Sanat & Kültür

Güncel Yapılanma ve Sorunlar- A.Celal Binzet

 

Gündemden hiç eksilmeyen konulardan birisi sanatçı ile içinde yaşadığı toplumun ilişkisidir. Öyle dışarıdan göründüğü gibi yalın bir yönü de yok bunun. Sorunu irdelerken, bizleri bekleyen bilinmezin çokluğu karşısında sürprizlerle karşılaşmamak elde değil. Kültürel yapılanmadan sanatsal endişelere, oradan da politik seçeneklere değin bir yığın sorgulama o gündemin konuları arasında görülür.

Sözün başındayken, bu iş sırasında sınıflandırıcı bir anlayıştan yola çıkmanın önemine değinmek zorundayız. Bunu yaparak çözüm konusunda daha akılcı bir yaklaşımın yolları açılmış olur. Hiç kuşkusuz öncelikle genel yapının tanımlanması gerekli. Bunun için de elde somut kanıtlar olduğu açık. Ayrıca toplumu oluşturan alt kurumların hem kendi içinde hem de birbirleri arasındaki ilişkinin niteliğini görmemizde sayılamayacak yararlar var.

Öyleyse, öncelikle yapısal bağlamda çözümlemeye gitmek kaçınılmaz. Çünkü söz konusu toplumsa, birinin ötekiyle benzeşmesi gibi bir olasılık yoktur. Tarihsel ve sosyal yapının biçimlendirdiği insan modelini, koşulları tümüyle ayrı bir diğer toplumda görmeyi ummak düş kırıklığı yaratabilir insanda. O nedenle her birini kendi öznel koşulları içinde irdelemek en iyisi olmalı. Böyle bir yola gidilmesinin ardında yatan etken, söz konusu yapılanmaların kendi içinde yeterince türdeş bir özellik sergileyememesidir. Dış görünüşü bakımından kavranması zor, çözümlenmesi kolay olmayan bir durum. Ancak içine girerek yaşanmasıyla algılanıp gizlerine ulaşılacağı açık. Böylelikle yakın ölçekte incelendiğinde, yapısındaki farklı bölümlerin gerçeği daha rahat kavranacaktır.

Bir yığın öznel etmenin ışığı altında neyin araştırma konusu olacağı ve her bir bölümün öteki kurumlarla ilişkisinin neler olacağı konusu başlı başına sorundur. Kabul etmek gerekir ki, toplum bilinci bireye göre daha karmaşık bir yapı gösterir. Burada değineceğimiz karmaşıklık olgusu, onların yer ve zaman içindeki konumlarıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Böyle bir yargının temelinde insanlık tarihinin, uygarlık ve bilimde ulaştığı yerin yattığını söylemek fazladan bir saptama olmayacaktır sanırım. Öyle ki, teknolojinin gelişimiyle giderek dışa açılan ya da açılma zorunda bırakılan toplumlarda bir tür değerler çarpışması yaşanmaya başlamıştır. Özellikle de teknolojik gelişimin alt yapısını hazırlayan düşünsel süreci özümsemeden üst basamaklara tırmanmış toplumlarda bu çarpışma daha şiddetli olacaktır. En son sistem teknolojik ürünleri kullanan ama onunla eşdeğer bilinçlenme sürecine gözlerini kapayan kalabalıkların varlığı hiç de yabancımız olmasa gerek. Sonuçta yaşanan kimlik bunalımı, gruplar arasında yapay çözüm önerilerini gündeme getirir.

Betimlenen bu açmazın her toplum için aynı sonuçları doğurduğu söylenmemelidir. Kültürel birikimin özümsendiği yapılarda gelenekle evrensellik arası bağın rahatça kurulduğuna ilişkin sayısız örnek tarihte görülebilir. Bu iki kavram birbirini besleyerek geleceğe doğru ilerlemede önemli bir işbirliğini gözler önüne serer. Sorun, bu geçiş dönemlerinde başka örneklerden ne ölçüde yararlanılabildiğine gelip dayanmakta. Böyle bir işe kalkışmanın ön koşuluysa, aklın bağımsız kullanımıdır. Buradaki kullanımdan amacın, daha çok toplumsal bilinç alanına yönelik bir hedefi işaret ettiğini yeri gelmişken açıklayalım.

Pere Borell del Caso

Pere Borell del Caso

Öyleyse sorun nedir?

Bireyden bireye ilişkinin ötesinde birey-toplum çelişkilerinin altında yatan nedenleri incelemek soruya bir ölçüde yanıt verecektir.

Toplumbilimcilerin yaptığı araştırmalara göre bir alt öğe olarak toplumsal grupların varlığını tanımak zorundayız. Anılan gruplar, karşılıklı ilişki içinde bir araya gelmiş ya da gelebilecek insan topluluğu tanımıyla açımlanıyor. Kendi içinde ayrıldığı iki ana bölümden birincisi aile ve yakın çevrenin, sürekli, dolaysız ve kişisel ilişkilerini kapsıyor.

İkinci grup ise bunların dışında kalan, genellikle yasal ve sözleşmelerle sınırlı biçimsel ilişkiler içindeki insanlardan oluşmada.

İki grubu karşılaştırmalı araştırmanın sonuçları oldukça ilgi çekici. Konunun sınırları göz önüne alınarak bakıldığında ikinci grubun özellikleri arasında sınırlı, başarıya dayalı ve ben-merkezci bir eğilimin varlığı ortaya çıkıyor. Buradaki ilişkinin toplumun genel çıkarlarından çok, grup için geçerli olduğunun altını bir kez daha çizmekte yarar var. Yeterince kurumlaşmamış, üretim ve tüketim dengeleri yanında yaratım olgusunun yeterince ön plana çıkarılmadığı (kısaca geri kalmış) bir toplumda ben-merkezci anlayışın spekülatif boyutunun olabildiğince geniş tutulacağı açıktır. Kaynakların kullanımında kitlesel çıkardan çok, kendine dönük birikimi hedefleyen gruplar için en önemli sorunun paylaşım olması kaçınılmaz.

Sonuçta, bireyin daha iyi yaşamasına yönelik bu girişimin, başkalarının çıkarlarıyla örtüşmeyeceğini kimse yadsıyamaz. Bu paylaşım sürecinin işleyiş biçimi toplumun genel yapısıyla çok yakından bağıntılıdır. İşte bu aşamada görülen genel yapı, düşüncelerimizi somutlaştırma adına iyi bir örnek oluyor. En azından, yapısal çözümlemede bize özgülüğün ipuçlarını vermesi bakımından ilginç. Normalde ben-merkezci olması gereken kitlelerin uyuşturulmasıyla, statükocu yönetimlerin istemleri doğrultusunda öne sürülen uygulamaları onaylama mekanizmasına dönüşmeleri kaçınılmazlaşıyor. Uyuşturma işinin popüler kültür simgeleri olan televizyon, futbol ve din gibi değişik kurumlar aracılığıyla gerçekleştirildiği toplumbilim uzmanlarının üzerinde birleştiği tek konu. Böylelikle normalde kitlenin kendi çıkarları için yapacağı istemler, yerini yöneticilerin çıkarlarını desteklemeye bırakır. Kitlenin, çıkarlarını göz ardı ederek kendine karşıt politikaların uygulanmasına çanak tutacak davranışları edinmesi uzun bir eğitim sürecini gerektirir. Değinilen süreçte bilinçlenmenin önünü kapayacak her yola başvurulacaktır. O eğitim ki insanı, başka sanal dünyalarla oyalanmaya, birey olmaktan çok sürü psikolojisiyle donatmaya ve buna bağlı olarak baştaki gücün iradesini kayıtsız koşulsuz destekleyiciliğe yöneltir.

Buyurucu güç, o eğitimle koşullandırılan kitlelere bir heykelin dinsel gerekçelerle yıkılmasını önerip sorduğunda alacağı yanıtı bilir. Çünkü böyle bir eğitimle uyuşturulmuş insan kalabalığının düşünmeye gereksinimi yoktur. Eğer olsaydı, aynı kalabalıktan, o güce karşı neden ekonomideki zamları sormadığı sorusu yükselecekti. Akıl tutulması denen şey bu olmalı. Normal koşullarda en küçük çıkarı için olmadık davranışları sergilemekten çekinmeyen insanlar, sürü psikolojisine dönüştürme eğitimi sonucu çıkarını buyurucununkiyle değiştirmekten kaçınmamaktadır. Oysa sanat eğitimiyle donanmış insanın geleceği kurmada, nasıl değişik yollar ve sistemler bulabileceğini öğrenmesi olasıydı. Sanatın, bu gibi toplumlarda uyanış sürecini tetiklediği için tehlikeli sayıldığını unutmayalım.  

Tarihsel süreç içinde birçok bakımdan örnek alınan batının kentsoylu toplumlarında bugünkü düzeye birdenbire gelinmemiştir. Uzun, sancılı dönemler ve nice kıyımlardan alınan derslerin, kimliğin oluşmasındaki geniş katkıları bilinmez olur mu hiç? Yoksa, durup dururken bir topluma kimliğini veren nitelikler kendiliğinden ortaya çıkmaz. Öyleyse bu süreçte bir gelenekten söz etmenin sakıncası bulunmamalı. Gelenek dediğimiz şey de olaylar karşısındaki toplu davranış kalıpları, belki bir adım ötesinde kültürel dışavurum değil midir zaten? O nedenle farklı coğrafyalara dağılmış insan toplulukları arasında birbirine benzemez davranış modellerinin ortaya çıkması son derece doğal sayılmalı.  

Aynı toplum içinde var olan gruplar arasındaki dengenin iyi kurulmasının oradaki dinamizmi olumlu yönde ateşleyerek ileriye yönelmesinde itici güç rolü oynayacağını bilelim. Burada değinilen dinamizmin temelinde, bireyin kendini özgürce anlatabilme ortamına kavuşması yatar. İşte bu nokta gelmek istediğimiz yer. Çünkü özgürlük ve anlatım kavramlarının birleştiği kavşak sanata denk düşer.

Birbirinden farklı tanımlar yapılmasına karşın ortak bir kavram bütünlüğü üzerinde anlaşıldığı gerçektir. En azından anlatım özgürlüğünün her alanda sorunsuz yaşandığı bir ortamın hedeflendiği unutulmasın. Bilindiği gibi sanatın sonul hedefi insanın doğa yorumlarına, duygularını da ekleyerek en yetkin biçimde yansıtmasıdır. Düşüncenin daha iyiye ve güzele doğru dışavurumudur. Sanatçının anlatımı çok çapraşık simgelere dönüşebileceği gibi, hiçbir yan yola sapmadan doğrusal da olabilmektedir. Anılan özelliğinden dolayı yapıtla genel geçer yargılar arasında her zaman olumlu bir ilişki bulunması beklenemez. Yöntem ne olursa olsun, birey olarak sanatçının nesneler ve olgular karşısındaki tavrı eleştirel ve sorgulayıcıdır. Bu bakımdan sanat yapıtı her şeyden önce bir yorumdur. Denilebilir ki, yorumlardaki nesnellik ölçütü nasıl saptanabilir? Şunu bilmekte yarar var sanıyorum. Hiçbir sanatçı kendi yaptığının “en doğru”, “en mükemmel” olduğu gibi bir düşünce saplantısında olamaz. Bu sav ancak yapıtın kendi içinde barındırdığı değerlerinin var olduğu kadardır.

Öyle bile olsa, sonuçta söylenenler kişisel bir çıkıştan öteye gidemeyeceği için her tür eleştiriye açık olacaktır. Elinin altında kendininkinden başka güç olamayacağı için başkaları üzerinde zor kullanarak kendine yönelik yeni bir bakış açısı yaratması söz konusu değildir. Tersine, en çok özgürlükten söz eden politikacının uygulamada farklı bir yol izlemesi ise çok olağan(!) bir durum almıştır.

Aslında normal olanın, bir toplumsal grup olarak politikacının birincil görevi yasalarla çizilmiş alanda hareket etmesidir. Günlük uygulamaların gösterdiği durumlara bakacak olursak Makyavelizm’in kendine en uygun toprağı, düşünsel gelişimini çağdaşlık düzeyine taşıyamamış toplumlarda bulduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Bu konuda, anılan görüşe sımsıkı sarılarak günlük uygulamalara geçilmediğini kimseler söyleyemez.

Böyle bir dürtünün altında yatan etken nedir?

Bilinen bir gerçeği yineleyelim. Geri kalmak toplumsal sorunlara çözüm üretememektir. Kısa vadede bireylerin beklentilerini yerine getiremeyince çözüm ya metafizik değerlere aktarılacak ya da kitlesel zaafların dürtükleneceği başka noktalar bulunacaktır. Daha basitçe bir anlatımla, politikacının kendi varlık felsefesini, halkın durumunu hep daha çok iyileştirme düşüncesi üzerine kurduğu gerçeği çıkar. Bu söylemden, “bugünkü” durumun iyi olmadığı sonucuna ulaşılabilir. İşin dramatik yanı tam burada yatıyor. Nesne ve olgularla düşünen sanatçının, bunlardan yola çıkarak “bugüne” ilişkin yaptıkları politikacının müdahalesiyle sakıncalı bulunup yasaklanabiliyor. Her toplumda bu tür yapıtlardan oluşmuş zengin birer liste bulunduğu bilinmekte. Tek tek sıralamaya gitmek ayrı bir çalışma ve zaman ister.

Kabul etmeli ki, gerekçe bulmada politikacının oldukça rafine nedenleri vardır. Unutulmaması gereken nokta hem sanatçı hem de politikacının “bugün”le uğraşmasıdır. Birincisi, var olan ilişkileri yorumlarken kuşkusuz kendi bireysel katkısını da eklemektedir. Ama ikinci grup,  kendi alanı dışına çıkarak müdahaleci bir anlayışla toplum adına karar vermeye çalışır. Eğer politikacı kendisine yüklenen görevi yerine getirecek olsa günün sorunlarını kökten çözmüş olurdu. Ancak onun sorunu kendisi dışında kalan kitlenin bu beklentilerini ertelemek üzerine kurulmuştur. Bir anlamda ütopik bir gelecek kurgusuyla insanlardaki umut duygusunu diri tutmaya çalışır. Böylelikle kendisini sürekli gereksinim duyulan bir varlık –kurtarıcı- konumuna yükseltir. Değinildiği gibi çözümlerin sürekli ertelendiği toplumlarda birikmeyle daha da büyüyen yeni sorunların yaratacağı çelişkiler, sanatçının hedeflediği dünyayla çelişmekte gecikmez. Çatışmanın bu aşamada ortaya çıkması rastlantı değil. Herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için ekleyelim.

Nasren Jake

Nasren Jake

Sanatın kendi iç dinamizmi ve sorunları vardır. Hem de yeterince. Dolayısıyla bundan, sanatçının kendi sorunlarını dışlayarak başka yönlere yöneleceği yargısı çıkarılmamalıdır. İçinde yaşanılan toplumun çelişkileri var oldukça birileri tarafından yorumlanmasının önüne geçilemez. Bu anlayış üzerine kurulan sistemin kavuşacağı yapının kısır döngüden başkası olamayacağı bir gerçektir. Karşılıklı olarak birbirlerini eleştirerek kendi içlerinde daha olgun bir duruma ulaşma yerine yasaklama mantığı toplumdaki güçler dengesinin çok normal olmadığını gösterir. Yakın geçmişte yaşanan çok sayıda olay baskı grubu olarak politikacının sanatçıya egemen olma çabasıyla açıklanabilir ancak. Şöyle de söylense yeridir: Sanatçının bireysel ölçekte farklı düşünce yollarının önünü açması, tek seçenekli yaşam önerisini dayatan baskıcı yönetimlerin asla hoşlanmadığı bir durumu gözler önüne serer. Çünkü yaratıcı zekânın sorgulayan kimliğiyle düşünmek daha iyi yaşamanın kapılarını açar. Yaşamı ve çelişkilerini anlamak isteyen insan için gerekli en önemli özellik, sanatsal ölçekte düşünme alışkanlığının kazanılmasıdır. Varlık nedenini durağan bir anlayış üzerine yapılandıran politikacı için öncelikli hedef bu tür alışkanlıklardır.

Böylelikle sanat yapıtlarını yasaklayan, onların halk için “zararlı” olduğunu öne süren bir toplumsal grubun oluşum süreci tamamlanmış olur. Ayrıca beklentilerin yoğunlaştığı bir ortamda çözüm önerilerinin bir başka dünyaya ertelenmesi sayesinde gerçekliğin yerine sanal yaşam alanlarını geçirmiş olur. Onun için, “görünmez”liği kutsamak, geleceği bilinmezlerle dolu bir yere taşımanın ön hazırlığı yerine geçer. Bu aşamada metafizik felsefenin devreye sokulduğunu görürüz. Tipik bir örnek olması bakımından Burhan Toprak’tan şu alıntıyı okumakta yarar var: “Ne para, ne sultanlık, ne ün; ne de sağlık; yalnız bir şey lâzımdır: Mutlu olmak. Bunun için de teslim olmak, yani müslüman olmak gerekir.” (Din ve Sanat, “Ballar Balını Buldum”,Varlık Yayınları, İstanbul, 1962, s.:77) Günümüzde, çevremizde olan bitenlere bakıldığında burada vurgulanan ülkünün yok sayıldığını söylemek hiç de yanlış sayılmaz. Dillendirilen söylemlerle yapılanlar arasındaki çelişkinin açığa çıkmaması, kitleler tarafından öğrenilmemesi adına yapılacak ilk işin, aydınlatıcı sistemlerin işlevini yok etmek olacağı bilinmez mi?Sanatın somutluğu, bu inancın karşısında gerçekliğin anıtı gibi yükseldikçe ortadan kaldırılmasının gerekçesini de beraberinde getirir. Bu açıdan bakıldığında günümüz Türkiye’sindeki çatışmanın nedenleri daha iyi anlaşılıyor. Kendini teslim eden kul ya da bilinciyle direnen, yaratan, geleceği kurmaya çalışan birey olmak. Kuşkusuz kul olduğunuzda her şeyi bir üst otoriteden bekleyerek kaderinize katlanmak zorundasınız. O durumda bilinç yollarını açacak sanata gereksinim duyulmayacaktır. Resim ve heykelin yasaklanması bu düşünce sisteminin yok edilmesi anlamını taşır. Sanat olgusu aracılığıyla kitlelere ezberletilmeye çalışılan kalıpların gerisindeki niyetlerin açığa çıkmasından korkulduğu için yasaklar öne sürülür.

Genel bütçede sanata ayrılan ödeneğin düşürülmesinin ardında yatan gerekçe de bundan başka bir şey değil. Tek tipte, tek kalıpta yetiştirilmiş insanlardan oluşan bir toplum hedefleniyor sonuçta. Yönetmenin kolay olduğu, istemsiz kalabalıkların bir araya geldiği bir toplum. Politikacının hanesine artı olarak yazılabilecek(!) bu işlemlerin, ülkenin genel yapısını olumsuz etkileyeceğini yinelemeye gerek var mı bilmem! Dogmatik kalıplarla donatılmış beyinlerin soru sorma gibi yüklerden kurtulup, verilenle yetindiği ve kendisine sunulan tek bilgiyi doğru kabul ederek inandığı toplumlar böyle tasarlanıyor artık. Çağın son moda teknolojinin ürünlerini kullanan ama o süreci hazırlayan düşünsel yapıdan habersiz varlıklarla dolu sokaklar, alanlar ve iş yerleri.

Gelişmişliğin kapılarını açacak ortam, ne yazık ki yukarıda portresi çizilmeye çalışılan böyle politikacıların yaşadığı yerlerden oldukça uzakta.    

A. Celal Binzet

A. Celal Binzet

ÖNCEKİ YAZI

Dünyada Beklenen Sergiler...

SONRAKİ YAZI

MOMA Trump'ın yasağına koleksiyonuyla cevap verdi!

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*