Özkan Eroğlu

Heykel Sanatçımız Saim Bugay’ın Ardından…

Önemli bir insandı; dürüsttü, ilkelerinden ödün vermezdi. Onunla bir ağabey-kardeş bağımız vardı. Atölyesindeki ziyaretlerimde çoğunlukla ona “Saim Baba” diye seslenirdim. Gerçekten bir baba misali örnek alınması gereken bir insandı. Onda çok şey bulabilir; zengin sanatçı kişiliğinden etkilenebilirdiniz. İlk tanışmamız, sanırım Hamit Kınaytürk sayesinde olmuştu. Bir gün akademinin o denize bakan güzel restaurantında rastlaşmıştık. Zaman zaman Hamit ağabeyle eşi Bengi hanımı da alarak yemek yediklerini görürdüm orada. Bunlardan birine ben de katılmıştım. Kenarda duran, doğruları haykıran yapısı olduğundan Paris sonrasındaki akademi mücadelelerinde epeyce uğraşmıştı bazı geri kafalılar onunla. Hatta çok inandığı ve dersler verdiği Kukla Anasanat dalında yetiştirdiği asistanlarından birinin de bir an önce öğretim üyesi olup, dalı kapanmaktan kurtarmasını dilediğini yakın zamandaki hastane ziyaretim sırasında dile getiriyordu üstüne basa basa. Bir kaç hafta önce onca yorgunluğuna rağmen, hastanedeki ziyaretim sırasında bana bir saate yakın zaman ayırdı; isteyerek ve heyecanla.
Akademide Hamit ağabeyin (Sanat Çevresi Dergisi yayın Yönetmeni) tanıştırması ve bugünlere kadar gelen 8-10 yıllık bir dostluk. Buluşmalarımızda bana eleştirdiği, sırdaş olduğumu iyi bildiği için kızdığı her şeyi çok rahat anlatırdı. 2000’lerin hemen başında onunla gerçekleştirdiğim iki görüşme gerçekten birer belgedir ve benim onu daha iyi tanımamı sağlamıştır. Elleri ve kolları devamlı dinamik, yerinde duramayan, hatta bıyıklarını bile yolmaktan çekinmeyecek derecede elleri hep iş arayan Saim Baba, sanatçı duruşunun yanı sıra siyasi duruşu da çok net ve bundan ödün vermeyen bir sanatçıydı. Ayakta kalmış tanıdığım dürüst birkaç büyüğümden biriydi. Kaybı beni derinden üzmüştür.
Sanat yapıtında içerik ile konunun birbirine karıştırıldığını, ve bilhassa sanat yapıtlarına kör gözüm parmağına misali isim vermelere çok karşıydı, buna çok kızardı. Resmi veya heykeli yapıyorsan altına yazmayacaksın derdi. Sanatçı sözcüğünün ülkemizde çok rahat, hatta pervasızca kullanıldığını ve sıradan herkese sanatçı denilmesine hep karşı çıkmaktaydı, hatta belli etmese de bu gibi durumlara çok üzülürdü. Aralık ayında, Kare Sanat Galerisi’ndeki sergisinde bir konuşma rica etmişti galerinin yöneticisi Fatoş Saka, ve sanatçının kendisi de açılışa gelemediğinden ve hastanede olduğundan ötürü, bu konuşmayı kabul etmiş ve bir parça da olsa sanatçımız adına bu küçük konuşmayı gerçekleştirmiştim. Bugün o konuşmadan aklımda sadece şu vurgu kalmış: “sopa yutmuş gibi duran Türkiye’deki heykele bir canlılık, bir hareketlilik kazandıran yegane sanatçılardan biridir Saim Bugay”. Gerçekten de onun, her türlü figür yapısına ve harekete açık heykelleri özgündür, farklıdır, samimidir ve heykel sanatımızın namuslu noktalarından birini oluşturur.
Eline geçirdiği her şeyle oynar, ona bir şekil ve heyecan yüklemeyi severdi. Atölyesi müthiş bir görüntü sunardı. Ayrıntılar ve ayrıntılar; tam bir ayrıntılar pazarıydı sanki onun Fındıklı’daki özel atölyesi. Orada Saim Baba aradığını bulur, çıkarır ve hemen gösterebilirdi. Bana çok zengin, ama karışık gelen fakat her baktığınızda bir şeyi keşfettiğiniz bu atölye, şimdi düşünüyorum da onun için bir Disneyland idi. Bir çocuk gibi oraya kapanır, ders saatlerinin dışındaki zamanını bu atölyede adeta bir oyun oynarcasına geçirirdi. Atölyeye yakın bir büfeden aldığımız ve birlikte yediğimiz Arnavut ciğeri sandöviçlerini çok özleyeceğim, fakat en kötüsü kahretsinki sensiz tadı çıkmayacak be Saim Baba bu sandöviçlerin. Fakat ben sen karşımdaymışsın, ve her türlü muzipliklerini yapıyormuşsun gibi Fındıklı’ya her gidişimde bu sandöviçten yiyeceğim ve seni anacağım sevgili Saim Baba. Toprağın bol olsun…
Şimdi Saim Bugay’la yaptığım derinlikli iki ropörtajın yer aldığı kitabımızdan bazı önemli pasajları vermek istiyorum bu vesileyle;

Soru.: Öğrencilik yıllarında reaksiyonör olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Saim Bugay.: Benim gerçek hocam da Hadi Bara idi. Bara, “isyan etmeyen adam sanatçı olamaz” derdi. Burada söz konusu edilen, sanat konusunda yapılan işlere isyan etmekti. İsyan edilmediği takdirde yeni bir şeyleri ortaya çıkaramazsınız, yeni bir şeyleri ortaya çıkarmadığınız zaman da sanatçı olamıyorsunuz zaten. Yepyeni bir biçim getirmek önemliydi. Hocalarımla ilişkilerimin devam ettiği günlerde “soyut” bir modaydı. Figür çalışıyoruz, fakat soyut olacak diye de hep aklımızda bir şeyler var. Beraberinde soyutlama olayına girdim. Yurtdışına gitmeden önce, Belediye Sarayı’nda bir sergi açıldı. Bir Rus heykel sergisi geldi. Orada Ruslara özgü motiflerin işlendiğine tanık oldum. Onlara yaptıkları biçimler gereği “ne kadar gerisiniz” demiştim; şimdi utanıyorum bunu söylediğim için. Söylediğim kişi kızardı, bana baktı ve dedi ki: “Siz gerisiniz”. O Rus’un yargısına şimdi hak veriyorum. Gerçekten çoktan beri heykel sanatında epeyce geri kaldık. Hadi hoca “siz”, Zühtü hoca ise “ulen” derdi bizlere. Hocalarımızla ağabey kardeş ilişkisi içindeydik. Hadi hoca: “Herkes figürden soyuta gider, siz soyuttan figüre gidiyorsunuz” derdi. Konusu “Uzay ve İnsan” olan Andiçen yarışması için hazırladığım çalışmada ay gibi bir imge vardı, fakat o vurgulamak istediğim insanların kollarıydı. 1962 yılında benim imge ile ilişkim işte bu düzeydeydi.

S.: Size en ters gelen şey anlatımcılık, ve sanatınız buna tamamen karşı duruyor bence.
S.B.: Heykelin, dahası yapıtın altına yazı yazmak, becerememek anlamına geliyor. Bir sergide bir hamile kadın heykeli; altında yazıyor: “Olaylara hamile Türkiye”. Hoppala. Nereden bileyim ki bu Kennedy’nin karısı değil. Hamile kadın o. Niye Türkiye? Sen öyle bir heykel yapacaksın ki onu ben anlayacağım, altına yazmayacaksın. Alta yazmak çok çirkin bir şey, yapan adam için ayıp. “Ben beceremedim, onun için tarif ediyorum” demektir. Benim işim kelimelerle değil, heykellerimle. Bu, basit durumlara düşmemek için çok soyutlanmış simgeler kullanmaya çalışıyorum. Sergimde görülecek; düz bir ağacın üzerinde bir dudak var. Çünkü sadece bir dudak bile insanı tanımlamaya yeterli. Bu, göz veya kulak da olabilir. Bunlar da insan için.

S.: Eski akademi ile bugünkü akademiyi (MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi) karşılaştırabilir misiniz?
S.B.: Bir kere burada kullandığınız bugünkü akademi lafı yanlış. Çünkü bugün akademi yok ki..! Akademiyi çoktan bitirdiler. Hem de resmen bitirdiler. Dünyanın her tarafında Güzel Sanatlar Akademileri yüksek okul olarak en yüksek okuldur ve öyle de kabul edilir. Akademinin tanımı ve oluşumu Yunan uygarlığına dayanmakta. Akademi biz okuduğumuz zaman akademiydi. Hâlâ akademi diyoruz. Şimdi şimdi, yeniden akademi olsun diyenler var. Şimdi burası üniversite, özellikle 1980’den sonra, bence çok çirkin bir şekilde yukarıdan dikte ettirilerek getirilen YÖK hikayesi, Türkiye’deki bilgi birikimini yok ettirmek için emperyalist ülkeler tarafından yaptırılmış bir kötülüktür. İşin bu yönünü hiç kimse konuşmuyor. Niye 12 Eylül’den sonra ve böyle birden bire tepeden inme? Türkiye’de bilgi birikimi tam anlamıyla o vakit başlamıştı ve hele bu bir de teknolojiye döndü mü tutabilene aşkolsun. O zamana kadar bizim hocalar zaten kaşınıyorlardı. Üniversite olsun diye çırpınıyorlardı. O aralarda bir kaç yazı da yazdım bazı yanlışlara işaret etmek için. Bizim zamanımızda akademide profesörlük diye bir şey yoktu. Atölye hocalığı ve yardımcılığı vardı. Bizim akademinin hocaları ta o zamandan, bir kanunun da çıkmasıyla profesör oldular. YÖK’ten sonra çıkan kanunla pek çok kimse doçent ya da profesör oldu. Benim bir yazımda da var; bu işlerin profesörü yoktur, bu işlerin ustası vardır. Bu işler usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Benim laflarıma sinirlendiler. Mesela ben yüksek heykeltıraşım.

Ropörtaj alıntıları: Özkan Eroğlu, Saim Bugay İle İki Görüşme, İstanbul, 2006, Nelli Sanat Evi Yayınları

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

Baudolino'nun Değeri

SONRAKİ YAZI

ŞU AN EN SON YAZIDASINIZ.

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*