Cihan BecanKültür

Hayatımızı Kuşatan 3 T- Cihan Becan

 

 

İnsanlar hayatını, zaman zaman bir nehrin neredeyse ağaçları yıkacak şiddette aktığı gibi hızlı, bazen de dingin aktığı gibi yavaş bir şekilde geçirmektedir. Antik Yunan döneminden Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” misali biz insanoğlunun hayatımıza sürekli yeni bir şeyler katmak hayali içerisinde olduğumuz şüphesiz. Yeni ve farklı şeyler katarak, bilgisayarın “reset” butonuna basıp yeniden başlamak gibi kendimizi bir sonraki güne hazırladığımızı, yenilediğimizi hissederiz. Dolayısıyla hayatımızı hızlı ya da yavaş geçirmiş olabiliriz fakat önemli olan veya önemli olduğunu sandığımız şey, hayatımızı diğerlerinden ne kadar farklı kılabildiğimizdir.

 

Cihan Becan

 Hamilton1536Pjpg

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan sanayi devrimi ve onun getirdiği, zamanla tüm dünyayı saran küreselleşme akımı, bugünün hayat anlayışımızın temellerini atmıştır. Küreselleşmenin alttan alta tüm insanların ruhuna işlemesiyle beraber, bireyselleşme/farklılaşma yanılsaması içerisinde hareket ederken aslında tek tipleşmenin gözden kaçırıldığını ifade etmek gerekir. Aslında bu tek tipleşme sorunsalının özünde yatan, Maslow’un söylediği ihtiyaç kavramının, bireysel zevke ve hazza, reklam ve medya endüstrisinin küresel kapitalizme hizmet ederek dönüşmesidir. Etrafımızın göstergeler ile çevrili olduğu günümüzde insanlar, artık satın aldıkları ürünler ile kullanım değerinden çok sembolik değeri ön plana almaktadırlar. Dolayısıyla satın alınan ürün, o insanı, belli bir sınıfa ait olduğunu gösterip, bir yaşam tarzı içine sokmaktadır. Kapitalizmin en açık manifestosu olan reklamların bu süreçte çok önemli bir rolü bulunmaktadır. Reklamlar ile birlikte tüketim olgusu, bir hayat tarzı oluşturmaktadır. İnsanların süregelen zaman içerisinde kendi ihtiyaçlarını unutup, daha çok arzularını ve zevklerini ön plana almaya başlamasının, bu tüketim olgusunun bir parçası olduğunu söylemek her halde yanlış olmaz. Kişinin ihtiyacını karşılamak için bir ürünü/nesneyi satın aldıktan kısa bir süre sonra, tekrar ona benzer bir ürüne sahip olmak istemesi, bunun bir ihtiyaçtan çıkıp zevke dönüştüğünün açık bir göstergesidir.

 

Günümüzde reklam, bilgi vermek yerine arzu ve istek yaratmak üzerine yapılandırılmaktadır. Modern yaşam biçiminin sergilendiği reklamlar, aşıladığı tüketimcilik ile doğal ihtiyaçların karşılanması değil, öznel arzuların bir bütünlüğü haline gelmiştir. İçinde yaşadığımız imajlar dünyasında, zorunlu gereksinimler, reklamların da etkisiyle bireysel zevklere dönüşmüş ve tüketiciler de yeni bir kimliğe bürünmüştür. İnsanlar sonuç itibariyle kendilerini satın aldıkları metalarda/ürünlerde tanımlamaktadır; aynı zamanda kendilerini başkalarına otomobilleriyle, katlı evleriyle ya da giysileriyle sembolik anlam yoluyla anlatmaktadır. Bireyin topluma bağladığı mekanizma değişmiş ve toplumsal denetim üretmiş olduğu yeni gereksinimlerde demirlemiştir.

 

tüketim-kültürü_188275

 

Tabi toplumsal denetim derken, her an başkaları tarafından yaşadığımız bir fiziksel baskıdan ya da zorlamadan bahsetmiyorum. Burada anlatmak istediğim şey, insanların düşüncelerinin, duygularının ya da davranışlarının birtakım ikna mekanizmalarının çalıştırılmasıyla yumuşak güç aracılığıyla yönlendirilmesidir. Aslında toplumsal zihniyetin yeniden şekillendirilmesi sürecidir ki buna “totalitarizm” diyoruz. Kelimenin etimolojik köküne baktığımızda “total”; bütün, toplam anlamına gelmekle beraber herkesin birbirinin aynı ya da benzer düşüncede olması veya davranışları göstermesi anlaşılabilir.

 

Yüzyıllardır insanoğlu hep kendi kendine özgür iradeyi sorgulamış, cevabını bulmak istemiştir. İçinde bulunduğumuz çağın sorunsalı da bu sorgulamanın ta kendisidir ki onun adı da “seçme özgürlüğü”dür. Bu sorgulamadaki temel soru: “Seçmek mi seçtirilmek mi?” Hep kendi irademizle seçim yaptığımızı zannederken, seçim yapmaya kışkırtıldığımızı biliyor muyuz? “Ben seçtim…” duygusunu yaşamanın altında egemenlik duygusu yatmaktadır. Sahip olmakla güçlendiğimizi hissederiz. Bir satın alma eylemiyle, bir şeye sahip olmakla kendimizi güçle donatırız. Sonunda sahip olacağımız şeyleri seçmek ve olmak istediğimiz diğerleri gibi olmak üzere koşullandırılırız. Dolayısıyla seçerken kimliğimizi yansıtacak tarafa geçiyor, bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya mahkûm ediyoruz. Her hangi bir tarafı tuttuğumuz anda da totaliter oluyoruz. Peki, burada özgürlük nerede? O halde buna seçme özgürlüğü mü, yoksa seçmeme özgürlüğü mü demek gerekiyor? Daha çok seçme imkânımız varsa daha mı çok özgürlüğümüz var? Bir kişiyi, bir markayı, bir düşünceyi, bir evi diğerine tercih etmek ya da reddetmek mi özgürlük? Hayır, sistem sandığımızın tam aksine işliyor. Bugün içinde yaşadığımız tüketim toplumu bu sistemin ta kendisidir.

 

1300x698_566_Lost_Road_2d_landscape_post_apocalyptic_picture_image_digital_artThibault_Fischer

 

Peki, bu sistemi daha da hızlandıran etken nedir? Tahminlerinizi duyar gibiyim ama buna cevabımız teknoloji olacaktır. Neden teknoloji? Biliyoruz ki teknolojinin her hangi bir unsurunun günlük yaşantımızın safhasında mutlaka bir yeri vardır. İnternet, sosyal medya, cep telefonu, iPad, tabletler bugün teknolojinin bize sunduğu olmazsa olmazlarındandır. Teknolojinin en son noktasına geldiğimiz şu noktada enformanyaklık[1] dönemi yaşadığımızı kimse inkâr edemez. Mesaja boğulmuş bu rafine, totaliter toplum aslında ileriye dönük bir düşünme tarzıyla hareket etmektedir. Yani enformasyon hep anında ve şimdi alındığı için, daha öncekiyle bir kıyaslama olanağı yaşatmadığı gibi bir sonraki gün hep yenisiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Dolayısıyla verileni o anda algılayamadığımız gibi bir başka mesaja maruz kalınabilmektedir. İşte teknoloji, bu noktada özgürlüğümüzü kısıtlamaya başlıyor. Nasıl mı kısıtlıyor derseniz, bizi belli bir eylemde, belli bir düşüncede daha derine inmemizi engelliyor. Zaten bu kadar hızlı ve kısa sürede gelişen süreçte bunu yapmamız imkânsız hale geliyor.

 

Aslında işin diğer ilginç tarafı, teknolojinin bizi birbirimize yabancılaştırdığından haberimiz yok. Evet, teknoloji hayatımızın en büyük yardımcısı olabilir ama belki bir ürünü birkaç yorumdan dolayı bizden uzaklaştırabileceğini de hesaba katmak gerekir. Ama bir satış görevlisinin bize göstereceği ilgi, ürünü deneme ortamına sahip olmak o ürüne yaklaştırabilir. Ya da bir konuyu protesto etmek için ortaya çıkan gruplar artık bakıyoruz ki, bir ekran üzerinden facebook ortamında bir araya gelmişler ama birinin diğerinin yüzünü görmüşlüğü yok. Bu grubun binlerce üyesi var ama herkes aslında tek kişi ve yalnız. Burada bir grup dinamiğinden, deneyiminden bahsedebilir miyiz? Maalesef hayır. Demek istediğim şu ki, bilgisayarın başına oturarak gerçekleştirdiğimiz her türlü aktivite ile daha fazla yakınlaştığımızı zannederken aslında biraz daha birbirimize yabancılaşıyoruz. Yabancılaşırken de hayat tarzımız ve düşüncemiz değişiyor, başka bir kimliğe bürünüyoruz. Aslında gündelik yaşam pratiklerinde ortak mekânlarda yaşayan bireyler olarak bizler, kalabalıklar içerisinde yalnız, grup içerisinde birbirini tanımayan yabancı haline dönüşüyoruz. Tabi bunlar olurken iletişim süreci devam edecek ama insanın içinden biraz da olsa nerede o eski günler diyesi geliyor!

Yazımızın sonuna gelirken, ya çok şey anlattın da başlıktaki o 3T peki nerede diye sormanızı duyar gibiyim. O zaman tekrar okumanız gerekecek desem… Şaka bir yana, yazımın içinde belirttiğim, hayatımızı çepeçevre sarsa da fark etmediğimiz bu 3T – Tüketim, Totalitarizm, Teknoloji. Bu 3T hayatımızın akışını değiştiren, birbirini etkileyebilen bir bütünün ayrılmaz parçaları gibidir. Toparlayacak olursam, bireyin kendisinin diğerinden farklı olma arayışına girerken aslında başkalarına benzeme çabasını gösterdiğinin farkında değildir. Dikkat edilirse popüler kültür, alınıp satılan bir meta formuna bürünmüştür. Aslen kullanım ve tüketim kültürüdür. Reklam da burada döndürücü bir etki yaratmaktadır. “Saçına X marka ürünü sürmelisin”, “Y marka parfümü kullanmalısın”, “Z marka araba ile işe gitmelisin” mesajları sürekli kafamızın içinde çınlamalar yoluyla, bir hipnoz seansındaymışçasına sürekli bir şeyler aşılanıyor hücrelerimize. Aslında hepimiz “modern toplumun hipnotize edilmiş bireyleri” haline gelerek statümüzü ve değerlerimizi semboller aracılığıyla iletmekteyiz. Sen buna değersin demek, aslında bunu almazsan değer göremezsin demektir. Dün popüleri, günlük yaşam pratikleriyle üreten halk iken, bugün bakıyoruz ki popüler, kültür endüstrisinin de dayatmasıyla moda, turizm, eğlence ve özellikle reklamın ta kendisi olmuştur. Dolayısıyla tüketim olgusu totaliterizmin hizmetine girmiştir. Bu hizmetin sürekli hale gelmesini, teknolojinin ve türevlerinin yayılmasında ve gelişiminde aramak gerekmektedir. Başta internet olmak üzere sosyal medya, tüketim biçimlerini dönüşüme uğratmıştır. İnternetten satın almanın dayanılmaz hafifliğiyle tüketiciler bilinçli ya da bilinçsiz tüketim girdabına girerek, kolay ödeme sayesinde ihtiyaçları olmayan birçok nesneyi satın almaktadır. Yazımı Oscar Wilde’ın bir cümlesiyle bitirmek istiyorum: “Bana lükslerimi verin, gereksinimlerim olmadan da yaşarım.”

 

 

[1] Bilgi çöplüğü, karmaşası içinde yaşama durumu

Cihan Becan

Cihan Becan

İstanbul Aydın Üniversitesi
Yard. Doç. Dr.
Halkla İlişkiler ve Tanıtım

ÖNCEKİ YAZI

Glitch: Yeni Wabi Sabi- Selime Göç

SONRAKİ YAZI

Bir Proje Nasıl Bırakılır ?- Cihan Çolak

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*