Uncategorized

Fotoğraftan Sembolizme-Tufan Erbarıştıran

 

              “Gerçek”, bir hayal kadar yakındır…

 Kadim dönemde mağaralara yapılan çizimler, boyamalar, ilkel resimler, karikatürü andıran görsellerden bu yana çok şey değişti. İnsan kendini geliştirdi ve gördüklerini daha sanatsal bir boyutta çizmeye başladı. Bu durum, insanın gördüklerini çizmesiyle, yaratıcılığını kullanmasıyla, tüm bunları kayıt altına almasıyla eşdeğer bir anlam taşımaktadır. Primitif sanatın ilk sivrilmesi, kendini göstermesi, Homo Sapiens’in resimle tanışmaya başlaması, el becerisinin gelişmesi, insanı çevresiyle sınırlı kalmaktan kurtardı. Bir dönem sonra, sosyal ve kültürel koşullar değişti, avcılıktan toplayıcılığa geçildi. Süreç devam ettiğinde, dinsel ve politik baskılar, karşılıklı suçlamalar, sert itirazlar, kanlı savaşlara varan sonuçlar söz konusu oldu. Nihayetinde ise, insanın el becerisi, gözlem yeteneği, mantıklı karar verme yetisi öne çıkmaya başladı. Yüzyıllar sonra duvarlara çizilen resimler, tuvallere geçirildi, irili ufaklı portreler yapıldı. Ancak ressamı huzursuz eden, sanatında kısıtlayan, dar bir alanda kalmaya mahkûm eden hep bir şeyler vardı.

Resim sanatı, insanın “gerçeği” resmeden, onunla tanışmak uğruna savaşan, acı çeken, düş kuran, yaşamını adayan, Tanrı ve Kutsal Kitapları bu amaçla sorgulayan/tanımaya çalışan devasa bir sürecin kimlik göstergesidir. 1850’li yıllara kadar, “gerçeği” sanatla buluşturan, onu tuvale döken, renklerle boyayan, farklı çizgi ve desenlerle karşımıza getiren resim sanatıdır. Ressam tuvalin başına geçtiğinde, doğayı, karşısındaki kişiyi, odasındaki bir eşyayı çiziyordu. Ressamın gördüğü ile yetinmesi, sınırlarını bu anlamda sabitlemesi, gerçeği bir kanıt sayarak çizmesi, onu somutlaştırması kişisel yeteneklerinin bir ürünüydü. “Gerçek” kavramı, sanatçının çıplak gözle gördüğü, elle dokunduğu, evinde kullandığı, satın aldığı, yanında taşıdığı, adını bildiği şeylerin toplamıydı. Tanrı ve dinsel inanç içinse, bu uygulama mitolojik ve mistik tablolarla ortaya çıkıyordu.“İnsanın kendisinden daha yüksekteki herhangi bir şeye bağımlı kılınmaması gerektiğini söylemek, ideallerin saygınlığını yok saymaz. (Özgürlükten Kaçış – Erich From – Payel Yayınları – Çeviren: Şemsa Yeğin – 2011 – s.209)”  

Resim sanatı çok uzun yıllar boyunca bir tür “kanıt” olarak kabul gördü. Kralların, bürokratların, din adamlarının, kraliçelerin, zenginlerin resmedildiği (bir tür fotoğraf…), doğanın ve neredeyse tüm nesnelerin tuvale yansıdığı renkli bir görüntüydü. Hepsi bu. Ressamın gördüğünü kanıta (belgeye) çevirmesiyle yetinmesi, tepesinde “Demokles’in Kılıcı” gibi duruyordu. Resim sanatı, bu anlamda, kısır bir döngü içindeydi, sanatçı çıplak gözle gördüğü ile yetinmek zorundaydı. Bir gün, fotoğraf icat edildi, her şey değişti, ressam ve dolayısıyla resim sanatının üzerindeki o boğucu, kasvetli, anlamsız baskı kalkıverdi. Resim sanatı, ressamın “gördüğünü” kanıta çevirmek uğraşından, telaşından, zorunluğundan tamamen kurtulmuştu. Bu görevi fotoğraf devralmıştı artık. Sanat tarihinde fotoğrafın ortaya çıkmasıyla, resim sanatının özgürleştiğini söyleyebiliriz. Böylelikle ressamın sadece gördüklerini değil, kişisel duygularını, düşlerini, fantezilerini de tuvale dökmesiyle bu sanat çok farklı bir boyuta taşındı. Ressamın sanatsal yaratıcılığını, siyasal ve dinsel baskı olmaksızın, istediği gibi kurgulayıp eyleme dönüştürmesinde, 1789 Fransız Devrimi’nin de katkısı vardır. Ortaçağ’ın karanlığı bitmiş, bunun yerine “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” teması içeren farklı bir düşünce ekolü gelmişti. Resim sanatının bu yeni özgür düşünceden beslendiğini, kaynak aldığını, daha rahat hareket ettiğini söyleyebiliriz. Ancak, teknik olarak fotoğrafın ortaya çıkması, bunların hepsinden daha etkilidir ve önemlidir. Aynı kişinin hem fotoğrafını hem de yağlı boya tablosunu siyah beyaz olarak yan yana koyalım. Uzaktan bakıldığında hangisinin fotoğraf olduğunu saptamak gerçekten güçtür, ayırımı neredeyse olanaksızdır.

Ressamın özgür olması, bir süre sonra çok sayıda resim akımının ortaya çıkmasını sağladı. Sözgelimi, empresyonizm (Dış dünyadaki nesnelerin insanda uyandırdığı izlenim), ekspresyonizm (Doğanın bilinen yüzü yerine, insanın duygularının ve iç dünyasının öne çıkarıldığı sanat akımı), sürrealizm (Bu resim akımı, bilinç ve bilinç dışını birleştiren bir anlayış içerir), dadaizm (Estetik karşıtı bir tutum içerir. Savaşın barbarlığı, siyasal düzenin karşıtlığı üzerine farklı bir sanat anlayışı çağrıştırır), kübizm (Nesnelerin geometrik biçimlerle anlatılması)… Fotoğrafın ortaya çıkmasıyla, ressam kendi alanında yetkinleşti ve özgürleşti. Böylelikle resim sanatı kendi kulvarında gelişti, serpildi ve bugünlere kadar geldi.

Çağdaş resim sanatı, insanın bilinçaltında olan gizli anılarını, duygularını ve düşlerini tuvalle tanıştırdı. İnsan belleği ve bilinci zihinsel algılamada, kendi yarattığı ve/veya iç-dış dünyadan alıntıladığı olayları, nesneleri, düşleri, tanıklıkları bir süre bekletir ve ardından onları yaşamına uyarlamaya başlar. İşte bu yeni başlangıç, insanı farklı bir duygu ve düşünce ile tanıştırır. Ressam bilinçaltına inerek, düşleri, yaşanmışlıkları, soyut figürleri ve daha birçok insani konuları özgürce tuvaline aldı.

“Somut olguları ilgilendiren tüm akıl yürütmeler yalnızca neden-sonuç ilişkisi üzerine temellenmiş görünmekteler, Ancak bu ilişki aracılığıyla hafıza ve duyularımızın kanıtlarının ötesine geçebiliriz. Herhangi birine ortada görünmeyen herhangi bir somut olguya, örneğin şu anda Fransa’da olan bir arkadaşının varlığına, niye inandığını sorarsanız eğer, size bir neden gösterecektir ve bu neden başka bir olgu olacaktır, ondan aldığı bir mektup veya onun önceden almış olduğu kararları ya da verdiği sözleri olacaktır. ‘David Hume-İnsan Zinhi Üzerine Bir Araştırma. Çeviri: Serkan Öğdüm-İlke Kitabevi Yayınları-s.30-31”

İnsan, arketipler aracılığıyla, şablon olarak birçok yetiye sahiptir. Yine jung’un kuramına göre, insanın bu verilerle yaşaması kaçınılmazdır. Tüm bunlar yaşamın her evresinde, belirli etkiler söz konusunda olduğunda, tetiklenebilir ve ortaya çıkabilir. Freud’un aksine, Jung yarattığı bu kuramda, insan yaşamının odak noktasının düşler, rüyalar ile renklendiğini, bir anlam kazandığını ve her şeyin temelinin orada olduğunu ileri sürer. Bireyin çocukluğundaki düşleri, rüyaları, anıları, onun belleğine kazınır, bir yerlerde gizlenir ve orada tetiklenmeyi bekler. Ne zaman o şablona ait bir tetiklenme olursa, işte o şablonun yetisi kendiliğinden devreye girer ve insan yaşamında belirleyici bir rol oynar. Küçüklüğümüzde yaşadığımız olayların birçoğu bilinçaltımıza kazınır, süreç içinde orada unutulur. Yaşanılan bir taciz, rastlantı sonucu görülen bir cinayet, kanlı bir kavga, büyük bir travma, bir rüya, söylediğimiz bir yalan sayesinde bunlar yeniden karşımıza çıkar. Tüm bunlar ve benzerleri insanın belleğinde unutulmaya yüz tutan, tetiklenmedikçe en diplerde kalan, hiçbir zaman ortaya çıkmayan anılardır. Zihinsel algıda ve özne-özne iletişiminde, özne-doğa çatışkısında, bireyin kendini tanımasında ve yaratıcılığını geliştirmesinde en tepe nokta kuşkusuz sanattır. Fotoğrafın ortaya çıkmasıyla, resim sanatı gerçek kimliğine büründü, sanatçıya evrensel bir çalışma alanı sundu. Ressam böylece insani değerleri, duyguları, bilinçaltını, bilinç üstünü, zihinsel algılamayı, düşleri, fantezileri, tuvalinde soyut, soyut/figüratif ve başka tekniklerle kullandı. Resim – fotoğraf ikilemi böylece ayrılmış, herkes kendi yoluna geçmişti.

Fotoğraf sanatının ortaya çıkmasıyla birlikte, deklanşörün önündeki görüntünün sabitlenmesi, sanatçının bir “an” yakalama ya da bir “an” yaratma şansı söz konusu oluyordu.

Fotoğraf sözcüğü, 1839 yılında Sir John Herschel tarafından kullanıldı. Fotoğraf sözcüğünün kökeni Grekçeden gelir. Aslında iki farklı sözcüğün birleşmesiyle oluşmuştur. Foto=Işık, Grafi= Çizmek. Böylelikle adından da anlaşılabileceği gibi fotoğraf, ışıkla yazma işidir/sanatıdır. Fotoğrafın oluşabilmesi için ışık gereklidir. Işık olmadan fotoğraf olmaz. Fotoğraf, 19. yüzyılın en önemli buluşlarından biridir, sinema tekniği de bu sayede ortaya çıkmıştır.

 

 

Fransız emekli subay Joseph Nicephore Niepce tarafından ilk fotoğraf (1826-1827) bir güvercin yuvasının görüntüsüydü. Böylece fotoğrafın tarihi de resmen başlamış oldu.

Başlangıçta güçlükle çekilebilen, tek karelik resimler, günümüz teknolojisi sayesinde çok farklı bir boyuta geçmiştir. Fotoğraf makinesi ile fotoğrafı çeken kişi arasında, güçlü bir bağ, deneyime dayalı bir etkileşim söz konusudur. Fotoğrafı çeken, deklanşöre basarken, karşısındaki görüntüyü tamamen kişisel (öznel) bir bakış açısıyla yakalamaya çalışır. Fotoğraf sanatında, gerçekliğin yakalanması kadar aynı gerçekliğin ve/veya başka pozların, an’ların ortaya çıkmasında kurgunun önemi büyüktür. Fotoğraf sanatında kurgu önemlidir ve gereklidir. Öte yandan, düz bir mantıkla çekilen bir fotoğraf, o kişiyi ve/veya o görüntüyü sadece çoğaltmış (fotokopi) olur. Aynı görüntüden bir tane daha çekmek, onu çoğaltmak, sayısal olarak kartpostal düzeyine indirmek, fotoğraf sanatının başlangıç aşamasında kalabilecek bir ön-sanattır diyebiliriz.

“Fotoğrafta kurgu sanat olup-olmadığı uzun süre tartışılan fotoğrafın sanat olarak kabul görmesi, sinemada da olduğu gibi, kurgunun katkısıyla gerçekleşmiştir. Kompozisyon diye nitelenen düzenlemeyle, parçaların, ışığın, gölgenin düşüncedeki tasarıma göre kurgulanması olmadan bir fotoğraf sanatı kavramından söz edilemez; çünkü bunlar olmadan fotoğraflar, nesne görüntüsünün çoğaltımında kullanılan araçtan başka bir şey değildir. Salt bir çoğaltım aracı olan fotoğraflar, hiçbir koşulda sanat bağlamında değerlendirilemez. Fotoğraf çeken herkes belli bir nesnenin karşısında aynı sonuca ulaşacaksa, kişi içeriğe (görüntünün özgün olması için kamera-nesne ilişkisine) bir müdahalede bulunmayacaksa, ortaya çıkan ürünü sanat yapıtı olarak değerlendirmek sanatın doğasına aykırı olacaktır. Fotoğrafçı, görüntüye müdahale ederek nesneyi farklı açıdan, kendine özgü bir biçimde görüntülemişse ancak o koşullarda fotoğraf sanatından söz edilebilir.‘Dr. Cengiz T. Asiltürk-Sinemada Diyalektik Kurgu-Beykent Yayınları – 2008”

Resim sanatında da kurgudan söz edebiliriz. Ressam, renklerle bir dünya yaratır ya da var olan bir görüntüyü bozarak, değiştirerek, kişisel bir yorum katarak tuvaline aktarır. Ressam, resim yaparken sadece düş gücünü ve el becerisini kullanmaz. Bunlarla birlikte zihinsel bir eylem içine girer. Karşısındaki ve/veya düş gücüyle oluşturduğu bir görüntüyü, renklerin ve buna uyumlu çizgilerin katkısıyla iki boyutlu bir yüzeyde eylemini gerçekleştirir. Ressam bu sanat dalında, gerçeği ya da fantastik bir dünyayı/yaşamı yansıtan bir resim yapabilir. Özellikle fantastik türde bir resim yaparken, düş gücü önemlidir ve burada mantık aranmaz. Kişiye düş gücü yaratan, onu farklı bir yaşama (mistik, masalımsı…) yönelten bir yorum ve teknik üzerine çalışabilir.

Fotoğraf sanatı kişinin (öznelliğinde) an yakalama, an’ı yaratma üzerine kuruludur. Fotoğrafı çekenle karşısındaki nesne/kişi/olay/doğa arasında, makine aracılığıyla oluşan etkileşim, duygusal bağlantı, aynı görüntünün baskıya (basılı kâğıt, kartpostal, ekrandaki görüntü…) dönüşmesiyle son bulur. Bu sanat dalı birçok konuda öncülük etmiştir.

1844’te William Henry Fox Tablot ilk fotoğrafçılık kitabını (Pencil of Nature – Doğanın Kalemi) yazdı. 1846’da yaşanılan Amerika-Meksika savaşının fotoğrafları son derece ilginçtir.

Fotoğraf sanatı, tek karelik görüntü üzerine kurulmuştur. Bu etkileyici buluş sayesinde, kısa bir süre sonra sinema sanatı yaratıldı. Tek karelik görüntüden, seri (çoklu, hızlı, hareketli) görüntüye geçildi. İnsanlar beyaz bir perdenin karşısında, hareketli görüntüleri âdeta şaşkınlıkla izliyordu. Tek karelik görüntü ile hareketli görüntü arasında, abartılı sayılabilecek bir teknik ve içerik farkı vardı. Sinema hemen sevildi, beğenildi, bugün de aynı ilgi devam etmektedir.

Hareketli görüntü üzerine birçok bilim insanı ve sanatçı çeşitli deneyler yapmıştır. Ancak, bilinen anlamıyla, sinemayı Louis ve Auguste Lumière kardeşler icat etmiştir. 28 Aralık 1895’te Paris’te Grant Cafe’de sunulan ilk flim ile sinema tarihi resmen başlamış oldu. İlk sinema salonu, ABD’nin New Orleans kentinde 1896’ta karşımıza çıktı. Vitascope Hall adı verilen bu sinema salonunun 400 tane izleyici koltuğu vardı. Giriş ücreti ise 10 cent olarak bilinir.

Fotoğraf ve sinema birlikteliği, hareketli görüntüleri yarattı. Bunların yan kolu olarak, fotokopi makineleri, faks makineleri, ozalit makineleri ve daha birçok teknik aygıt icat edildi. Görüntüyü kayıt altına almak, onu istediğin gibi çoğaltmak, kurgulamak düşüncesi yüksek teknik ile birleşince, enstalasyon sanatı ve görsel sanatların bazıları sanat yaşamına katıldı.

Fotoğraf sanatı ile bilinçaltına dokunuş, gizli bir işleyiş, hem ticari alanda hem de siyasi alanda sıkça kullanılmaktadır. İnsanın bilinçaltına yönelik gizli mesajlara “Subliminal” adı verilmektedir. Peki, bu nedir? Fotoğrafın tek karelik görüntüsü ile ne ilişkisi vardır? Kısaca özetleyelim. Hareketli görüntülerde, 1 saniye 24 karedir. Görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25’e çıkar. Söz konusu o tek kareyi göz algılayamaz ama bilinçaltında kalır ve oraya doğrudan etki yapar. Genellikle reklam ve ticari gelişmeler için kullanılmaktadır. Bizi ilgilendiren ise, tek karelik bir görüntünün (aslında tek kare bir fotoğrafın), insanın bilinçaltında nasıl bir etki yaptığıdır. İnsanın zihinsel algılamada, tek kare bir görüntünün etkisiyle, farklı duygular içine girmesi söz konusudur. Yeni fotoğraf sanatında, sanatçının imgeler ile görüntüyü desteklemesi, birden fazla pozlu çekimin ve/veya görüntünün ayrı açılımlarını bir mozaik gibi birleştirdiğini söyleyebiliriz.

Buraya kadar fotoğrafın ortaya çıkmasıyla, bazı resim akımlarının ve sinemanın ortaya çıkmasını gördük. Ayrıca bazı dijital aygıtların hem icat edilmesinde hem de gelişmesindeki katkıyı da gördük. Şimdi işin en zor, belki de çetrefilli kısmına geliyoruz.

Fotoğraf sanatıyla başlayan, ressamın özgür kalmasıyla devam eden, sinema ve diğer görsel sanatların katılımıyla, yeni bir sanat ‘dil’inin oluştuğunu söyleyebilir miyiz? Ayrıca görsel metin ile yazınsal metin arasında, bazen doğrudan bazen de dolaylı bir etkileşim, bağlantı, karşılıklı çekim olduğunu da söyleyebilir miyiz? Görsel metin, insanın düşlerine, bilinçaltına, duygularına yönelirken, onun algı tanımı üzerine derin bir etki yapar. Yazınsal metin ise, insana okuma edimi ve anlama/algılama konusunda kapsamlı bir atmosfer yaratır. İnsanın çoğu kez, her iki metnin kendi içlerinde ve birbirleriyle olan karşılıklı iletişiminde, ortak bir ‘dil’ üzerinden tanışmaya/ayrışmaya/sadeliğe ve karmaşıklığa varan bir bağlantı yaşadığını kabul edelim. Fotoğraf sanatının tek karelik görüntüsü, görsel metnin yazınsal metin ile dayanışma içine girmesiyle, bize ne gibi çıkarımlar sağlayabilir? İşte bu soru yakın değil ama orta vadede bizlere farklı açılımlar sunabilir mi? Yazımızın temel sorusudur ve bir ön-kuram niteliğinde bir yaklaşımla buna yanıt aramaya çalışacağız. Kuşkusuz bu alanda birçok yenilik ve çalışma vardır. Yazımızın içeriği ve iletisi, bu konunun daha da derinleştirilmesi yönündedir…

Sembolizm ilk olarak –en geniş kullanımıyla- Kadim Mısır döneminde ortaya çıkmıştır. Söz konusu dönemde, harflerin ve yazının yetkin bir kullanımı olmadığından, konuşma dili ile yazma dili ortak bir anlayışta toplanıyordu. Sembollerle yapılan bu anlatım, insanda derin bir düşünce, zihinsel algı yaratma, kendini tanıma, duygularını tartma ve aktarma olarak tanımlanabilir. Kadim Mısır yazıtlarının, semboller sayesinde günlük konuşma dili olmakla birlikte, din adamlarının ve bazı seçilmişlerin, kendi aralarında yaptıkları özel konuşmalara yönelik olduğunu biliyoruz. Ezoterik anlamda, kişiye bilgiyi doğrudan vermek yerine, onu belirli sınavlardan geçirerek, her aşamada farklı bir sembol ile o derecenin düşünsel derinliği anlatılıyordu. Böylelikle sembollerle kişi arasında zihinsel bir bağlantı kuruluyordu.

Görsel metin ile yazınsal metin arasındaki o incecik çizgide, göz algısı ile başlayan, aynı sembolü insanın zihninde yazınsal metne dönüştürmesiyle neler kazanılabilir?  Reklam filmlerinde, önce bir ürün gösterilir, hemen ardından kısa bir metin ortaya çıkar. İnsan zihinsel olarak o metni okur, kendince ilk gördüğü görüntü ile bağdaştırmaya çalışır. Belirli sembolleri hızlı ve sistematik bir biçimde bir ekran üzerinde geçirirseniz, kişide okuma algısı derinleşir/gelişir, sonuçta çok sağlam ve tutarlı bir –kültürel- birikim yapar. Bunun bir diğer yararı, kişide bellek güçlenmesi, dikkatli gözlem ve okuma algısının artmasıyla kendini gösterir. Bu yeni okuma biçimi, aynı görselliği gören insanların zihinlerinde farklı yazınsal metinlerin yazılmasına neden olur. Bu durum, sanatın düşünsel derinliğini daha da arttırabilir. Belirli mekânlardaki sembollerin ortak bir “dil” olacağını da unutmayalım…

Bir sembol, bir imge (belki bir oranda doğal ses) ile görsel metin zihinsel metne dönüşebilir. Böylelikle okuma süresi kısalabilir, kâğıt ve yazınsal boyut tasarrufu yapılabilir. Bir uzay gemisinde, tüm personelin ellerinde kâğıtlar, kalemler ile gezindiğini hayal edebilir misiniz? Aynı uzay gemisinde, gemi kaptanının tek tek herkese konuşma yapması gerekmeyebilir. Belirli semboller, imgelerin eşliğinde gösterildiğinde, kişinin zihninde okuma biçimi yaratılabilir. Bu yeni ‘dil’ eğitim alanında kullanılabilir mi? Öte yandan, kültürel ve felsefi anlamda, kişide önemli kazanımlar sağlayacağını düşünebiliriz. Eğitim modeli olarak, bu aşamadan sonrası en azından başlangıçta belirsizdir. Belki askerî alanda, şifrelemede, mors alfabesinin gelişmesinde, psikoloji alanında, bazı ruhsal ve kültürel gelişimlerde öncülük edebilir. Ayrıca Dow Sendromu yaşayanlara, Alzheimer ve Parkinson hastalarına, sağırlara, ruhsal bunalım içinde olanlara tedavi amaçlı (halen kullanılan bazı konuların geliştirilmesi anlamında) kullanılabilir. Tek karelik görüntüden çoklu görüntü ile düşünsel (yazınsal anlamda) üretime geçilebilir (mi?). Çoklu ve hızlı görüntü sayesinde, insan zihninde yazınsal metin oluşturabiliriz. Söylemeye çalıştığımız şudur: Gelecekte görsel metin ile yazınsal metnin iç içe geçmesi halinde, ortak bir “dil” yaratılabilir mi? Bir yerde, dijital ortamda, bir stadyum görsek, hemen ardından ikinci karede top oynayan figürleri ve nihayetinde park yapılmaz levhası görsek, neler düşünürüz? Burada bir futbol stadyumu var ve şu anda içinde maç oynanıyor. Ayrıca bu bölgede park etme yasağı bulunuyor. Birkaç sembol ile bu yazınsal metin nasıl oluşuyorsa, birbirine bağımlı ve daha çok sembolle hem bellek güçlenir hem de zihinsel anlamda oluşturulan sanal metin sayesinde algılama ve dikkatimiz güçlenir.

Eski Mısır yazısı, resim-yazı diye bilinir. Daha temele inecek olursak, tek karelik birer fotoğrafın, yazınsal metinle örtüşmesinden başka bir şey değildir. Tek karelik fotoğraflar (semboller) insan zihninde, düşsel bazı çıkarımlar ve duygu yoğunlukları yaratır. Zihinsel algıda, en temel nokta şudur: İnsanın algı kapasitesini, dikkatini, belleğini güçlendirmek ve kendini tanımasına yönelik olduğunu söyleyebiliriz. O halde, bize gösterilen bir sembolü doğrudan yazınsal metne çevirmek, onu okuma edimi ile olgunlaştırmak, göz teması ile başlayıp sonrasında zihnimizde yazılı hale gelmesini sağlamak çok mu zordur?

“Bir düşü yorumlarken yaptığımız şey, belli bir düş içeriğini (latent düş düşünceleri) düş dil’inden uyanık yaşamımızın diline çevirmektir yalnızca. Düş yorumu, düş dilinin birtakım tipik özellikler taşıdığını gösterir, bizde ilgili dilin aşırı ölçüde arkaik bir dışavurum sistemi içinde yer aldığı izlenimini uyandırır.    …Düşteki dışavurum araçlarının ilk planda sözlerden değil, imgelerden oluştuğunu dikkate alırsak, düşün bir gerçek değil, bir yazı sistemine benzetilmesi daha uygun olur. Gerçekten de bir düşün yorumu, Mısırlıların hiyeroglif yazısı gibi eski bir resim yazısının okunmasına benzer tıpkı. Gerek düşte, gerek böyle bir yazıda kendileri ne okunabilen, ne de yorumlanabilen, işlevleri sadece düşte ve yazıdaki öbür öğelerin anlaşılmasını sağlamak olan öğeler gizlidir. Sigmund Freud – Psikanaliz Üzerine –Çeviren: Kamuran Şipal- Cem Yayınevi -2000- s.74-75”

Sözünü etmeye çalıştığımız, ortak bir dilin temel özelliklerinden bazılarını bugün her yerde görmekteyiz. Sözgelimi, herhangi bir dilin kurallarıyla sınırlı olmadıklarından, bu sembolleri gören herkes tarafından kolayca anlaşılabilirler. İnsanlığın ortak kullanım ve algılama dili olan bu tür semboller, havaalanlarında,  trafikte, bagaj, tuvalet, yol tanımı, restoranlar, kafeler, otel tanımları için halen kullanılmaktadır. Bu logoları (sembolleri) anlamak için dilbilgisi gerekmez. Peki, bunu daha nasıl geliştirebiliriz? Öncelikle logoları, bir mozaiğe benzetelim, sonrasında ise parçaları birleştirmeye çalışalım. Gestalt Kuramı’na göre (ya da Form Psikolojisi) kişideki bireysel duygular ve aralarındaki bağlantı nedeniyle bir değişim yaşarlar. Böylece ‘şekil’ kendiliğinden belirmeye başlar. Parçaların birleşmesiyle oluşan ‘öz’ onu yaratan parçalardan çok daha önemlidir. Sözgelimi, bir müzik bestesi dinlerken, her çalgının sesi farklıdır. Ancak, tüm çalgıların ortaklaşa yarattığı ‘ses’ bir müziktir (bestenin ta kendisi) ve insan bunu böyle algılar. Parçalar (noktalar, işaretler, çizgiler) tıpkı bir mozaik gibi bir araya geldiğinde, ‘form’ belirir ve ortaya çıkmış olur. O parçaların her biri bütünü oluşturan, geneli gösteren, ‘form’ olan yapıdan ayrıdır. Bunların her biri bir araya geldiğinde, algıladığımız şey tam olarak bir ‘form’dur. Noktalar çoğaldıkça, çizgiler netleşir ve sonuçta görüntünün kendisi ortaya çıkar. Önceden gördüğümüz, noktalardan oluşan, soyut diyebileceğimiz, ilk bakışta bir anlam verilemeyen boşluklar ortadan kalkar. Devamında görüntü netleşir, noktalar ve çizgiler birbirine yakınlaştıkça, asıl olan ‘Form’u (bütünü) görmüş oluruz. Söz konusu kuram günlük yaşantımızda karşımıza çıkmaktadır. O halde, bu kuramı ilerletmek ve geliştirmek önemlidir. Böylelikle yeni bir ‘dil’ serüveni yaratabiliriz. Yeter ki dilbilimciler, akademisyenler, araştırmacılar, felsefeciler, psikologlar bu konuya ilgi duysunlar ve üzerinde çalışma yapsınlar. “Dil, kaprislerinde bile gerçeğe sadakatten uzaklaşmaz. Sigmud Freud – Kitle Psikolojisi – Çeviri: Kamuran Şipal – Cem Yayınevi- 2000- s. 62”

Sözünü ettiğimiz sembol okuma tekniğini biraz da düş gücümüzle farklı bir boyuta taşımaya çalışalım. Bir tiyatro sahnesinde oyun oynanırken, aynı sahnenin bir köşesinde dijital bir ekran üzerinden oyunun genel teması, sembollerle aktarılsa nasıl olur? Bu durum, sağırlar ve bazı hastalara yönelik “ikili” anlatım ile gösterilse daha kapsamlı bir görsellik olmaz mı? Aynı konuyu çocuklar için de düşünebiliriz. Okuma–yazma bilmeyen çocuklara, semboller gösterilir. Her sembol bir hayvanı, bir rengi imler. Tamam, bunu biraz daha ileriye götürelim ve şöyle soralım. Bir çizgi romanda, figürler (kahramanlar) atlar, zıplar, sürekli hareket halindedir. O halde, art arda sıralanan sembollerde, kendiliğinden oluşan görsellik sayesinde, bu algının insan zihninde yazınsal metne dönüşmesi olasıdır. Sinemanın yazınsal metni, fotoğrafın hızlı gösterimi ile eşdeğer olan bu gösterim, dijital bir ortamda, hızla akan semboller sayesinde, zihinsel bir okuma neden olmasın? Üstelik bu tür okuma, gelecekte uzun soluklu –sanal- bir yazınsal metin yaratabilir.

Sembollerin dilsel işlevi ile oluşacak, yeni bir göstergebilimin ön-katılımlı yapısı/dokusu sayesinde, kültürel anlamda ortak bir konuşma/anlama dil’i yaratabiliriz. Gösteren ve gösterge arasındaki, dilsel yapının temel algısı üzerinden gidecek olursak, nesnelerin/sözcüklerin/metinlerin/hareketlerin ve daha birçok şeyin anlamı/tanımı/yorumu düşünsel anlamda zihinsel bir metin olarak karşımıza çıkacaktır. F. Saussure’nin göstergebilim ve “dil” üzerine olan, dilin sosyal ve toplumsal bir yapı olduğunu söylemesi, insanın bu bağlamda kendini var eden temel bir eksenin çeşitlenmesi ile mümkün olabilir.

Unutmayalım ki ‘Gerçek’, bir hayal kadar yakındır…

 

 

 

Tufan Erbarıştıran

 

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

Her tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır-Salt Beyoğlu

SONRAKİ YAZI

Suma Han'da Güncel Sanat: Open Space

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*