Sanat & Kültür

İnsan Bir Kara Leke Değildir-Tufan Erbarıştıran

                

Heykel sanatı, izleyen ile heykel arasındaki ilişkiyi güçlendiren, bir boşluğa gereksinim duyan ve buraya bir anlam yükleyen, çok özel bir sanattır. İzleyen kendi imgesel değerlerini yükler, heykelin üzerine düşen ışık ve gölge oyunları sayesinde, sonuçta farklı anlamlar üretir. Böylelikle izleyen ve heykel bütünselliği, boşluğun yarattığı atmosfer ile oluşan beraberliği tek bir tanımsallığa dönüşür. Özellikle figüratif/soyut heykellerin izleyen üzerinde geniş kapsamlı ve kalıcı etkileri vardır. İzleyenin ürettiği değerler, imgeler ve düşünsel formlar, heykelin yapısal/içerik anlamda farklı görünmesine neden olur.

Heykel sanatında, insanın bedensel ve anatomik odaklı tasarımları, ben/merkez yapılanmanın tinsel güdü ile tetiklenen davranış biçimi öne çıkar. Bireyin sosyal, ekonomik, fiziksel, kültürel ve dinsel temalar ile örtüşen benliği, bir yerden sonra bedeninin salt bir üretim/tüketim aracı olarak değil, kendini daha çok dışa yönelik bir tür tasarım olarak duyumsar. Bedensel istek ve felsefi çıkarımsallık, benlik ile üst aklın devre dışı kaldığı psikolojik eksiklik kendini göstermeye başlar.

“Ruhçözümsel (psikanalitik) görüşlerin doğruluğuna güvenmek isteyenler için, yanılgılar en uygun malzemedir.  ……Yanılgıların psikanalizle açıklığa kavuşturulması, gözlemlenen olayların fazla önem taşımamasına karşın, dünyaya bakışımızda küçük çapta kimi değişikliklere yol açmaktadır. s. 62 -64” (1)

Heykel yapımında insan odaklı bir çalışma yapılıyorsa, kaçınılmaz olarak tinsellik ve insanın ayrıntısal tanımsallığının yansıması olacaktır. Burada önemli olan, bedenin nasıl ve neden kullanıldığıdır. Klasik bir tanımla, bedenin salt estetik ve sanatsal bir gözlemle yapılması yeterli midir? Bedenin tinsel açıdan nasıl bir atmosfer içinde olduğu öne çıkarılmalıdır. Bireyin tinselliği, tepkileri, karşılaştığı sorunlar, coşkuları, çevresel faktörler… Bunları bedenin dilinden anlatmak, yansıtmak gereklidir. Ozan Ünal’ın heykelleri, böyle bir tasarımsal anlayış ve yaratıcılık içermektedir. Sanatçının heykel anlayışı (‘insan bir kara leke değildir’, sergisi için…), insanın günlük yaşamdaki tavırları, hareketleri ve tinsel yapısının dışavurumu üzerine kuruludur. Sıradan bir hareketin, benlik içlemesiyle oluşan tepkisel bir davranışın arkasında, sosyolojik ve psikolojik bir köken bulunmaktadır. Aşağıdaki heykelde göreceğimiz gibi, bireyin iki eli yana açık, başı ve gözleri yukarıya dönüktür. Demir (ve sert metaller) ağırlıklı bir malzemeden yapılan, bu heykelde temel öğe gizlice yansıtılan benlik üzerine tasarlanmıştır. Bir teslimiyet duruşu mu? İnsanın tinsel ve akılsal anlamda tükenme noktasının göstergesi mi? Bir başka açıdan, Tanrı’ya isyan mı? Belki de kısmen acizlik belirtisi mi? Soruları çoğaltabiliriz kuşkusuz. Ancak genç sanatçı, başarılı tasarımlarla insanın fiziksel oluşumu üzerine odaklanıyor, onun tensel ve işlevsel tanımlarını ustaca birleştiriyor, hepsini göstergesel bir yapılanmayla karşımıza getiriyor. Sanatçının tümevarım metodu ile çalıştığını imleyelim.

Tinsellik ile bedensel uyumun, insanın var oluşuyla birlikte çevresel etkenlerin, sosyolojik ve ekonomik değişimlerin etkisiyle süreklilik göstermektedir. Ozan Ünal, bu heykelinde tasarımsal bir gösterge sunmakla, bireyin fiziksel ve tinsel uyumu üzerine bir karşı bakış ortaya koyuyor. Uyumu bu gözle görmeye, tanımaya çalışıyor. Heykelin bütünselliğini, ayrıntıları tek tek eleyerek tanımaya çalışalım. Psikolojik olarak, insanın tinselliği dinsel ve mistik öğeler üzerinden ağırlık kazanmaktadır. Heykelin gerilim içeren, boyun kasları ve sert duruşu ile ellerin yakarır gibi iki yana açık oluşu arasındaki zıtlık hemen kendini göstermektedir. Duruşun göstergesel yanı kadar, onun yansıttığı imgesel değerin önemi de büyüktür. Söz konusu heykelde birçok duygunun ortak ve bütünsel tanımı sezdirilmiştir. Bir bireyin ses çıkarmadan, sessiz kalarak, sadece duruşu ve bakışı ile çok şey söylediği bilinen bir gerçektir. Ozan Ünal, böyle bir gerçekliği, sanatsal ve estetiksel bir bileşimle heykele dönüştürmeyi başarmış. İnsanın duyguları, açmazlığı, korkusu, çaresizliği, sevdası, aşkı, nefreti, kızgınlığı, sevinci… Bunların hepsi bedensel “dil” dediğimiz pozisyon alma, atmosfer yaratma, mimik ve jestlerle ifade edilen imgesel değerlerdir.

Ozan Ünal

Ozan Ünal

Bireyin duygularını yansıtırken, bir tür karşı duruşu da önemlidir aslında. Bu karşı duruş, bireyin isyan, başkaldırış, eleştiri, özgüven duygusu ile eşdeğer bir anlam kazanmaktadır. Heykelin duruşu, dikey ve biraz geriye doğrudur. Ona baktığınızda, bireyin karşı duruşu, ellerini yana açmasıyla bir şeylere hazırlıklı olduğunu imliyor. Ozan Ünal, neredeyse her gün karşılaştığımız, bazen kendimizin de yaptığı karşı duruş, arayış, tavır alma görüntüsünü heykelle ifade etmiş diyebiliriz. Burada bir parantez açalım ve ekleyelim: Heykelde belirli bir oranda “gerilim” ve “merak” duygusu vardır. Bireyin kendine özgü duyguları arasında çoğu kez öne çıkan, onun çevresel koşulları geçmesinde/değiştirmesinde/yaratmasında yardımcı olan, bu “merak” duygusu üzerine biraz yoğunlaşalım. İnsana özgü bir duygu olan, merak ve aramak (sonucunda ‘karar vermek’ yetisi), aslında tanımak ve bilmek ile eşdeğer bir anlam taşımaktadır. Bu heykelde her ikisini de görmemiz olasıdır. İnsanın bu arayışında, merak ettiği, bilmek ve tanımak istediği değerleri, imgeleri yorumlarken “gerilim” yaşamaması olanaksızdır. Ozan Ünal, öyle bir heykel yapmış ki, heykelin fiziksel duruşu ile yaratılan “gerilim” ve “insana özgü “merak” duygusu hemen kendini belli ediyor.

 

Tümevarım

Ozan Ünal heykel anlayışını, tek bir maddeyi yontarak, kafasında kurguladığı tasarımı ortaya çıkarmak yerine, el işçiliğiyle başlayıp, demir, çelik, ve (kısmen ahşap) karışımı ile oluşturuyor. Tümevarım tekniği ile problemi ortaya koyuyor, sonra ayrıntıları tek tek birleştiriyor. Bir mozaik tablosunu oluşturur gibi, küçük ayrıntılarla/parçalarla, heykelin katmanlarını birleştirip tamamlıyor. Parçaları tıpkı Gestalt kuramında olduğu gibi, öncelikle belirliyor, sonra da her bir parçayı yerli yerine koyuyor. Böylelikle mozaik tamamlanıyor kuşkusuz. Sanatçı yaptığı her parçaya, -ilginç olan da budur zaten- belirli bir anlam ya da imgesel bir değer yüklüyor. Yani her küçük parçanın başlı başına bir anlamı, etkisi vardır. Bunlar birleştiğinde, tüm parçaların imgesel değerleri kayboluyor, temanın kendisi ortaya çıkıyor. Ozan Ünal, bir tür yap/boz oyununu andıran, parçaları bütüne ulaştırma, bütünün ise parçalardan farklı bir anlam yükleyerek, temanın kurgusal öznelliğine vurgu yaptığını söylemeliyiz. Sanatçı yaptığı heykellerde benzer bir metodu uygulamaktadır.

Bireyin özgürlüğünü, tinsel saplantılarını, fiziksel yapısını tetikleyen işlevsel tepkilerini… Tüm bunları karşıtlık ilkesi çerçevesinde, çok katmanlı bir yapının ayrıntılarıyla dantel gibi işliyor. İnsanın davranış ve tinsel birlikteliğini, bir imgeler bütünselliği ile heykele dönüştürüyor.

ozanunal3

Normal bir insan, raslantısal davranışların bir itici güce ihtiyaç duymadığını ve kendi psikolojik davranışlarıyla parapraksilerini içine kattığı bir kategorinin varlığını kabul ederken; paranoyak bir kişi raslantısal olanlar haricindeki tüm psikolojik davranışları reddeder. Başkalarında gözlemlediği her şey önemli ve yorumlanmaya açıktır. s.278” (2)

Ozan Ünal’ın heykellerinde, düşünsel derinlik, tinsel ve anatomik birikim söz konusudur. Heykele bakan kişi ile arasında oluşan, birikimsel tanımlama sonucu, izleyen açısından imgesel anlamda oluşturduğu “dil” öğesi farklı bir açılım sunacaktır. Sanatçının el becerisinin çok ötesinde, sabırla, özenle ve mesleki donanımla yarattığı eserinde, ışık ve gölge birlikteliği izleyen üzerinde düşünsel bir derinlik yaratacaktır. Ozan Ünal’ın heykellerinde, imgesel değerlerin, soyutlamanın ve tinsel etkinliğin birlikteliği, ben’in güdüsel olarak tetiklenmesine yol açıyor. Sanatçının heykelleri bireye izlek olarak kurgusal ve düşünsel değerler içeren, soyut eksenli bir açılım sunmaktadır. Epistemolojik ve ontolojik yaklaşımlar, sanatçının heykellerinde “sezdirme” ile kendini belli etmektedir. Heykelin görünmeyen, sezdirme ile algılayabileceğimiz bir ayrıntısında gizlidir tüm bunlar. Heykele bakan kişi, zihinsel algılama ile karşısındaki soyut/figüratif heykel arasında, dolaylı bir kesişme duygusunu yaşamaktadır.

Günümüzde bazı sanatçılar, avuç içi kadar dekor ağırlıklı ürünlerini, heykel sanatı adı altında sergilemektedir. Heykel yapmak için, belirli düzeyde bir deneyim, mesleki kültürel donanım, becerikli el işçiliği ve hepsinden önemlisi de “yaratıcılık” söz konusudur. Soyut ya da figüratif çalışmalar, önemini her zaman korumuştur. Ozan Ünal, salt el becerisine dayalı, dekor ve süslemeye yönelik yan ürünler anlamında çalışmalar yapmıyor. Heykel sanatını, çağlar boyunca süregelen bir sanatsal gerekliliğin devamı olarak kabul ediyor. Eserlerini üretirken, insanın fiziksel ve tinsel yapısını günlük tepkimelerin ışığında mercek altına yatırıyor. İnsanın tepkimeleri, tinsel odaklı olması kadar doğanın/çevrenin koşullarına da bağlıdır. Sanatçının heykel anlayışı bu doğrultudadır.

 

Ozan Ünal heykelleri ile Franz Kafka’nın kahramanları

 Ozan Ünal’ın heykelleri, Franz Kafka’nın bazı kahramanlarını çağrıştırmaktadır. Kafka’nın kahramanları çoğu kez ezik, sistem içinde kaybolmuş, kendine güveni olmayan, çaresiz kişilikleri yansıtmaktadır. Bürokrasi ve siyasal sistem, insanı bir böcek gibi (‘dönüşüm’ adlı roman) ezmektedir. Bazen de onu değiştirmekte, kendi kalıbının içinde sıkmaktadır. Kafka’nın insanı hayrete düşüren bu tanımlamaları, romanın salt kahramanı olmaktan çıkıp, başlı başına özgür olma yolunda kaybolan figürlere dönüşmektedir. Onların bu istekleri ile sosyal/siyasal sistemin çatışkısı romana ayrı bir atmosfer ve düşünsel derinlik vermektedir.

Tramvayın içinde dikiliyorum; bu dünya, bu kent ve aile çevremdeki yerim konusunda düpedüz bir kararsızlık içindeyim. s.39 – YOLCU”

“Bir ara, farkında olmaksızın, kolunu boylu boyunca masa üzerine yatırdı; başı önünde, kımıldamadan oturmaya başladı. s.99 – Dava”

F. Kafka’nın kahramanları, genellikle silik, suskun, ince uzun, grotesk tanımlıdır. Her biri ironi içeren, dönemin bürokratik yapısına karşı çıkan (en azından bunu deneyen), bir anlayışı savunur. Zayıf kişiliklerine karşın, sisteme karşı çıkmak konusunda çaresiz olsalar da, bir arayış duygusu onları sarmıştır. Aslında kahramanların yapmak istedikleri şeyi bizim yapmamızı ister, F. Kafka.

“Geceleri yazan, gündüzleri sigorta şirketinde çalışan Kafka için yazmak korkularla, kuşkularla mücadelesinde bir kaçış yoludur. Kişisel mutluluk yerine sanatı seçmesi yıllar içinde kendi yıkımını da hazırlar. Bölünmüş yaşamı dayanılması imkânsız baş ağrılarına, uykusuzluğa ve bitkinliğe yol açar. – Nalan Yılmaz – Lebriz.com – 11 Haziran 2015”

Ozan Ünal’ın heykelleri doğrudan böyle olmasa da, kalıplaşmış bir yapıyı yıkmak isteyen, en temelden başlayan ve en yükseğe kadar çıkmak isteyen bir anlayış içermektedir. Piramidin tabanında, insanların yaşadığı mekânı düşünelim. Bunun iki koldan yükseldiğini (fiziksel ve tinsel), tepedeki en uç noktaya ise insanın yansıyan tepkilerini koyalım. İşte Ozan Ünal, böyle bir sanal piramit ile insanı temellendiriyor, bir biçim yerine onun içsel duygularını, kıyıda köşede kalmış isteklerini ve bastırılmış duygularını açığa çıkarmaya çalışıyor.

ozanunal4

Yaşamın döngüsel yapısında, kendimizden de kaynaklanan kaotik bir atmosfer vardır. İnsan bu yapının içine girdiğinde, tıpkı bir otistik gibi, lal olmuş bir halde uzam-mekân-zaman üçlüsünün ne olduğunu belki de hiç bilmeden yaşar. Onun bundan böyle üre(t)mesi, çevreye olan etkisi, sosyal yapısı tükenir, zamanla azalır ve hiçliğe karışır. Aşağıdaki heykelde böyle bir travma yaşan bir görüntü var. Heykele baktığımızda, bir elinin başında, diğer elinin açıkta olduğunu görüyoruz. Baş ve gözler aşağıya inik tasarlanmıştır. Diğer heykelde olduğu gibi, bir tür karşı çıkış, arayış ve merak duyguları burada yoktur. O halde, bu heykelin dik duruşu, bir şeyler anlatmak istemiş ama çaresiz bir görünümü ile neyi tanımlamaktadır? Heykel yine ağır metal kullanarak yapılmıştır. Sanatçı metali eğip bükerek, keserek, ekleyerek heykellerini tamamlamaktadır.

Onun kullandığı ağır metaller (demir, çelik, döküm…), genellikle heykellerin duruşunu, anatomik yapısını, yüzünde ve gösterimsel yapısında sezdirdiği imgesel değerleri anlatmak içindir. Eklektik bir bilginin, heykelin yapımında hem bilgi hem de estetik olarak nasıl kullanıldığını görüyoruz. Sanatçı kendi el becerisini, ağır metali kıvamsal bir konuma getirdiğinde, bu kez kafasında oluşturduğu kurguyu (yani, temayı) gerçekleştiriyor. Kullandığı ağır metaller (kısmen ahşap), heykel yapımında zorluk çıkarsa da, metalin bükülmesiyle elde edilen görüntü, izleyici üstünde derin bir etki bırakmaktadır. Belki bunu bir tür “sert” bir etki olarak yorumlayabiliriz. Metalin ağırlığı, keskinliği, yarattığı biçim ve tema sayesinde, anlatmaya çalıştığı duyguların onunla bütünleşmesi kolay değildir aslında. Yani sanatçı bu ikilemi, zorluğu/kaosu becerikli el işçiliği ve yaratıcılığı ile sanatsal bir boyuta taşımaktadır.

ozanunal-

Ozan Ünal, bu sergisinde “İnsan Bir Kara Leke Değildir” yargısına varmak için, çözümlemeye çalıştığımız bu heykelleri, içerik ve anatomik açıdan uygun bir tanımla yapmıştır. Söz konusu heykelleri incelerken, her bir heykelin duruşu, bakışı, estetik zarifliği, yansıttığı imgeler ile değerlendirmek gerekir. Heykellerinde insana özgü davranışları, jestleri, mimikleri tasarımın odak noktasına koyarken, bir yandan da tasarımın gösterimsel yapısını sanatsal bir anlayışla karşımıza getiriyor.

“Sanatçının başarısının değerlendirilmesi, belli ölçüde sanat eseriyle doğa arasındaki bir kıyasa bağlı görünüyor, bu bağlantı bazen bilinçli şekilde algılanamayacak kadar uzak olsa bile. s.69” (3)

 

Pandomim sanatı ve heykeller

O. Ünal’ın heykelleri deneyimli bir pantomim sanatçısının, beden dilini ustaca kullanmasıyla bir yakınlaşma gösterir. Pandomim sanatçısı, sözsüz oyunda anlatmak istediği temayı el kol hareketleri, yürüyüşü, jest ve mimikleriyle lanse eder. İzleyici onun bu davranışlarını, mimiklerini yorumlar ve bir anlam katmaya çalışır. Sanatçının heykellerine de böyle bir tanımlama için izleyenin dikkatli bir gözlem yeteneği ile bakması gerekiyor. İşte bu aşamada, heykele bakan bir kişi, onu yorumlayabilmesi için, öncelikle kendinde olması gereken bazı birikimleri kullanmalıdır. Heykele salt estetik gözüyle bakılmaz. Onu yorumlayabilmek, ayrıntıları ortaya çıkarabilmek, heykelin kıvrımları, yansıttığı imgeleri bulabilmek için kendisi deneyimli gözlere sahip olmalıdır.

“Ne var ki, düşüncelerimizi ifade etme hakkı, ancak ve ancak, kendimize ait düşüncelere sahip olabilmemiz halinde bir anlam taşır; dış yetkeden bağımsız olmak, ancak ve ancak içsel ruhbilimsel koşulların, kendi bireyselliğimizi kurmamızı olası kılması halinde uzun süreli bir kazanç sayılabilir. s.191-192” (4)

ozanunal-6

 

Heykel… Ayna… Birey…

Ozan Ünal’ın heykelleri size bir tür ayna oluyor aslında. Bir aynanın içbükey ve dışbükey optik yansıtması ile kendinizi, sanatçının bir heykeline bakar gibi görüyorsunuz. Her birinde farklı imgeler, farklı yüz ifadeleri ve bedensel gösterimler söz konusu. Basit gibi görünen, sanki hiçbir anlam ifade etmeyen birçok davranış, bireyin jest ve mimiklerinin kökeninde derin bağlantılar gizler. Jung’un ünlü “Arketip” savında olduğu gibi, kavramlar şablonlarda vardır. Ancak tetiklendiği anda yaşama geçer ve artık karşımızdadır. Sözgelimi, aşk diye bir kavram vardır. Ancak ne zaman âşık olduğumuzda, bu kavramın değerini, anlamını bilebiliriz. Ozan Ünal’ın heykelleri de böyle bir çağrıştırma yapmaktadır. Size ayna olan bu heykeller, beden dili olarak, önemli ipuçları vermektedir. Aşk, nefret, dram, kaos vb. gibi.

 

Işık ve gölge

Heykele baktığınızda, sanatçının neyi nasıl verdiğini anlamak gerekiyor. Teknik anlamda heykellerin çoğunun dik durduğunu belirtmiştik. Öte yandan, heykellerin yine çoğu ince, zarif ve belirli bir boyda olduğunu da söylemeliyiz. Ancak hemen anımsatmalıyız ki, sanatçının heykelleri süsleme amaçlı değildir. Bir kez baktığınızda, size yeterli gelecek bir tanımlama süresi bulamazsınız. Heykele her baktığınızda, onu daha iyi tanımak, yorumlamak, kendinizden bir şeyler katmak isteğiniz sürekli gelişir ve yoğunlaşır. Aynı heykele farklı açılardan baktığınızda, heykelin görüntüsü dalgaların üzerindeki yakamozlar gibi değişim gösterir. Işık ve gölge bazen iki kardeş bazen de iki düşman gibi, heykelin üzerinde kavga eder, dans eder, saklanır, ortaya çıkar, değişir, sabitlenir… Işık ve gölge sayesinde heykel bulunduğu yere de farklı bir atmosfer duygusu katar. O bölge, heykelle bütünleştiğinden, yansıtılan imge ile izleyen arasında bir iletişim başlar. İzleyen kendi kültürel konumuna göre, heykele anlam yükledikçe, heykelin görüntüsü de yerini izleyenin tasarladığı konuma dönüştürür. Sanatçının heykelleri, izleyen üzerinde böylesine yoğun bir etki bırakmaktadır.

Ozan Ünal, insanın zihinsel algılamasının kökenine inmeyi amaçlıyor. Orada derinliklerde kendini göstermeye başlayan, ilk örnek (Arketip) yapının ipuçlarıyla heykellerini yapmaya çalışıyor. Her heykelin tek bir kavram üzerinden tetiklenmeye hazır konumda olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca primitif bir yapının temel özelliklerini de karşımızda buluyoruz. Sözgelimi, bazı heykellerinde insanın kendi içinden (aslında buna doğa ve köken itibariyle de diyebiliriz) yansımaları, tinsel açılımları, bedensel gelişimdeki oluşumu görmekteyiz. İşte iki örnek:

Ozan Ünal, Her iki örnekte de yaratıcılığını öne çıkarmış diyebiliriz. Ahşap ağırlıklı bu heykellerde, insanın farklı bedensel ve tinsel yapılarını görüyoruz. Çoklu heykelde, bireysel tavır ile sosyolojik bir anlatımın ilk izlerini görmek olasıdır. Sanatçı bu kez doğrudan yontma ile yapmıştır bu heykelleri. Bu çalışmalarında öne çıkan, estetik ve sanatsal yan değil, heykellerin yansıttığı imgelerdir.

ozanunal7

Söz konusu heykelde, figürlerin oturuş ve duruş biçimlerine iyice bakalım. Figürlerin elleri birleştirilmiştir. Bunun yanı sıra başlar öne doğru eğiktir. Bedenin fiziksel yapısı tinsel bir (vecd) anın gösterimi üzerine kurgulanmıştır. Topluluğun hep birlikte davranış biçimi kadar, bireysel deneyim ve özgünlük burada da kendini göstermektedir. Oyma biçimleri, kullanılan renkler, figürlerin duruşları ile bize anlatılmak istenilen ileti temada gizlidir. Kurgusal bir yapının içrek ve gizem dolu (adeta batinî bir felsefe) mistik bir yolculuk öncesinin son görüntüsü gibidir. Tüm figürler hep birlikte bir yere gidiyormuş, başka sözlerle tinsel bir vecd halinin sonsuzluğu çağrıştıran görüntüsüdür. Sufilik ve bilgelik ile ustaca harmanlanan, izleyene kısa süreli bir “şok” yaşatan, sonrasında ise derin düşünceye davetiye çıkaran bir görüntüdür bu.

Tek heykel ise, yine figüratif bir çalışmanın sonucudur. Bu heykel, ahşap bir el işçiliği ile yapılmıştır. Öne doğru eğilmiş, olasılıkla erkek olduğunu sandığımız, bu figürün bir tarafı dikişlerle işlenmiştir. Elleri arkadan bağlanmış, duruş itibariyle işkence görmüş ya da bir başka insan eliyle yapılmış bir yaratık söz konusudur. Belleğimize hemen ünlü Frankenstein kurgusu gelmektedir. İnsanın kendi yarattığı ile baş edememesi, Tanrı’ya karşı çıkmak pahasına bir benzerini yapmaya kalkması… İki heykel arasındaki fark bizi ilgilendirmektedir.

Tek heykelde insanın kendini aşmak için verdiği uğraşın tehlikeli boyutları sergilenmiştir. Frankenstein türü bir yaratımın kötü sonuçları, etik ve felsefe olarak derin tartışmaları, teolojik ve dinsel olarak başka açmazları da beraberinde getirecektir. Sanatçı bu heykeli yapmakla, bize ayna tutmak istemiştir. İçimizdeki kötülüğü, kindarlığı, nefreti, belki de vahşeti simgelediğini söyleyebiliriz. Heykelin gösterimsel yapısı, insanın ilkel duygularının tanımsallığıdır. Diğerinde ise insanın tinsel yapısının maneviyata açık olduğu anlatılmıştır. Çoklu figürlerin bulunduğu heykelde, herkesin inanç, ibadet, zikir, vecd, meditasyon, içsel huzur, ruhaniyet, sosyallik, felsefi düşünce gibi anlatımlara açık olduğu betimlenmiştir. Sanatçı hiçbir ayırım yapmadan, çok çeşitli tinselliği ve felsefi düşünceyi, ustaca bir anlayışla yan yana getirerek sergilemiştir. Bu tür heykellerde George Orwell’ın ünlü “1984” adlı romanını anımsıyoruz. Distopik bir dünyada yaşanılan olaylar anlatılmaktadır. Çok figürlü heykeli belki bu açıdan da yorumlayabiliriz. Herkesin “Büyük Birader” tarafından izlendiği ve yönetildiği bir dünya… Kuşkusuz bu anlamda, çoklu figürlerin bulunduğu heykel böyle bir travmayı, bilimkurgu türünden bir karmaşık yapıyı da dile getirmektedir.

Herkesin tek tip yaşadığı, inançların bile tek tip ve aynı kişiye koşulsuz itaat edildiği bir dünya… Yine Anthony Burgess’in yazdığı “Otomatik Portakal” adlı romanda, bireyin ne kadar özgür bırakılması gerektiği sorgulanır. Bireyin etkisiz kalması için, onu psikolojik bir baskıyla tek tip insana dönüştürülmesi anlatılmaktadır. Ayrıca sisteme sürekli itaat etmesi, siyasi otoriteye başkaldırmayan yarı canlı bir organizmaya benzeyen yaşamı da yansıtılmaktadır. Hem çoklu figürün yapıldığı heykelde hem de tek figürün yapıldığı heykelde, insanın köken olarak tinsel ve bedensel sınırları açık alana taşınmıştır. Bundan sonrası heykellere bakan izleyicinin neler algıladığı ile açık-kapalı alan sorgusu gündeme gelecektir.

Ozan Ünal, “İnsan Bir Kara Leke Değildir” sergisinde, bize tinsel yapımızın kökeni hakkında ipuçları veriyor. Biz aslında kimiz? Nefret dolu bir canavar mıyız yoksa içsel bir yapının önderliğinde tinselliğimizi yaşamak isteyen sade bireyler miyiz? Hangisi?

“İnsan Bir Kara Leke Değildir” düşüncesiyle yapılan serginin heykelleri, bize önemli konularda bilgiler veriyor. İnsanı kötü, cani, biçimsiz, yaşamda hiçbir önemi olmayan bir lekeye (kir, pis…) benzetmek ne derece doğrudur? İşte sanatçı bunu sorgulamamızı istiyor. İnsanı kıyıda köşede kalmış, bir özelliği olmayan, dünyada gelip geçici, önemsiz bir organizma olarak görmemizi istemiyor. İnsanı insan yapan değerleri, günlük yaşantısından bilgeliğine, yaratıcılığından davranışlarına kadar her alanda onu belli eden tüm özelliklerini görmeliyiz. Günümüz insanının en büyük eksikliği, sorgulama yapmamasıdır. Olayları, kavramları, çevreyi, kendisini ve insanları kara bir leke olarak görmesidir. Aymazlığı, avareliği, yarattığı/kurduğu siyasal ve sosyal sistem içinde erimesi… Bunların hepsi insanı bir kara leke olarak görmemizi sağlar. Oysa gerçek hiç de böyle değildir. İnsanın doğadaki ayrıcalığı, üstünlüğü, karar verebilme yetisi, bilimsel ve sanatsal yaratıcılığı… İşte bunlar insanı insan yapan değerlerdir. Önemli olan bunu görebilmektir. Sanatçının görevi ise bu gerçeği sanatıyla yansıtmaktır.

Ozan Ünal, genç yaşına karşın hayli olgun, deneyimli, birikimli bir sanatçı olarak kendini sürekli geliştiriyor. Heykel sanatına tinselliği ve belirli oranda felsefeyi katmak istiyor. Sanatçının heykellerine bakarken, kendinizi de görmeniz olasıdır.

 

(1)

Psikanaliz Üzerine

Sigmund Freud

Çeviri: Kamuran Şipal

Cem Yayınları

2. Basım – 2000

112 sayfa

 

(2)

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi

Sigmund Freud

Çeviri: Hasan İlhan

Sayfa Yayınları

2013 – 301 sayfa

 

(3)

Sanatçı İmgesinin Oluşumu

Ernst Kris ve Otto Kurz

Çeviri: Sabri Gürses

İthaki Yayınları

2013 – 156 sayfa

 

 

(4)

Özgürlükten Kaçış

Erich Fromm

Çeviri: Şemsa Yeğin

Payel Yayınları

 

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

Yeni Başlayanlar için Sanat Kitapları

SONRAKİ YAZI

Server Demirtaş ile "Evvel Zaman Makinesi" Üzerine-Hazal Gençay

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*