür. Tekhne’nin, dolayısıyla insanın yapma gücünün ve doğanın ortaklaşa sahip oldukları şey amaçlılıktır ve bu amaç iyiyi işaret eder(3). İyi, Sokrates ile Diotima’nın konuşmalarından ortaya çıktığı gibi; döngünün devam etmesi, yani yaşamaktır.

Yakın Doğu’da yaklaşık olarak 5 bin yıl önce oluşmaya başlayan ilk uygarlıklarda, küçükbaş hayvanların evcilleştirilmesi ve yerleşik tarımın gelişmesiyle yiyecek fazlalığı ve iş gücü paylaşımı başlamış, bu yeni olgular yönetici sınıfların meydana gelmesini sağlamıştır. İlk şehirleri de kuran bu uygarlıklar, organize olmuş, farkındalıkları gelişmiş, teknik açıdan ilerlemiş, sanatsal imgeleri kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmeyi becerecek bilgi düzeyinde toplumlar olmuşlardır. Şehirlerin yönetici sınıfları, yönetimleri altındaki insanlar karşısında yönetimlerini sağlamlaştırma adına, tanrısal anlamda kendilerini meşrulaştırmaya çalışmış bunu yaparken yeni imge ve tasvirlerin oluşmasını sağlamışlardır. Bu imgeler kullanılırken üst düzey sanat becerileri geliştirilmiş seramik ve bronz gibi çeşitli metal kullanımları teknik bir zaferin yanında yöneticileri tamamlayan, mesafeli ve görkemli tasvirler olmuştur. Hükümdar sarayları, ibadet yerleri gibi yapılarda toplumun bu yönetici sınıfının hükümranlığını sağlamak üzere kullanılacak işlemeler, takılar ve heykeller bildiğimiz anlamdaki sanat eseri formlarında halkın karşına çıkan, bu amaçlar doğrultusunda sergilenen yapıtlardır. Uygarlığın yönetici sınıfları siyasi güçlerini pekiştirmekte sanatın gücünü fark etmişler, inşa ettirdikleri yapılar ve yaptırdıkları çeşitli sanat eserleriyle yaşadıkları dönemde güçlerini sergilerken, isimlerini geleceğe taşıyacak yöntemi de sanatta bulmuşlardır. Böylece günümüze kadar sürecek mesenlik ( sanat destekçisi ) olgusunun temelleri atılmış, sanatçının eseriyle ölümsüzleşmesine paralel, sanatı destekleyenin de ölümsüzleştiği bir sürece girilmiştir.

Modern döneme kadar düşün dünyasının, yani düşünce insanlarının yaşam ile ilgili çıkarımları tümel bir yapıda, yani evrensel bir söylemde kendini göstermiştir. Descartes’in felsefeyi ayakları üzerine kaldırıp, bilimsel yasalar çerçevesinde incelemeye başlayana dek, inanç dünyası konuları gibi, öte dünyadan sesler niteliğinde algılanan insanlık düşünceleri, bilimsel bir zemine kavuşmuştur. Modernizm ile birlikte bilimsel gelişmelerin, yaşamda gerçek diye kabul edilen her şeyin aslında sorgulanmaya açık olduğunu gösteren kanıtlarıyla, düşün dünyasının fikirleri daha dikkat çekici hale gelmiş, fikrin somutlaşmış hali olarak sanat, felsefeye daha sıkı bağlarla ile bağlanmıştır. Felsefenin deneylenemez görüngüdeki iddialarının biçimsel kanıtları sanatçılar tarafından ortaya konmaya başlanmıştır. Ölümsüzlük fikri, mitolojilere konu olan somut arayışlarındaki ilgiye, modern dönemin düşünceleriyle, somut olmasa da aynı ciddiyette konu olmuştur. Tümel gerçekliğin her alanda sorgulanmaya başlandığı bu sıra dışı dönemde, insan, özündeki en temel forma, öncül atalarının dünyayı algılama tarzına geri dönmeyi amaçlamış, sanat da bu primitif yaklaşımından nasibini almakta gecikmemiştir. Mitolojilerin ölümsüzlüğü, ölümlülükte bulduğu yeniden doğum beklentileri, modern dönemde, tam da geleceği tasarlayan bir anlayışta, fütürizmde kendini göstermiştir. Geleceğin başarısını ölümde, önceden edinilmişlerin, yaşanmışlıkların yıkımında bulan fütürist anlayış, enerjisini doğanın ve insanın dinamizminden almıştır. Bu dinamizmin sağlanması için tüm bağlar koparılmalı, ölünmeli, yerlerine yenilerin gelmesine izin verilmelidir.

 

 

Bu bağlamda benzer düşüncelere sahip dışavurumcu sanatçılar da savaş seslerini coşkuyla karşılamışlar, bu istenci yapıtlarına da yansıtmışlardır. Günümüzde anlaşılması zor olan bu düşüncelere sahip sanatçılar savaşı desteklemekle kalmamış, silah altına alınmaya gönüllü olmuşlardır. I. Dünya Savaşı’nda yaşanan, vahşet ve organize kıyım, başta sanatçılar olmak üzere tüm insanlığı dehşete düşürmüş, insanlık daha önce örneği görülmemiş ruh durumlarını deneyimlerken dünya genelinde bir karamsarlık hakim olmuştur. Savaşı fikirleriyle destekleyen, gönüllü olarak orduya katılan sanatçıların bir kısmı hayatlarını muharebelerde kaybetmişler, savaştan sağ dönenen sanatçıların bazıları ise kendi hayatlarına son vermişlerdir. Yaşananlar, düşünsel anlamda insanlık durumunun yeniden ele alınması gerektiğini kanıtlamış, insanın ölümsüzlüğünden öte dünyanın geleceğine dair şüpheli yaklaşımlar baş göstermiştir. I.Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, Zürih’te bir araya gelen bir grup sanatçı, insanlığın bilinen tüm değerlerinin altüst olduğunu, bundan önce insanlık adına bilinen ne varsa tümüyle reddedeceklerini bildirmişlerdir. Kendilerinin verdiği isimle Dada’cı bu sanatçılar, kurulu düzeni yıkmak, ayrım gözetmeksizin tüm değerleri yadsımak amacındadırlar.

 

Dünyayı saçma bir savaşa sürükleyen insan bilincinin gerçekte ne kadar akılsız olduğunu gözler önüne sermek ve aklın tükenmişliğini ifade adına absürt eylemlerle bu tükenmişliği eleştirmişlerdir(4). Dada akımının en önemli sanatçılarından Marcel Duchamp ve Pisuar’ı ( Fountain ) alışılmış sanatı reddeden bir anlayışın sembolü ve sanatın sonunun habercisi olmuştur. Hazır nesne; bilinen anlamıyla yaratımın, sanatsal üretimin yerini almış, sanatın özerk yapısını lağvetmiştir. Yüzlerce yıldır sanatçılar tarafından farklı şekillerde ortaya konmuş olan sanat, Dada sanatçılarının arzu ettiği gibi, yine sanatçılar tarafından sonlandırılmış, öldürülmüştür. Sanatın ölümü, sanatçının da intiharı anlamındadır. Zaten Dada sanatçıları da planladıkları gibi eylemlerini ortaya koymuşlar sonrasında kendilerini feshederek, sanat üretimlerine son vermişlerdir. Son yüzyıldır güzelin, hazzın yerine gerçeğin peşine düşen sanat, insan için gerçeğin yaşamda, dolayısıyla insanın bir yaratımı olarak sanatta olmadığını ima ederken ölümün göreceliliğine karar vermiştir. İnsan ile var olagelmiş, insanla eş yürümüş sanat, derin anlamların altında insanı ve yaşamayı simgelediği varlığına son verişiyle, intiharıyla günümüzde tartışılmaya devam eden yeni oluşlara doğru evirilmiştir. Dada’nın amacı bir yana sanat kendi intiharını gerçekleştirirken, doğada her zaman olduğu gibi bir başka vücutta yeniden filizlenmiş, eskisinden çok daha farklı sarmaşıkları, yaşamın dolduramadığı boşluklarda boy vermeye devam etmektedir.

 

1)      Platon , Şölen, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat çevirisi.

2)      Jacques Derrida, Marx’ın Hayaletleri, Ayrıntı Yayınları, 2007

3)      Son Bakışta Sanat, Taylan Altuğ, Yapı Kredi Yayınları, 2012

4 )   Ahu Antmen, 20.Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık

Sanat Yazarı Dolunay May

Sanat Yazarı Dolunay May

ÖNCEKİ YAZI

Yüzyılların Yüzyılı-Salt Beyoğlu

SONRAKİ YAZI

Bedri Rahmi Tablosunu Pinpon Masası Yapmak !

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*