Sanatın Gözünden

Frankfurt Okulu Sanata Bakıyor

Hayatımızı daha anlamlı kılmak özne ve nesneyle kurduğumuz ilişkide bütüncül çıkarımlar yapmak için sanatı
bir izlek olarak ele almıştık. Bu teorik duruşu hayata geçirmek için basit indirgemelerden kaçınarak sanat eserlerinin tarihle insanla ve en önemlisi sanatçı üzerinde kurduğu ilişkiye değinmiş; sanatın yaşamı katlanılır kılması için yer yer gerçekten koptuğu ütopik bir alan algısı yarattığına değinmiştik. Sanat, genellikle sanat eserlerini algılayabilmek ve onu yorumlamak basitliğine indirgenmiş; onu basit kalıpların içine sokarak yorumlama kolaycılığına kaçmışızdır. Sanatın tarihsel, trajik boyutu göz ardı edilerek öz ile biçim arasındaki ilişki irdelenmiş sanat eseri tek başına bir erk olarak sahnede veya tuvalde yerini almıştır. Tüm bu tanımlamalar felsefi sistemlerle belirlenmiş Marksizm sanata bakışıyla sanatadevrimci bir kimlik kazandırmıştır. Bu oluşumlardan biri de Frankfurt Okulu’dur.

1923 yılında Toplum Enstitüsü olarak kurulan okul; faşizminden kaçarak Amerika’ya giden düşünürlerin tekrar Almanya’ya dönüp 1952 yılındaçalışmalarıyla başlamıştır. Frankfurt Okulu’nun felsefesinin belkemiğini oluşturan filozoflar Max Horkheimer, TeodorAdorno, Friedrick Pollock, Herbet Marcuse, Walter Benjamin, Leo Lowenthal‘dır. Filozofların hemen hepsiyahudidir. Enstitü’nün kuruluşu; Rusya’da Bolşevik devrimini zaferi ve Almanya’da olmak üzere merkezi Avrupa Devrimlerinin yenilgisiyle ortaya çıkan özel koşullar içinde yer almıştır. Enstitü Marksist kuramı araştırmış Sovyetlerbirliğinde ki uygulanış meselesini eleştirmiştir. Bu oluşuma okul denmesi aslında yanıltıcı bir tanımlamadır. Okul diyince akla aynı düşünceleri benimsemiş bir filozoflar birliği akla geliyor. Halbuki Frankfurt okulunda birbirine zıt düşüncelere sahip filozoflar bir araya gelmiş topluma yeni bir izlek belirlemek; var olan alt yap ve üst yapı kurumlarını Marksist felsefe ışığında tekrar elden geçirmişlerdir.Kapitalizmi; diyalektiği, Akıl’ı Eleştiri’yi tek tek irdelemiş çağımıza ışık tutucu sonuçlar çıkarmışlardır. Bizim burada ele alacağımız konu Frankfurt okulu’nun sanata ve eleştiriye bakış açısının nasıl olduğu ve düşüncelerini oluştururken hangi kaynaklardan yararlandığıdır.

Besim Dellaloğlu’na göre diyalektik, verili olanla ütopya arasındaki ilişkiyi eleştiri ile sağlar. Eleştiri, Frankfurt
okulu’nun adını belirleyecek önemli bir kavramdır. Eleştirel Kuram iki farklı eleştiriyi diyalektik eleştiriye ulaşmak içinbirlikte kullanır. Bunlar içkin ve aşkın eleştiridir. İçkin eleştiri;kuramı kendi tarihsel bağlamı içersinde inceler ve içindebarındırdığı kavramsal ilkelerini ve ölçülerini ele alır. Bu anlamda eleştiri, kuramın dışındaki bir kurama dayanmaz;içerden hareket eder. Adorno, bu eleştiri biçimine katılmazona göre kültürü kendi ölçütlerine göre değerlendirmek tarihinkültür üzerinde bıraktığı yara izlerini görmemek ve kültürün ezenler ezilenler ayrımına dayandığını fark etmemek anlamına gelir. Aşkın eleştiri kültürle bir bütün olarak ilgilenir.
Adorno’ya göre aşkın eleştiri de kültürel özerkliğireddetmekle, kültürün gerçekteki bağımsızlığını hazırlayan
güçlerle, piyasa ekonomisiyle bilinçsiz bir işbirliği içine girmektedir.

Frankfurt okulu kapsamlı bir şekilde ele alındığı zaman sayfalarca süren bir çalışmanın ürünü olabilir. Biz bu noktada biraz pozitivist yaklaşıp okul’un sanatı nasıl gördüğüne odaklanacağız ki Frankfurt okulu var olduğu süre boyunca pozitivizme keskin eleştiriler getirmiştir. Bunlardan biri pozitivizmin toplumsal hayatın doğru bir şekilde
kavramsallaştırılması ve anlaşılmasını sağlamayan yetersiz ve yanlış yönlendirici bir yaklaşımdır. Pozitivizme göre gerçeğin anlamanın tek yolu duyulardır. Bilinçle duyular arasındaaşılmaz bir engel vardır. Bilinç, gerçekliği aracısının onu sunduğu gibi okur ve duyumsar. Gerçeklik bu engel yüzünden yitip gitmiştir. Horkheimer’e göre, pozitivizm, bilme edimini bilimle özdeşleştirmekle, zekâyı, onu eleştirmek zorunda olduğu o ticari kültür tarafından biçimlendirmiş olan malzemenin örgütlendirilmesi için gerekli olan işlemlerle sınırlandırmış olur. Bilimin içeriği, yöntemleri ve kategorileri toplumsal çalışmaları anlamak için yetersiz kalmaktadır. Örnek verirsek Einstein’ın görelilik kuramı yani hareket halindeki bir trenin içinde zıplayan topun hareketi, biri trenin
içinde diğeri trenin dışında farklı gözlemlenebilir. Bunun nedeni bu iki gözleyenin farklı koordinat sisteminde
bulunmalarıdır. Dolayısıyla göreli, kişiye göre değişen bir durum söz konusudur. Bu kuram ile Newton’un mutlak zaman ve mekan düşüncesi geçersiz kılınmıştır. Bu fiziki görelilik; toplumsal yaşama da sirayet etmiş kişilerin kendi
deneyimlerinden edindiği bilişsel yetenekleri gerçeği kavramada göreli bir bakış edinmiştir. Frankfurt okulu ne
mutlak doğruyu ne de “hem öyle hem böyle “ yi red eder. Her hakikat söylemi; kendi koordinatları içersinde mutlaka
doğruluk iddiası taşır. Mutlak bir hakikat yoktur derken de içinde bir doğru bir yargı taşıdığı için gerçeğin görelilik
kavramıyla bilinemeyeceğinden söz ederler.

Değindiğimiz gibi Frankfurt okulu Marksist anlayışı benimsemiş burjuva toplumuna ağır eleştiriler getirmiştir.
Onlara göre burjuva toplumu bütüncül bir yanlıştır. Onlar bu yanlış içinde bir doğru bir sığınak arayışıyla sanata sarılırlar.Bu yanlışı aşmak için sanatın önderliğinde adımlar atılmalıdır. Sanat yarattığı ütopyalarla doğruyu göstermelidir. Sanat olanı değil doğruyu göstermelidir. Sanat; birbirinden parçalanmış disiplinlere yol göstermeli onu bir araya toplamalıdır. Sanatın bütünleştirici özelliği daha iyi bir toplum daha iyi bir yaşam ereğini mümkün kılar. Adorno’ya göre toplumun bölünmüşlükten kurtarıcı ona doğruyu gösterici sanattır. Sanat; artık Aristoteles’den beri gelen mimesis kuramının dışına çıkmalı: olanı değil olması gerekeni göstermelidir. Sanat; doğduğu toplumun bir olumsuzlamasını içinde barındırır.Egemen kültürü karşısına alır ve onun içinde eleştirel bir bağ kurar. Sanat, toplumsal gerçekliği değiştiren bir eylem değildir. Sanat, toplum gerçekliği içinde sınırlı bir bölgede
gerçek değerlere sahip örnek bir alandır. Sanatı işler kılan onun olumsuzlama özelliği ve muhalif olmasıdır. Sanat
toplumsaldır ama sadece toplumsal değildir. İçinde başka değişkenleri de barındırır. Sanat toplumsallığını içinde
bulunduğu toplumu yansıtarak değil, onun içinde özerkliğini koruyarak ve onun sorgulama potansiyelini canlı tutarak kazanır. Sanırım ülkemizdeki tiyatroların çoğunun devlet eliyle idare edilen tiyatrolar olması bu duruma tezatoluşturuluyor. Devletçi bir mekanizmayla işleyen bir tiyatro ne kadar muhalif olabilir. Bu da tiyatronun doğasına aykırıdır. Frankfurt Okulu düşünürleri sanatın bu potansiyelinimodernizm ile dışa vuracağını savunurlar. Özellikle Adorno ve Benjamin kendilerini modernist olarak net bir şekildetanımlarlar.

Benjamin’e göre modern toplum, bütüncül yapısından uzaklaşmış çok parçalı bir yapı haline gelerek
şöyle bir yaşanılıp geçilen özelliğe bürünmüştür. Luckacs ile Adorno arasında sanatın konumlanışı ile ilgili olarak bir
tartışma olmuştur. Lukacks, estetikte biçim öğesinin bağımsız tarihsel gelişimini kabul etmiyor modernizmin yaşamın deneyiminden damıttığı imajların ve özlerin bu niteliğini göremiyordu. Adorno’ya göre ise, sanat yapıtının üretimi öznenin nesnel dünyayı özümseyip içselleştirme derecesinde kavrayabilmiş olmasına; ama bunu estetik biçimin kendi kurallarına göre yapmasına bağlıdır. Lukacs için, sanat, Aristotelesçi gelenekte olduğu gibi eylemin taklit edilmesidir. Adorno ise modernizmi savunuyordu. Brecht ise gerçekçilik siyasal ve ideolojik bir amaç olup, biçimsel araçları zamana ve mekana göre değişebilir şeylerdi. Brecht’in uyguladığı yabancılaştırma efekti tarihsel bir olay anlatılırken seyirciyi olayın duygusal boyutuna çekmesini engelliyor onda sorgulamaya iten diyalektik bir mekanizmanın çalışmasını sağlıyordu. Brecht’ten bahsetmişken onun devrimci sanat buluşundan söz etmemek olmaz. Bazılarına göre Brecht didaktik bulunsa da tiyatro kuramına getirdiği yeniliklerle çağımızın tiyatrosunun temellerini atmıştır. Bağlı bulunduğu Frankfurt Okulu’nda sanat ve devrim ilişkisi bir karşıtlar birliğidir. Sanat’ın kendine ait bir özgürlüğü vardır ve kendi içinde devinir. İdealleri aynıdır. Dünyayı değiştirmek. Yalnız yöntem farklılıkları vardır. Sanatta politik hedef estetik olarak ortaya çıkar. Marcuse’in dediği gibi “sanat dünyayı
değiştiremez. Yalnızca bu yolda insanların bilinç ve itkilerini değiştirmeye katkıda bulunabilir.”

Sanatın doğruluğu, gerçek olanı tanımlamak için verili olanın egemenliğini kırma gücünde yatar. Estetik biçimin bir
sonucu olarak sanatın kurgusal olması; kurgunun gerçek gibi algılanması ölüm ve yok oluşu temsil eden bir sanat eserinde bile umudun yeşermesini sağlar. Frankfurt Okulu’nun ilgilendiği bir diğer alanda edebiyattır.
En çok ilgilendikleri edebiyatçı Kafka’dır. Adorno’ya göre Kafka modern edebiyatın en önemli temsilcisidir. Adorno’ya göre Kafka’nın her cümlesinin bir anlamı vardır ve kendisini eksik bırakarak meteforlara dönüştürerek anlatma yolunu seçer. Karakterleri toplumun dışına itilmiş kişilerdir. Kafka okuyucusunu rahatsız eder her an bir şey olacakmış gibi tedirgin kılar. Kafka; romanlarında nevrotik bir hava yaratır.
Nevrozu tedavi etmek yerine onun üstüne gider daha çok yayılmasını ve sonra tükenişini izler. Bu yaralar gelecek
günlere yönelik bir umutsuzluk içerir. Kafka’nın baş kahramanları kendini bir tahtakurusu olarak gören Gregor
Samsa ve Dava’daki Josef K ‘dır. Gerçek anlamda eyleme geçmeyen silik kişiliklerdir. Dellaloğlu’na göre hiçbir dünya
Kafka’nın küçük burjuva korkusuyla bir bütüne sıkıştırdığı bunaltıcı dünyadan daha sıkıcı olamazdı.
Frankfurt Okulu sanat ve toplumu birbirinin düşmanı olarak tanımlar. Sanat topluma rağmen yaşar. Sanat verili olanla yaşamayan hep bir öteki’nin var olduğu inancıyla hareket eder.
Hiçbir zaman tarafsız olmaya yanaşmaz hep sanatın umudun var olduğu yerde yer almaya çalışırken toplumun karamsarlık gücünü yenemeyeceğini görmezden gelmez. Sanat ile toplumun kesişim kümesi, çatışma noktası insandır. Eğer toplumu değiştirmek istiyorsak insanı değiştirmemiz gerekir.
Sanat; insanın ütopyasını, umudunu, düşlerini saklayabileceği kendine ait özerk bir alandır. Bu dönüştürücülüyle insan sanatın içinde var olursa bu çatışma toplumun değişmen geleneksel kötücül etkilerini kıracaktır. Devingen sürekli bir dönüşüm geçiren sanat taşıdığı umutla yaşanılabilir dünya ütopyasını gerçek kılacak asıl düş kırıklığı hayallerin gerçek olmasıyla başlayacaktır. Sanat; bu durum içinde geçici ütopyalar üretmeye; insan, bitmeyen diyalektiğin içinde evrilmeye devam edecektir.

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

ÖNCEKİ YAZI

Eskişehir Odunpazarı Belediyesi Çağdaş Sanatlar Galerisi

SONRAKİ YAZI

Prag: Geçmişin Hayaletleri Peşinde

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*