İzlekler Dergi

Görme Biçimleri-Gülgün Başarır

“Şu da var ki imge sanat yapıtında  verildiği zaman insanların ona bakışı sanat konusunda edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinden kurtulamaz. Bu varsayımlar şunlarla ilgilidir. Güzellik, gerek, deha, uygarlık biçim toplumsal konum, beğeni vb. Bu varsayımların çoğu bugünkü durumuyla artık dünyaya uymuyor. ( Bugünkü durumuyla dünya salt bir nesnel  gerçeklik değildir; buna bilinçlilik de katılmıştır. ) Günümüze tam olarak uymamalarının dışında bu varsayımlar geçmişe de gölge düşürürler. Geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup  yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi’ yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar” John  Berger ( Görme Biçimler- Metis Yayınları)
 
Arter’de 2 Haziran-13 Ağustos 2017 tarihleri arasında Görme Biçimleri isimli uluslararası bir sergi yer alıyor. Serginin küratörlüğünü, Sam Bardaouil ve  Till Feellrath  üstlenmiş. Art Reoriented isimli küratöryal  platformun kurucularından olan her iki küratör, Montblanc Kültür Vakfı  eşbaşkanlığını yürütüyorlar. Küratörler John Berger’in 1972 yılında yayınlanan Görme Biçimleri kitabından  yola çıkarak, serginin kavramsal çerçevesini Görme Biçimleri olarak belirlemişler.
 
33 sanatçının resim, heykel,fotograf, ses, film ve yerleştirme gibi çeşitli mecranın yer aldığı bu sergi özenle hazırlanmış. Sanat eğitimi almamış izleyicinin algılayabilmesinin  önünü açan, görsel farkındalık yaratan John Berger’in bakışının bir  anlamda tezahürü gibi. Bu sergi vesilesiyle, sergide yer alan sanatçıların eserleri zamana ve mekana ait farklılık, karşıtlık ve aykırılıkları görünür kılarak görsel farkındalığımızı  zenginleştiriyorlar.
 
Görme Biçimleri sergisi; her şeyin değer yitimine uğradığı bugünün verili dünyasında, gelecek güvencesinin, motor gücünün, ırk, dil, din, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin insanları birbirine bağlayan tek gerçekliğin  sanat olduğunu bir kez daha görünür kılıyor.
 
Sergide, farklı  zamanlarda üretilmiş sanat eserlerinin  farklı bir bağlamda yer alması, onlara daha önce yapılmış yorumları  geçersiz kılar. Farklı ifade biçimlerinin yan yana kullanılması, yüksek sanat veya sanat olmayan gibi algıları dönüştürür. Farklı coğrafyalara ait sanatçıların bir araya getirilişi  Batı merkezli sanat anlayışının tek gerçek sanat olduğu algısını tartışmaya açar.  Sanat tarihinin, siyasi, kültürel, coğrafi  koşulların birbiri ile etkileşimi içinde,  yaratıcı bireylerin tarihi olarak  yeniden yazılabilme  olasılığını görünür kılar.
 
Her sanat eseri, dış dünyayla ve nesnel zamanla sarılmıştır. Belli bir yaşı vardır, belli  bir yerdedir belli bir yıldadır. Bu durum sanat eserinin  anlamını belirlemez.
 
Sanatçıya bir şey olmuştur ki  sanat eseri kendi mecrasında ortaya çıkar. Olan şey hiç bir zaman içerik değil bir haline gelme durumudur. Bu bir  amor fati’nin keşfidir. Yani kişinin yazgısını sevmesi.  Sanatçının yaratma süreci  sancılı bir süreçtir. Sanat eseri, son haline gelinceye kadar, çizimler, incelemeler, geliştirilen fikirlerle uzun bir oluşum, hazırlık ve başkalaşım  sürecini gerekli kılar. Bu süreç yapıp bozmayı da içeren bir inşa sürecidir.
 
Her sanatçı kendinden bildiği sorunlar ve dış dünyanın deneysel olgularından beslenir.
Bu bağlamda bakıldığında sanat eseri, sanatçının hem öznelliği hem de  dış gerçekliğin bir ürünüdür. Sanatçılar hayal  gücü ve yaratıcı  ustalıklarıyla  hayatı deneyimleyerek, görsel farkındalık geliştirerek nedenler ve başka yerdelik kanıtları arasında eserlerinde  bir anlam dünyası yaratırlar.  Her sanatçı, eserinin  içinden zamanın akıp geçmesine  izin vererek sonsuza seslenir.. İşte tam da bu nedenle  “ sanat saklar dünya üzerinde kendini saklayan tek şeydir.” (G.Deleuze-F.Guattari)   İşte tam bu nedenle farklı bağlamlarda ve sergileme biçimleri ile bir araya getirilen sanat eserleri, yeni bir gerçekliğin  kodlarını sunarlar.
 
Sergide ilginç işleri yer alan Gustaw Metzger 1926 yılında Yahudi bir ailede doğmuş.  Annesi ve babası 1943 yılında Polonya’ya sürüldükten sonra kaybolmuşlar. Sanatçı 01.03. 2017 tarihinde hayata veda etmiş.     Gustaw Metzger’in 1990 yılında başlayıp 1996 yıllında bitirdiği Tarihi Fotograflar serisinden Sürünerek Girmek ( İlhak)  ve  Yürüyerek Girmek  ( Tapınak Tepesi Katliamı) isimli iki yerleştirmesi   sergide  yer alıyor. Gustaw Metzger’in Sanatçının“ Sürünerek Girmek “ isimli işi, Arter’in birinci katının  zemininde sergileniyor.  Fotografın üzeri sarı renkli pamuklu bir örtüyle örtülmüş. Sanatçı  bu  işinde  1938 tarihli “ Hitler Gençliği Yahudilere Zorla Sokak  Temizletiyor” isimli fotografı büyüterek kullanmış. Sanatçı, tıpkı yerde sürünerek sokağı temizleyen Yahudiler gibi, sarı örtünün altından sürünerek geçmeyi önererek Yahudilerin eylemine benzer bir eylemi izleyicinin bedeninde deneyimlemesini, onların yaşadığı bu aşağılamanın hissedilmesini  istiyor.
 
Fotografı örten sarı bez Hitler faşizminin, Yahudileri sarı renk giymek zorunda bıraktığı gerçeğini görünür kılıyor. Sanatçı, fotografın  üzerine örtü ile bir engel koyarak  gerçeğin görülebilirliğinin her zaman mümkün olmadığının altını çizerken, gerçeği görebilmenin bütün “örtüleri” açmakla mümkün olabileceğini  hissettiriyor.
 
Gustaw Metzger’in “ Yürüyerek Girmek”  (Tapınak Tepesi Katliamı) (1980 ) isimli siyah beyaz  büyütülmüş fotografı Arter’in zemin katında, dar bir koridorun duvarında yer alıyor.Mescid -i Aksa  katliamını gösteren bu fotograf da, bej rengi bir perde ile örtülmüş.  Tıpkı Filistin gerçeğinin  üstünün örtülmesi gibi.
 
Geçmişte soykırıma uğramış Yahudilerin bugün Filistinlilere   benzer bir uygulamayı reva görmesi gerçeğini  bir Yahudi olan Gustaw Metzger’in görüp göstermesi  gelecek için  umudumuzu artırıyor. Aynı dar koridorda duvara dayanmış  Mona Hatoum’un  kırmızı eğri  yumuşak bastonu, desteksiz oluşumuzu kanıtlıyor. Ayrıca Gustaw Metzger’in “Yürüyerek Girmek” işiyle bağ kurulmasını  sağlıyor. Bugünkü  verili dünyada  desteksiz  kalan Filistinliler üzerinden hepimizin vahşet karşısında desteksiz kalışımızın göstergesi  haline geliyor.

Mona Hatoum, Arter, Görme Biçimleri

 
Gustaw Metzger ‘in işinin karşısında yer alan odada “James Webb’in” ( 2008)  çığlık isimli yerleştirmesi yer alıyor.  Kapının tam karşısındaki duvara A4 büyüklüğünde Picasso ‘nun “Guernica” tablosuna ilişkin bir sertifika asılmış.  Önünde genellikle müzelerde kullanılan bir güvenlik bariyeri yer alıyor. Görünürde  bir Guernica tablosu olmamasına rağmen, Guernica’nın ardıl görüntüsü gözümüzün önünde canlanıyor.  Sanatçı bu işiyle, mevcut olmayanın mevcutmuş gibi algılanmasını sağlıyor.  James Webb kelimelerin bittiği yerde  içgüdüsel ifade biçimlerinin   devreye girmesinden hareketle  “Guernica”  karşısında  çığlık atmanın “ sadece sanatın veya sanatın temsil ettiği şeylerin değil, sanatı değerlendirme  tarzımızın da”  bir göstergesi   olduğunu ifade ediyor. Aynı mekanda  belli aralıklarla duyulan James  Webb’in  yerleştirmesindeki çığlık sesleri  bu dar koridorda Mescid-i Aksa katliamının  vahşetinin çığlıklarına dönüşüyor. “Dar koridor” Filistinlilerin var olabilmek için ne kadar dar bir alana sıkıştırıldıklarının  da metaforu haline geliyor.

James Webb, Çığlık, Enstelasyon

 

Arter’in ikinci katında, David Claerbout’un “ Mutlu bir Anın Cezayir Kısımları” ( 2008) isimli videosu yer alıyor. Video, David Claebout ‘un çektiği ellibin fotografın içinden seçtiği altıyüz fotograftan oluşuyor.  Bu altıyüz fotograf, sanki zaman hiç akıp gitmiyormuş gibi, sanki şu anı gösteriyormuş gibi, ustalıkla seçilip yanyana getirilmiş. Sanatçının  kesintisiz bir akış sağladığı bu fotograflarla oluşturulan video, farklı yönlerden ayni mekanı gösterir.
Video, Cezayir’deki Al-Kasbah’ta, Akdenizi gören  bir terasta başlıyor.  Etrafı yaşlı erkeklerle çevrili birkaç erkek çocuk ve genç erkek; birkaç martı terasın üstünde  uçarken    futbol maçını  durdurup   martı ile ilgilenmeye başlıyorlar. Tel örgülü  teras önce bir hapishane havalandırmasını düşündürüyor.Tek tek  diğer mekanlarla birlikte  farklı yönlerden  ayni mekana bakış, bir labirenti andırıyor. Sanatçı için geçmişte yaşanmış olan olan bu mekan, Onun büyük  çabasıyla  izleyici için ana dönüştürülüyor.
 
 
Bu  çarpık yapılanmış, zamanın durduğu şehirde, sanatçı, yaşanması muhtemel,  kendine kapanmış anları görünür kılıyor.  O kendi çalışmasını   “şüpheli bakış  dediğim şeyi açığa çıkarmak için ömür boyu süren proje” olarak nitelendiriyor.  David Claerbout şüpheli bakışla neyi kastediyor? Peşin hüküm ve karşı çıkılması gereken  kabuller, şüpheli bir bakış olabilir.
 
Sanatçının farklı yönlerden gösterdiği bu metaforik  mekan ve donmuş gibi duran  martılar, bu ve benzeri mekanlarda yaşamak  için çaba gösteren insanlar, zamanın değişmediğinin hep ayni kaldığının ifadesi haline geliyor,
 
Birey olarak herkesin kendi peşin hükümleriyle, karşı çıkılması gereken durumları kabullenişiyle hesaplaşması, tıpkı sanatçının projesi gibi, ömür boyu  süren bir proje değil mi?
 
Hayri Çizel’ in (1891-1950)   Sanatçının Atölyesi isimli 64×78 cm boyutlarında tuval üzerine yağlı boya  resmi Arter’in ikinci katında yer alıyor. Sanatçının resminde, tavana kadar  farklı büyüklükte yağlı boya resimlerin asıldığı  bir oturma odası ve bu odaya açılan küçük bir odanın yer aldığı resimde, şövale üzerinde  yağlı boya bir Atatürk resmi duruyor.  Resmin zemini,  fırçayı temizlemek amacıyla sürülmüş gibi duran siyah birkaç fırça darbesi dışında boyanmamış.  Yani Atatürk resmi tamamlanmamış durumda. Bugün bu  resim tamamlanmamış haliyle bu coğrafyada neredeyse bütün evlerde yaratılmaya devam eden Atatürk imgesinin  metaforu haline geliyor.

Hayri Çizel “Sanatçının Atölyesi”

 2007 yılında İstanbul Modern’de, otuzbeş büyük boyutlu fotografını  izlediğimiz Andreas Gursky ‘nin, Arter’in zemin katında, 2011 tarihli siyah beyaz büyük boyutlu  Bangkok VIII isimli bir fotografı yer alıyor.  Sanatçının  Chao Phraya  Nehrin’den çektiği kamuflaj desenlerini anımsatan  soyut fotografına yakından bakıldığı zaman, suyun yüzünde bir sürü çöple karşılaşılıyor. Orta doğuda uzun zamandır akıp giden savaş, tıpkı  Andreas  Gursky’nin fotografındaki kamuflaj deseni algısı gibi, bu coğrafyada durmadan artan kamuflaj giysilerinin algısına dönüşüyor.

Andreas Gursky

 
Jeppe Hein’nın 2013 tarihli “ Dönen Ayna Nesne II “ isimli işi, köşegeninden  katlanarak kıvrılmış gibi duran dikdörtgen bir aynadan oluşuyor. Ayna önünde hareket edildikçe görüntü çoğalır, parçalanır. İnsan bu aynada farklı yönlerden kendine bakma imkanı bulurken, ayna hareket ediyormuş gibi algılanır.  Sanatın bir “ayna” olduğu düşünüldüğünde Jeppe Hein’in aynasında “kendimizle, hem de bir çok yönümüzle” eğer “görebiliyorsak” karşılaşabiliriz.
 Alicja Kwade’nin Arter’in giriş katında yer alan “ Gegen den Lauf “(2012 ) isimli işi, manipüle edilmiş iki saatten oluşuyor. Sanatçı saatın akrep ve yelkovanını ters yönde, saniye ibresini  saat yönünde  hareket edecek şekilde manipüle etmiş. Saat çalışıyor ama zamanı göstermiyor. Saatin kendisi dönüyor gibi algılanıyor. Sanatçı  ölçülebilir zannettiğimiz zaman algısını bozuyor. Saati bir sanat nesnesine dönüştürürken, sanatın zamanının saatin zamanından farklı olduğunu görünür kılıyor. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü “ romanını anımsatıyor.

 

  Hollandalı  bir  haritacı olan  Fredrik de Wit’in
( 1690 ) günümüzdekinden farklı sınırları gösteren bir ortadoğu   haritası Arter’in  ikinci katında yer alıyor. Bu harita savaş, kan  gözyaşı  ve vahşetle  yeniden şekillendirilmek istenen bugünkü ortadoğunun metaforu haline geliyor.

 

Alicja Kwade

Fred Sandback’ın “İsimsiz” işi, zeminden tavana, zeminle tavan arasında gerilmiş yirmi ikişer siyah ve kırmızı ipten oluşuyor.  Sanatçının bu yerleştirmesinde boşluk içinde  dikey ritm, gerilme yükselme, düşme gibi kavramları düşündürüyor. İnsanların arasında rahatça dolaşabildiği, kırmızı ve siyah iplerin birer sınır çizgisi oluşturduğu bu mekan, başkalaşarak
içerisi ile dışarısı arasında da belirsizlik yaratıyor. 
Herkesin sınırının diğerinin sınırında bittiğini işaretleyen  insan ilişkilerinin bir arayüzü gibi.
 
Kim Tschang-Yeul’un Su Damlası (1986) isimli işi Arter’in birici katında yer alıyor. Sanatçı,  açık kahverengi astarlanmamış tuval bezi üzerine  yağlı boya  ve çini mürekkebi ile  su damlaları resmetmiş. Su damlaları tuval hareket edince sızıp dökülecekmiş gibi duruyor.
88 yaşındaki Koreli sanatçının kendini  fotografik ustalıkla  su damlasını resmetmeye adamış  oluşu, tuvalin gerçekliğini örtmemesi, su damlaları ile oluşturduğu  saydamlık,  dinginlik, sessizlik  ve sadelik malzemenin içine sızıyor.
 
Chris Bomd’un hiperrealist bir tarzda resmedilmiş kitap gibi heykelleri, Arter’in Zemin katında duvara saplanmış olarak sergileniyor. Resimle heykelin birleştiği bu  heykeller, kitabın işlevini yükleniyor. Sanatçı resim ve heykelin de kitap gibi okunabilirliğini görünür kılarken, duvara saplanmış haliyle kitaba ve sanata yapılan baskıları görünür kılıyor.
 
James Turner’ “Alta  (Pembe) isimli işinde ışığı kullanarak elle tutulmayan, ama görülebilen heykeller yaratıyor.  Tek bir  ışık demetini odanın bir köşesine yansıtarak üç boyutlu  bir nesne yanılsaması yaratıyor. Işığın renklerini odanın ve duvarların renklerine göre ayarlıyor. Sanatçı, şeyleri dış görünüşlerine göre değerlendirmenin  yanlışlığını görünür kılarken, ikinci kez  ve eleştirel bakmanın önemini hatırlatıyor.
 
Marcus Schinwald’ın İsmsiz (2015 ), Abby ( 2015 )  , İsodore (2 012 ) isimli   tuval üzerine yağlıboya resimleri Arter’in üç katında yer alıyor. Sanatçı genellikle  Biedermeier uslubuna kadar  geri giden  resimler üzerine protez, tıbbi alet  veya hapsetme araçları gibi uyumsuz  nesneler çiziyor. Sanatçının bu müdahalesi resimlerin anlamını muğlaklaştırıyor, bir kültürün ikona ve sembollerine bir saldırı gibi algılanabiliyor. Sanatçı   kültürel inşanın dönüştürme gücünü bir tür müdahale olarak niteliyor.

Marcus Schinwald

 
1954 doğumlu  ABDli fotografçı Cindy Sherman’ın  kromojenik renkli baskı “İsimsiz  #197”  isimli işi  Arterin zemin katında yer alıyor.Kariyeri boyunca pek çok  kimlik ve kılıkla kendini tekrar fotoğraflayan  Cindy Sherman  ayni anda hem fotoğrafçı hem model, hem yönetmen, hem oyuncu, hem makyöz hem manken olabilen bir sanatçı. Sanatçının bu becerileri,  sergideki işinde, tarihsel  portre geleneğine dayanarak, kadın güzelliği klişelerinin insanları nasıl şekillendirdiğine dair imgelerin aldatıcılığını görünür kılıyor.
 
 
Vik Muniz Tersinden (Ütü Yapan Kadın) ( 2008 )  işiyle  izleyiciyi sanat yapıtının ön yüzünü,  görme imkanından  mahrum bırakıyor. Herkesin sanatçının ustalığını  hayranlıkla izlediği tuvalin ön yüzü yerine, seyircinin hiç bir zaman görmediği  çivilere, deliklere, çengellere , karalamalara, dirseklere ve etiketlere dikkat çekerek, resmin mevcut olmayan  imgesini  izleyicinin gözünde canlandırmasını istiyor.
 
Bu sergi, sanatı yaşam biçimlerini dönüştürmenin bir biçimi  haline getirebilmek için, estetik deneyim biçimleri, kurgusal çalışmalar ve politik stratejiler kadar, sanatçı vizyonuna dikkat çekmek istemektedir.
 
 Bu sergi küratörlerin ifadesiyle, sanatçıyı  sahnenin merkezinde yeniden  konumlandırarak, onların  fikri algılayışımızı değiştirmelerini, bizi yönlendirmelerini, siyasi algımızı dönüştürecek imgeler yaratmalarını ve asla estetikten taviz vermemelerini  öneriyor.
 
Yükselen milliyetçi, popilist ve neoliberal politikalar  karşısında her zamankinden daha çok dünya algımızı değiştirecek  sonsuz sayıda görme biçimiyle zenginleşmiş sanatçılara  ihtiyacımız var. Çünkü  “sanatçılardan başka  kimse  dünya algımızı  değiştiremez.”
 
Fotoğraflar: Murat Germen
 
 
Gülgün Başarır
 

 

 

Gülgün Başarır

Gülgün Başarır

1966 yılında Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdi. Yazar, eleştiri dalında birçok ödüle layık görülmüştür. Ressam olarak sanat hayatına da devam etmekte son sergisini 2015 yılında Selvin Galeri'de açmıştır.

ÖNCEKİ YAZI

İzlekler 1. sayı!

SONRAKİ YAZI

15. İstanbul Bienali Sanatçıları Açıklandı !

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*