Uncategorized

Feminist Bakış- Jananne Al- Ani

“BIENAL”

13. Istanbul Bienali, doğrudan bir kamusal alan yaratma gayesi ile kamusal alanın toplumsal mücadele açısından gücüne odaklandığını ispat etmek istercesine kapılarını herkese beleşe açmıştı. İki yıllık hazırlık süresi içerisinde Gezi Direnişi ufuk açmış, bienale şekli verilirken sanatın üretildiği yerin toplumsal bağlamından koparılamayacağı fikri galip gelmişti. Bienalin kavramsal çerçevesi böylece şekillenmiş, çağdaş sanat açısından kültürel altyapının yetersiz olduğu coğrafyamız yeni sanatçılarla tanışmıştı.

Bienale yönelik eleştirilerin temelinde kapitalist kültür mekanizmalarının bünyesinde gerçekleştirilen muhalefetin özgünlüğünün burjuvazinin himayesinde olduğu fikri yatmaktaydı. Sermaye sahte katarsis etkisi ile sanatsal başkaldırıyı sağaltacak, eleştiriyi kapsayarak yok edecekti. Gerçek sanat, Gezi’nin ateşi ile artık sokaklardaydı.

13.istanbul bienal görseli

 

Her ne kadar sermaye ile görünmez bir işbirliği içerisinde olsa da yukarıda sözünü ettiğim gibi bir üniversite öğrencisi olarak  gezdiğim bienal sayesinde bir çok çağdaş sanatçı ile tanıştık. Benim için bu sanatçılardan biri Jananne Al-Ani’dir.

jananne al

jananne al ani

“JANANNE AL-ANI”

1966 yılında Kerkük’te doğan Janenne, Byam Shaw Sanat Okulunu bitirmesinin ardından Royal College of Art’da master yapmış, Londra’da yaşayan ve Londra Sanat Üniversitesinde akademisyenlik yapan bir kadın. Daha çok fotoğraf ve video işleri olan sanatçı; tanıklığın gücünden, belgesel geleneğinden, samimi hatıraları irdelemek yoluyla varlığı ve yokluğu incelemekten, tarihi olayların resmi hesaplarını aramaktan ilham alıyor.

“SHADOW SITES II”

Batı medyasının Orta Doğu’yu betimleyiş biçimini çarpıtıcı bulduğu için Gölge Bölgeler II adlı eserinde bölgeyi geçmişi, geleceği ve halkı olmayan bir yer olarak gösterirken savaş araçlarını kullanan Janenne şunları söylüyor:

Dijital teknolojinin 1991 Çöl Fırtınası harekatında yaygın kullanımı savaş taktikleri tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu ve bu tarihten sonra savaşa bakış değişti. Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sadece birkaç saat sonra, Batı’nın medya makinesi güçlerini harekete geçirmiş ve bakışlarını kararlılıkla bölgeye çevirmişti. Bu medya, bölge halkını, kültürünü ve en önemlisi bölgenin coğrafi yapısını resmediş biçimiyle, 19. yüzyılın Araplarla ve çölle ilgili kalıplaşmış Oryantalist imgelerinin Batı’nın bilincinde hala son derece yerleşik olduğunu gösterdi. Savaşın gerçekleştiği yer bir çöl, yani ne bir tarihe ne de bir halka sahip bir mekan olarak sunulacaktı. Boş bir mekandı burası. El değmemiş bir tuval…”

Eseri ilk izlediğimde, sanatçının izleyiciyi Tanrı olarak konumlandırdığını düşündüm. Bir süre izledikten sonra bir savaş aracının içerisinde hapsedildiğimizi fark ettim. Bu boş tuvali bombalayan Tanrı mıydı, yoksa barış için savaşan Tanrı’nın askerleri mi? Nasıl bakmalıydık?

shadow sites-janne al

shadow sites-janne al

“PERSPEKTİF”

Batı uygarlığında görselliğin merkezi olduğu söylenir. Aydınlanma projesi, dünyaya ait bilgilere dolayımsız olarak ulaşabileceğimizi söyler. Bilimsel gözlemle hakikate ulaşabileceğimiz, karanlıkta olanı aydınlığa çıkarabileceğimiz söylenir. Bu yaklaşımın sanattaki yansıması perspektif tekniğidir.

Perspektif, Rönesans öncesinde de var olan, ama gerçekliğin taklit edilmesi nedeniyle kullanılmayan bir yöntemdi. Çizgisel perspektif bize tek bir bakış açısı sunmaktadır. Bu durumun felsefedeki yansıması Kartezyen’dir.

Kartezyen perspektifte izleyici/gözlemci dünyanın bilgisine oturduğu noktadan erişebilmektedir. Öznenin, üstün olana –Tanrısala- dair bilgiye erişebileceği varsayılmaktadır. Kübizm, bu bakış açısına karşı çıkıp, yapı söküme uğratmıştır.

Kartezyen bakış açısına karşı çıkan bir başka sanat anlayışı da performans sanatıdır. Kartezyen bakış, özneleri nesnelere çevirmekteydi. Kartezyen göz, Batılı, beyaz, erkek ve heteroseksüeldi. Bu bakış açısına sahip erkekler sanat eserlerinde aşkın varlıklar olarak konumlanırken, feminist performanslar kadınlar ancak nesne olarak konumlanmaktaydılar.

Performans sanatı, Kartezyen düşüncenin dayattığı özne/nesne ilişkisini yapı söküme uğrattı. Kartezyen göze feminist eleştiri, 1970’lerde erkek özneyi görmenin merkezine yerleştirilmesinin reddedilmesi ile ortaya çıktı.

Geleneksel yaklaşım kültürü yüksek ve aşağı olmak üzere iki kategoriye ayırsa da kültürün sabit bir şey olmadığını savunan kültürel çalışmalar alanı bu kategorizasyonu reddeder. Görsel kültür çalışmaları sanat tarihi analizine de karşıdır, politik analizler yapılmasını savunur.  Çünkü görsel olan, görsel olmayanı temsil eder. Bir sanat eserini incelediğimizde toplumsal bir kuramı tartışıyoruzdur.

Yapı sökümcüler, gerçekliğin çeşitli olduğunu reddedip, bir kurgu olduğunu iddia ederler. Onlara göre temsil dünya hakkında bilgi üretmek için görselliği kullanmaktır. Bu bağlamda (1) yansıtmacı yaklaşıma göre görüntü gerçekliği yansıtır. (2) amaççı yaklaşıma göre görsel olan sanatçının bakış açısını yansıtır, dilin toplumsal yönü görmezden gelinir. (3) inşacı yaklaşıma göre anlam dil içinde kurulur, böylelikle şeylerin toplumsal yönleri ortaya çıkar.

Jananne’nin perspektifi şüphesiz ki cinsiyet körüdür. Tıpkı Tanrı’nınki gibi…

janna al

jananne al ani

“FARKLI BİR GÖRME BİÇİMİ OLARAK YAMUK BAKMAK”

Görme konuşmadan önce gelir. Çocukken konuşmayı öğrenmeden önce bakmayı öğreniriz. Bu nedenle görme, sözcüklerden önce gelir. Dünyadaki yerimizi görerek buluruz. Dünyayı sözcüklerle anlatsak da her akşam güneşin batışını gözlerimizle görürüz. Gördüğümüz şey aslında dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunun bilgisidir ama bu bilgi ile gördüklerimiz uymamaktadır.

Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. İnsanların cehennemin gerçekten var olduğuna inandıkları ortaçağda ateşin bugünkünden değişik bir anlamı vardı. sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkimede bulunma sorunu değildir. Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakma ise bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne ulaşabileceğimiz alana getirilmiş olur.

İmge, yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş, ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan kopmuş ve saklanmış bir görünümdür. Her imgede bir görme biçimi yatar. Bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz görme biçimimize bağlıdır. İmgeler başlangıçta orada bulunmayan şeyleri canlandırmak için yapılmıştı. Zamanla imgenin canlandırdığı şeyden daha kalıcı olduğu anlaşıldı. Böylece imge bir nesnenin ya da kişinin bir zamanlar başkalarınca nasıl göründüğünü anlatmaktadır.

Perspektif geleneğinde her şey bakan kişinin görüş açısına göre düzenlenir. Geleneklere uyularak bu görünüşlere gerçek denmiştir. Perspektif tek bir gözü, görünen nesneler dünyasının merkezi yapar. Her şey sonsuzluktaki kayma noktası gibi gözün üstünde toplanır. Görünenler dünyası seyirciye göre bir zamanlar evrenin tanrıya göre düzenlendiği biçimde düzenlenmiştir.

Berger’e göre Fotoğraf makinası bu algıyı yıktı, çünkü onunla anlık görünümler birbirinden ayrıldı, böylece imgelerin zamana bağlı olmadıkları fikri yok oldu. Makine, geçen zaman kavramının görünen şeylerin algılanışından ayrılamayacağını gösterdi. Görüşümüz neyi nerede gördüğümüzle bağlıydı. Gördüğümüz şey de zaman içinde bulunduğumuz duruma bağlıydı. Her şeyin kayma noktası olarak kabul edilen insan gözü üzerinde toplandığını düşünmek artık imkansızdı.

Bir şeye doğrudan bakarsak, onu gerçekte olduğu gibi görürüz. Ama arzu ve endişelerin karıştığı “yamuk bakış”, bize çarpık, bulanık bir görüntü verir. Bir şeye dosdoğru ve nesnel biçimde bakarsak şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz. Nesne ancak ona belli bir açıdan, arzunun nüfuz ettiği ve çarpıttığı şahsi bir bakışla baktığımız sürece açık seçik özellikler kazanır.

rabih mroue-pikselli devrim

rabih mroue-pikselli devrim

Lacancı “gerçekteki bilgi” kavramı, ilk bakışta günlük deneyimden uzak bir abartı gibi görünür. Doğanın kendi yasalarını bildiği ve ona göre davrandığı abestir. Tıpkı çizgi film örneğindeki gibi: Kedi ileride  bir uçurum olduğunu fark etmeden çılgın gibi fareyi kovalar, ama ayaklarının altındaki zemin ortadan kalktığı zaman bile kedi düşmez, fareyi kovalamayı sürdürür ve ancak aşağıya bakıp, havada yürüdüğünü gördüğü zaman düşer. Sanki gerçek uyması gereken yasaları bir anlığına unutmuş gibidir. Kedi aşağıya baktığında gerçek yasaları hatırlar ve ona göre davranır.

Zizek’e göre, eril ve dişil sadece antropolojiyi ilgilendirmez. Evrenin yapısını bu kutuplaşma belirler. Evren hakkındaki bilgimiz, gerçeği simgeselleştirme biçimimiz her zaman dilin kendisine özgü paradokslarla bağlantılıdır, onlar tarafından belirlenir. Eril ve dişil ayrımının olmadığı bir dilin imkansız oluşu, simgeleştirmenin tanımı gereği belli bir merkezi imkansızlık etrafında, bu imkansızlığın yapılaştırılmasından başka bir şey olmayan bir çıkmaz etrafında yapılaşmış olmasıdır. Simgeleştirmenin bu temel çıkmazından atomaltı fiziği bile kaçamaz.

RM_3-ThePixelatedRevolution_2012

“SONUÇ YERİNE”

Leviathan gün be gün büyüyor, iktidar her hücreye sızdığı gibi sanatı da ele geçiriyor. Sizi olanca gücüyle direnen Jananne Al-Ani gibi sanatçıların eserlerine tanrı gibi yukarıdan bakmaya değil, hakikati görebilmek için yamuk bakmaya davet ediyorum.

Felsefeci Yazar Halim Karaosmanoğlu

Felsefeci Yazar Halim Karaosmanoğlu

ÖNCEKİ YAZI

Mill ve Bir Avuntu Olarak Özgürlük

SONRAKİ YAZI

Merve Şendil- What IF - Alan İstanbul

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*