Sanat Tarihi

Felsefe Işığında Sanat Yapıtının Değerlendirilmesi-Füsun Altıok

Sanat felsefesinin ilgi alanı içerisinde, sanat yapıtlarının değerlendirilmesi sorununun önemli bir yeri vardır. Sanatın yapısı, değeri, anlamı, insan yaşamındaki yeri vb. gibi ana sorulara ve bunlara eklenebilecek birçok başkalarına cevap aranırken, sanat alanının içini dolduran tek tek yapıtların değerlendirilmesinden hareket etmek, kurgusallığı önleyici olduğu kadar yolu aydınlatıcı bir tutumdur. Bunun yanı sıra, yaratma etkinliğinin özü ve görünümleri ile ilgili sorulara verilecek cevapların temellendirilmesinde de dayanılacak en sağlam veri, yine yaratmanın ürünü olan yapıtlar ve onların değerlendirilmesidir. |

Sanat, bir bütün olarak, insan tarafından ortaya konan başlı başına bir  değer ve insan başarılarının bir türünün sayısız örneklerinden oluşmuş bir alan olarak görülürse, onun ana yapısının ve sorunlarının araştırılmasıyle -yani sanat felsefesiyle— ilgili her girişimde karşı karşıya gelinecek ilk nesnel gerçekçiliğin, bu alan içerisinde yer alan —ya da yer almak savında olan— tek tek ürünler olacağı doğaldır. Bu ürünlere teker teker eğilinip, onların birer değerlendirilmesinin yapılmasıyla sanat felsefesinin sorularına ve sorunlarına, temellendirilme olanağı taşıyan cevap ve çözümler getirilebilir. Ne var ki, böyle bir hareket noktasının kabul edilmesi, araştırmaların ve incelemelerin sanat felsefesinin sorularına cevap getirmeleri ve amaca ulaşmaları, yani gerçekten de açıklayıcı olmaları için yeterli olmamaktadır. Bu yeterli olmayış, sanat yapıtlarını değerlendiren görüşlerin bugünkü durumu- na eğilindiğinde karşılaşılan bir olgudur. Bunun nedeni aranırsa, eksikliğin, elverişsizliğin ve yetersizliğin, hareket noktası olarak yapıtların değerlendirilmesini kabul etmekten değil; “yapıtların değerlendirilmesi”nden aslında yapıtın değerlendirilmesiyle ilgisiz türlü türlü şeyler anlamaktan ileri geldiği bulunur.

Bunu söylerken neye dayandığımızı açıklamadan önce —ve açıklayabilmek için—, sanatın yapısı ve özü araştırılırken düşünce tarihi boyunca ne gibi başka hareket noktalarına rastlandığına da değinmek yerinde olacak- tır. Ortaya konmuş sanat yapıtlarından yola çıkmadığı açıkça belirgin olan türlü görüşlerin hareket noktaları birer soru şeklinde dile getirilirse; en etkili olmuş ve en fazla yayılma sansı bulmuş olan ilk soru, “Güzel nedir?” so- rusudur. Sanat felsefesinin, geçmişten bu yana izlerini bir türlü tamamen yok edemediği temel bir sorudur bu. Bilinebildiği kadarıyla, Platon’un Biyük Hippias diyalogunda kökünü bulan ve yüzyılımıza kadar dallanıp bu-daklanarak sanat sorunlarıyle ilgili bir hareket noktası oluşturan bu soru, sanat felsefesinin adının “estetik” konmasından da anlaşılacağı gibi, pek çok “estetik” görüşüne damgasını basmıştır. Bildiği yabancı dile egemen olma- yanların o dilde yazarken, konuşurken hep anadillerinde düşünüp, dile getirmedikleri bir gizli çeviriye baş vurmaları gibi, sanat felsefesinin konularıyle uğraşanların anadilleri de hep “estetik” olmuştur.

“Güzel”in ne olduğu hakkındaki soru, yapısı gereği cevapsız kaldıkça, bu soruyla zihinleri kurcalanıp duranlar, örtülü de olsa kafalarında hep aynı soruyu koruyarak, başka kapıları zorlamayı denemişlerdir. “Güzel” her ne ise, onun insan ruhunda uyandırdığı etkileri konu edinmek daha çıkar bir yol gibi görülmüş, kavram kurgulamalarından bir basamak aşağı inilip, ruh kurgulamalarına ağırlık kazandırılmıştır. Sanatın ruhtaki etkisi; hoşa gitmek, haz uyandırmak olabildiği gibi, hazzın özel bir türünü (estetik haz), ya da sanata özgü bir duyguyu (estetik duygu), yahut katılma, özdeşleşme duygusunu uyandırmak, kısacası bir duygu uyandırmak olabilir diye düşünülerek, çeşitli duygu seçeneklerini özeğe alan görüşler geliştirilmiştir.

Sanat yapıtının etkisi hareket noktası olarak alınınca, etkinin türleri üzerine çeşitlemeler yapılabileceği gibi, etkinin ne üzerine gelen bir etki olduğu hakkında da türlü düşünceler yürütmek olanağı vardır. Sanatla ilgili sorulmuş sorular ve öne sürülmüş düşünceler böylece, bir hareket noktası açısından ele alınarak, kabaca bir döküm yapıldığında, akla ister istemez, bütün “estetik” görüşlerinde sorunların, aynı kavramlar arasında farklı ba- ğıntılar kurmak ya da onları farklı biçimlerde düzenlemekten çıktığı gibi bir kuşku düşmektedir. Bu kuşku haklı olsun olmasın, görülen ve saptanan, yapıtlara ilgisiz kalınarak kavramlarla oynandığı, sonra kavramlardan oluş- turulan kurgul yapılara, içinde ister istemez eğreti kalacak örneklerin yerleştirildiğidir. Sanatın etkisinin nerede olacağı ve ne olacağı düşüncesi temele alınarak, yine uzun bir süre için kurgul kalmaya yargılı “sanatın işlevi” sorusuna varılmıştır. Böylece ikinci soru olarak, “Sanat ne içindir?” sorusu ile kaışılaşılmaktadır. Bu soruya verilen ünlü iki karşıt cevap, “sanat sanat içindir” ve “sanat toplum içindir” görüş çifti, sanat üzerinde düşünülürken zihnin boş bir kasnak gibi çalıştırılmasında ve sanatın gerçek anlamı ve değeri ile ilgili hiç bir düşünce üretilememesinde tek başlarına yeterince etkili olma fırsatını bulmuşlardır.

Üçüncü bir soru da, dikkatlerin sanatçıya -onun ya kişiliğine, ya yeteneklerinin niteliğine ve düzeyine, ya toplumsal koşullar içerisindeki yerine ve tutumuna— yönelmesinden ortaya çıkar. “Sanatçı nedir ?”, “Kim sa- natçıdır ?”, “Yaratma nedir ?”, “Yaratıcılık neleri gerektirir ?”” gibi çeşitlenmeleri olan bu soru, ayrım yapılmaksızın bazen soyut bir sanatçı “tip”i üzerine, bazen belli bir sanatçının zaman-uzay içerisindeki bir defalık somut durumuna yöneltilmiştir. Ancak, sanat sorununun çıkmazdan kurtulamamasının nedeni, sözü edilen ayrımın gözden kaçırılması olmadığından bu konu bir yana bırakılabilir.

Kuşbakışı ve pek kaba çizgileriyle dökümlenen bu düşünceler tabanı üzerinde filizlenen türlü görüşleri ayrıntılarıyle incelemenin, bu yazının çerçevesi içinde yeri olmayacaktır. Ancak bu konuya kısaca da olsa değinmekteki amaç; sanat yapıtlarının değerlendirilmesi sorunu bakımından, değerlendirme yaklaşımları üzerinde bu arka planın etkilerini, giderek koşullandırmalarını tanımaya yardımcı olacağı düşüncesiydi.

Hareket noktaları örneklerini verdiğimiz türden kurgul olmayan, yani nesnel gerçekliği bulunan bir hareket noktası seçen değerlendirme görüşleri ve bunların sanat gerçekliğini açıklamaktaki elverişlilikleri sorununa gelin- ce; öncelikle bu yaklaşımların büyük bir çoğunluğunun daha önce sözünü ettiğimiz eksiklik, yetersizlik ve elverişsizliklerinin, hareket noktası olarak yapıtları seçmelerine rağmen mi, yoksa başka bir nedenden mi doğduğuna bakmak gerekecektir. Bundan öte, bu yetersizlik ve elverişsizlikleri birer örnekle de olsa, göstermeliyiz. Çünkü bir görüşten ya da kuramdan beklenen, yöneldiği alanı olabildiğince kapsamasıdır. Eğer bir görüş, ilişkin olduğu alanın önemli ürünlerinden biri ile yoklandığında açıklar veriyor, aykırı düşüyor yada o ürünü kapsamına alma olanağından yoksun görünüyorsa, kuraldışı (istisna) kuralı bozacaktır.

Yüzyılımızda edebiyat yapıtlarının değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar sonucunda türlü kuramlar oluşturulmuş, böylece başlı başına bir disiplin ortaya çıkmıştır. Eleştiri (criticism) adı verilen bu disiplinin içerisinde yer alan değerlendirme yaklaşımlarından her biri, bir kurama dayanmaktadır. Bu kuramların, doğru bir değerlendirmeyi olanaklı kılabilmek için gerekli felsefi temellere mi —örneğin sanat felsefesinin ya da değer felsefesinin bir görüşüne mi— yoksa başka bilgi alanlarının görüş açılarına mı yerleştikleri sorunu, eleştiri görüşlerinin belli başlılarını karakteristik sayılabilecek ana öbeklerde ele aldığımızda açıklık kazanabilecektir.

Eleştiri söz konusu olduğunda, hiç değilse “güzel” artık araştırma konusu olmaktan çıkıyor ve bütün eleştirel bakışlar, dolaylı ya da dolaysız olarak, yapıtı konu ediniyorlar. Konu edinilen bir yapıt olunca, değerlendirmeden de yapıtın kendisini ele almasını beklemek doğaldır. Nitekim eleştiri de bunu amaç edinmekte olduğu, bunu yaptığı kanısındadır. Ne var ki, yapıta bakan bir disiplin olması gereken ya da beklenen, eleştirinin içerisin- de yer alan türlü görüşler, yapıtın değerlendirilmesinde, yapıtın dışında bulunan bazı öğeleri araç olarak kullanmaktadırlar. Bu araçla, amaca götürücü bir araçgereç olmanın ötesinde ağırlık kazandıklarında ve üstelik giderek amaç olduklarında ise, —ki eleştiri görüşlerinin hepsinde değilse bile çoğun- da durum budur— yapıt yine araştırmanın konusu olmaktan çıkmakta ya da ancak görünüşte bir konu olarak kalmaktadır. Bu durum, eleştiri görüşlerinin kaynaklandıkları temelle açıklanabilir.

Eleştiri görüşleri pek az durumda temellerini bir sanat felsefesi görü şünde bulmakta, çoğu durumda ise doğrudan doğruya ruhbilim, toplumbilim, dilbilim gibi alanların görüş açılarına dayanmaktadırlar. Temelde bir sanat felsefesi görüşü bulunmaması halinde, felsefenin başka dallarının ya da bir bilimin görüş açısına yerleşen eleştiri yaklaşımlarının, bir sanat kuramıyle de ilgili görülebildikleri durumlarda, bu kuram sadece yerleşilen açı- nın gerektirdiği ve belirlediği bir yapay-kuram olmaktan öteye gitmemekte- dir.

Gerek sanat felsefesinin ya da estetiğin bir görüşüyle temellenen, gerek ikinci türden olan —yani felsefi temeli bulunmayan- eleştiri görüşlerini son çözümlemede, üç yönsemeden birini benimsemeleri bakımından üç ana öbek içerisinde toplamak olanağı vardır. Sanat olgusuna bakıldıkta doğrudan doğruya saptanan üç ayrı öğe, yani sanatçı-yapıt-alıcı (seyirci, dinleyici ya da okur), bu öbeklerin her birinin eksenini oluşturmaktadır. Demek oluyor ki eleştiri görüşleri, yapıtı değerlendirmede ya sanatçıdan, ya alıcıdan ya da -çoğu zaman sınırlı bir anlamda- yapıttan hareket etmektedirler. |

Sadece ana çizgileriyle ifade edildiğinde, sanatı sanatçının duygusunu dışavurması (expression) olarak gören kuramı ya da kuramları benimseyen eleştiri görüşleri, yapıtı değerlendirmelerinde ağırlığı sanatçıya verirler. Bun- ların dayandığı bazı ayrıntılarda farklı kuramların ortaklığını meydana getiren görüş, sanatçının yapıtıyla ortaya koyduğu ve dışavurduğu şeyin, kendi duygusu olduğudur. Sanat yapıtının değeri, bu duyguların yaratıcı bir dehaya, özel bir kişiliğe ve duygusal yapıya sahip olan birinin duyguları olmasından gelmektedir. Duygunun anlatılmasını sanatın özü sayan bu görüşler genel olarak dışavurumculuk (expressionism) adıyle anılmaktadırlar.’ “Duygu” kaynaklı estetik görüşleri içerisinde, Eugene Veron’un desihe tics adlı yapıtında açıkça dile getirdiği düşüncelerin, karakteristik olmaları bakımından bir önemi vardır. “Sanat kâh “expressiv çizgi, biçim ya da renk düzenlemeleri ile, kâh özel bir ritmik uyumun egemen olduğu “jestler, sesler ya da sözler dizisiyle dışarıdan yorumlanma olanağı kazanan duyguların ortaya konmasıdır.”

Bu kuramın dizgesel olarak geliştirilmesi ve ayrıntılı bir biçimde ele alınması, dolayısıyla eleştiri görüşlerini daha derinden etkilemesi, Benedetto Croce’nin As Aesthetics as Science of Expression and General Linguistics’i ile birlikte Collingwood’un The Principles of Literature adlı yapıtıyle olmuştur. Sanat yapıtının değerlendirilmesinde, sanatçıyı çıkış noktası ve anahtar kabul eden eleştiri görüşlerinin dayandıkları ana kuram, sanat felsefesi ya da estetik tarihinde Croce- Collingwood kuramı olarak bilinen, “duygu” özekli görüştür. Croce-Collingwood’a göre, sanatçının duygusunu dışavurması-nın herhangi bir dışadönük amacı yoktur. O âdeta, içinde kalmasın diye ve zorunlu olarak dışavurur duygusunu. Sanat etkinliğinin özelliği de buradan gelmektedir. Bir duygunun anlatılmasıyle başlar ve orada biter.

Tolstoy’un da sanatı bir duygunun anlatılması olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Ancak o, amaçlı bir etkinlik olarak görüyor bu duygu anlatımı-nı. “İnsanın duymuş olduğu bir duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra, bunu başkalarının da aynen duyabilmesi için hareket, renk, çizgi, ses ya da sözcükler aracılığıyle aktarmasıdır sanat etkinliği”? Tolstoy’a göre.

Konuyu, temelini bu görüşlerde bulan eleştiri yaklaşımları bakımından ele aldığımızda bizim için önemli olan ise, özekte sanatçının bulunmasıdır. Duygularıyla, kişiliğiyle, ruhsal yapısıyla sanatçı, sanat yapıtının değerlendi- rilmesi sorununun anahtarı olarak görülmektedir. Sanatçıyla yapıtı arasında böyle bir neden-etki bağı kurulunca; sanat yapıtlarının açıklanması ve değerlendirilmesi konusunda, bazıları tarafından en uç noktalara kadar gö- türülmesinde bir sakınca görülmediğine tanıklık ettiğimiz bu yaklaşımlar, kendilerini geçerli gösterme olanağına da kavuşmuşlardır.

Sanaiçıyı özek alan eleştiri görüşleri, felsefi temellerini -böyle bir temel gereksinmesi duydukları yerde- sözünü ettiğimiz kuramlarda bulurlarken, gelişimleri sırasında sanatçıyı açıklamakta en elverişli gördükleri bilimlerden (örneğin ruhbilimden ve özellikle ruhçözümlemesinden) de büyük ölçüde beslenmişlerdir. Ruhbilimsel açıklama, -ya da ruhbilimsel açıklamanın özel bir biçimi olan ruhçözümsel açıklama— yöntemi, sözünü ettiğimiz kuramsal temellerden de ayrılarak, sanatçıyı ya da sanatçıyı temsil ettiği varsayılan yapıt kişilerini “çözümleme”yi yapıtın değerlendirilmesine eş tutmaktadır. Bu tür çözümlemenin en aşırı örneklerinden biri olarak S. Freud’un Dostoyevski ve Baba Katilliği* adlı yazısı gösterilebilir. Sanatçının yeteneğini; bastırılmış (refoulé) içgüdü ya da kompleksleri ve gizli kalmış “dönem saplantıları”nı sanat yapıtı türünden bir değer ortaya koymakla, yüceltme ve “telâfi” etme itiliminde gören Freud’un, çocukluk ve ilk gençlik çağlarında edinildiğini ileri sürdüğü cinsel komplekslerin ancak pek dolam baçlı ruhçözümleme yöntemleriyle yüzeye çıkarılabileceği hakkındaki görüşünü örneklendirmek için; Sophokles’i, Shakespeare’i, Dostoyevski’yi -ya da Oidipus’u, Hamleti, İvan Karamazov’u-, annesine âşık olma itilimi nedeniyle babadan nefret ve babanın yerini alana karşı duyulan kıskançlık, ama babanın yerini alanda özlediği kendini gördüğü için cinayette kararsızlık gibi, oldukça ilginç ama ilgisiz serüvenlerin kahramanı yapması bir çok eleştiriciye çok çekici gelmiş ve bu yakıştırmaları bir değerlendirme yöntemi olarak benimsemelerini sağlamıştır. Ama; “Ele alınan bu ölçüye, diyelim Antügone’yi, Elektra’yı, Othello’yu, Kral Lear’i, Aleksey Karamazov’u, Kirilov’u vb. vurduğumuzda, her biri için yeni ve apayrı kompleksler bulgulamak zorunda kalmayacak mıyız ”” ve “Vardığımız bu sonuç bizi, Sophokles’in, Shakespeare’in ya da Dostoyevski’nin büyük sanatçılar olmalarını, tek kişide toplanması olanaksız olan, gelmiş geçmiş tüm psiko-patolojik belirtileri kişiliklerinde bir araya getirmek mucizesini gerçekleştirmiş, şifa bulmaz ruh hastaları olmalarına bağlamak zorunda bırakmayacak mı?” gibi sorular karşısında, ruhçözümsel eleştiri görüşü çıkmaza girmekten kaçınamayacaktır. Kaldı ki bunlar, ruhçözümleyiciye kendi diliyle sorulmuş sorulardır. Bu yaklaşımda, sanat yapıtını değerlendirme görüşü olması bakımından yöneltilebilecek soruları cevaplandıracak felsefi temeli aramak ise belirtmiş olduğumuz gibi— zaten boşunadır.

Yapıtı değerlendirmek üzere alıcıdan, yapıtın alıcıdaki etkisinden hareket eden görüşlerin de bir ruhbilimsel, bir de toplumbilimsel türü vardır. Alıcıda uyanan haz, estetik coşku, yücelme duygusu, kendini bulma ya da sanatçının duygusuyle eşdeğer bir duyguyla yüklenme gibi, yapıttan alınan izlenimleri eleştiriye ölçüt yapan görüşlerin temelinde “hazcı (hedonist) es- tetik” ya da “Einfühlung (duygudaşlık)” kuramlarını bulmak mümkündür. Hedonist kuramın çağımızda en ünlü ve etkili temsilcisi George Santayana ve onun Te Sense of Beauty adlı yapıtı olmuştur. Sanatçıyla aynı duyguyu yapıt aracılığıyle paylaşma ya da gündelik yaşamda pek sık rastlanan, “yapıtta kendini bulma” ilkesi de bir değerlendirme ölçütü olarak kullanılmıştır. Bu görüşü uygulayan eleştiricilerin dayandıkları kuramsal temel, en genel adlandirılışıyla  “Einfühlung” kuramı olup, bunun da en tanınmış temsilcileri, yüzyılımızın başında bu görüşü ilk defa biçimlendiren Theodor Lipps, Lipps’in düşüncelerini the Beautiful adlı yapıtıyle geliştiren Vernon Lee ve daha sonra, yakın zamanlarda aynı görüşü benimseyip yaygınlaştıran Wilhelm Worringer’dir.

Alıcının duygusu ve bu duygunun sanatçının amacıyla denk düşüp düşmediği konusunun araştırılması neredeyse olanaksız olduğu ya da hiç olmazsa böylesi bir doğrulamanın ölçütü alıcıda değil, ancak yapıtta bulunabileceği için, bu temelden yola çıkan değerlendirme yaklaşımlarının, ya öznel göreciliğe varmak ya da sanat yapıtlarının değeri konusunda demokratik oylamaya baş vurmaktan başka çıkar yolları yoktur. Böyle bir yaklaşımın nereye götüreceğinin hoş bir örneği, Aldous Huxley’nin Ses Sese Karşrısın- daki şu bölümde açıkça görülmektedir:

. O sırada müzik devam ediyordu: Bach’ın flüt ve yaylı sazlar için Si Minör Suite’i.

Fanny Logan’ın gözleri yaşla doldu. Ona her şey, bilhassa müzik hemen dokunurdu. … Bu müzik ne güzeldi! Ne kadar dertli, aynı zamanda ne kadar teselli edici idi! Müziğin nefis bir duygu gibi benliğinin bütün çapraşık düğümleri arasından, önüne geçilmez bir kuvvetle ve aynı zamanda rahat rahat aktığını hissetti. Vücudu bile melodinin temposuna, alçalıp yükselişine uyarak, titreyip sallanıyordu. Kocasını düşündü. Müziğin akışı kocasının hatırasını getirdi ona. Sevgili, sevgili Eric, öleli neredeyse iki sene olacaktı. Ne kadar da genç ölmüştü. Yaşlar daha da hızlı boşandı. gözlerinden. Gözlerini sildi. Müzikte hem sonsuz bir hüzün vardı, hem de teselli ediyordu insanı. Sanki her şeyi kabul ediyordu bu müzik —zavallı Ericin vakitsiz ölümünü, hastayken çektiği – acıyı, ölmemek için ayak direyişini— her şeyi kabul ediyordu. … Mrs. Logan’ın gözlerinden durmadan yaşlar akıyordu, ama kederine rağmen, her nedense saadet yaşlarıydı bunlar. … Birden- bire Polly, annesinin neler duyduğunu sezmiş gibi, dönüp Ms. Logan’a gülümseyiverdi. Mrs. Logamın (hazin ve müzikal mutluluğu | tam oldu o zaman.”

Alıcıdan hareket eden görüşlerin, ruhbilimsel temellere dayananları yanı sıra, toplumbilimsel kökenli olanları da vardır. Bunlar da yapıtı, toplum yaşamı üzerindeki ya da ancak toplumun bir üyesi olması bakımından birey üzerindeki etkisinin ne olduğu, ne olması gerektiği açısından değerlendirirler. Bu tür yaklaşımların ölçütleri öğreticilik, eğiticilik, hazırlayıcılık, iste- nen bir toplum düzenine koşullandırıcılık, öğreti aşılayıcılık (endoktrinas- yon) gibi sanat dışı ölçütlerdir. Didaktik sanat, propaganda sanatı, “hamasi” sanat, böyle yaklaşımların aradıkları “değer”i ortaya koymak üzere geliş- miş türler olarak görülebilir. Böyle bir edebiyat kuramının savunucuları da, çoğunlukla edebiyatı (genellikle sanatı da) toplumsal hareketlere, değişme- lere katkıda bulunacak, gücü denenmiş bir araç olarak görürler. Edebiyat- la ilgilenmeleri, onun kişileri biçimlendirmekteki etkenliğini gözlemiş ol- malarının sonucudur. Asıl kaygıları ise sanatla ilgili değildir.

Sanat yapıtlarını toplumsal işlevleri ve etkilikleriyle değerlendirme yak- -laşımının temelindeki kuramlar, çoğunlukla toplumbilimin, siyaset bilimi- nin ya da siyasal ekonominin kuramlarıdır. Sanat olgusuna böyle bir açıdan eğilmeyi ilk dizgeleştiren, Hippolyte Taine olmuştur. Yüzyılımızın başlarında toplumbilimlerinin kuramlarından kalkarak bir “sanat felsefesi” kuramı kurmaya ve bunu tekelleştirmeye girişenler, en belirgin örnekleri Sta- lin ve Jdanov olan dogmatik Marksçılardır. Sanatın yapısına olduğu kadar, tarihsel maddeci felsefenin özüne de aykırı olan bu girişimlerin etkenliği ancak yeni yeni, aynı felsefi görüşle temellenen gerçek sanat felsefesi kuram- larının geliştirilip yaygınlık kazanmasıyla silinmeye yüz tutmuştur.

Sanat olgusuna baktığımızda karşılaştığımız ve yapıtların değerlendiril-mesinde birer eksen oluşturduklarını saptadığımız sanatçı, alıcı ve yapıt öğeleri arasında; sorun yapıtın değerlendirilmesi olduğu halde, bakışların hep dış öğelere sanatçıya ve alıcıya— yönelmesinin nedenini araştırmayacağız. Ancak bu dıştan içe yönelen yaklaşımların, bir sanat yapıtının doğru değer- lendirilmesi bakımından, hareket noktalarının bir gerektirmesi olarak, a- maç için elverişsiz ve sakıncalı olduklarını belirtmek istedik. Kuramsal ola- rak sağlam bir sanat felsefesi görüşüyle temellendirilemeyen bu eleştiri yak- laşımlarının isabetli ve elverişli göründükleri durumlar yok değildir. Yani bunlarla bazı “yapıt”ların gerçekten doğru değerlendirilebilmesi mümkün- dür. Ama bu ancak, söz konusu yapıtlar değerlendirmede benimsenen yakla- şımın açısından ve o yaklaşımı doğrulamak amacıyla yazılmış oldukları zaman gerçekleşebilir. Ne var ki bu bize, bu yaklaşımların genel olarak sanatın yapısına uygun oldukları hakkında değil, felsefe bakımından sakıncalar taşıyan bir eleştiri anlayışıyla doğru değerlendirilebilme olanağı taşıyan “ya- pıt”ın sanat değeri hakkında bir kanı verir!

Şimdi, değerlendirmede doğal olarak kendisine eğilinmesi gerektiği halde, her nedense eleştiri görüşlerinin pek itibar etmediği yapıt öğesini hareket noktası olarak seçen ve oldukça az rastlanan, yapıta yönelik eleştiri görüşlerine geçelim.

Temeline yapıtı alan eleştiri görüşleri arasında “biçim”e ağırlık verenlerin önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Yapıttan yola çıkan eleştiri gö rüşlerinden söz eden yazarlar, bu eğilimin başında Rus formalistlerini ve onların Polanyalı ve Çek izleyicilerini ele almakta birleşiyorlar. Biçimcilik adı verilen eleştiri görüşünün önde gelen temsilcilerinden birinin de Prag Linguistik topluluğu olduğunu ve bu topluluğun yapıtı açıklama ve değer- lendirme yönteminin, yapıta yönelik eleştiri görüşlerini oldukça etkilediğini görüyoruz. Bu biçimcilerin açtığı yolda yürüyenler arasında, Fransa’da “me tin açıklaması (explication de texte)” yöntemini benimseyenler, Almanya” da biçimsel çözümlemeciler sayılıyor. Yine yapıta eğilen eleştiri yaklaşımları içerisinde, doğrudan doğruya birer biçimci olarak görülmeyen ve metin çözümlemeleriyle örnekledikleri eleştiri anlayışlarının “Yeni Eleştiri (New Criticism)” adı verilen bir eleştiri akımının temelini oluşturduğu kabul edi- len 1.A. Richards ve T.S. Eliot’un önemli bir yerleri var.

Yapıta yönelik eleştiri görüşlerinin kuramsal temellerinden söz edilir-ken, konuyla ilgili kaynakçalarda Polanyalı estetikçi Roman Ingarden’in, özellikle Das Liferarische Kuniswerk adlı yapıtı anılmaktadır. Roman Ingar- den, ontolojik yaklaşımın hemen hemen tek temsilcisi olarak bilinmekte ve inceleyicilerin dikkatini çekmektedir. Ingarden’le birlikte, ontolojik yaklaşımla sanat yapıtına eğilen bir başka düşünür de, başka bir dile ait olan Aestetik kitabının yazarı Nicolai Hartmann’dır.

Doğrudan doğruya yapıtla ilgili değerlendirmelerde iki ana sorun, ya tek başlarına ağırlık kazanarak ya da birbirleriyle ilişkileri özeğe alınarak ön plana çıkmaktadır. Bunlar, öz ve biçim sorunlarıdır. Soruna salt biçim açısından yaklaşarak, son çözümlemede, yapıta dönük eleştiriyi yine yapıtın dışına taşıyan ve —edebiyat yapıtlarının söz konusu olduğu yerlerde— dilbilimin kuramlarıyle temellendirilen salt biçimci ya da yapısalcı görüşler de, sanatçıdan ve alıcıdan hareket eden görüşlerle birlikte, sanat felsefesi teme- line dayanmayan bir yaklaşım olarak bir yana bırakılırsa, değerlendirmede yapıtın kendisini ve öz-biçim bütünlüğünü göz önünde bulunduran yada bulundurmak savında olan. sanat görüşlerinin sayısı biraz daha azalmış oluyor. il Genellikle sanat ve özellikle edebiyat yapıtlarının doğru değerlendiril- mesi olanağının, yeterli değilse bile gerekli koşulunun, yapıttan ve yapıtın bütünselliğinden yola çıkmak olduğu bilincine varılmasında, tarihsel maddeci görüşün günümüzde ulaşmış olduğu yetkinlik düzeyinin katkılarını da gözden kaçırmamak gerekir. Marksçı eleştiri başlangıçta toplum bilimlerinin kuramlarıyla temellenir ve güncel siyasanın güdümüyle yönlenirken, zaman içeri- sinde sanat sorunlarına gerçek diyalektik yaklaşım yollarının araştırılması çabalarıyla aykırılıklardan arınmış ve yapıtları dilimize de çevrilmiş olan, G. Lukacs, E. Fisher, C. Caudwell vb. gibi kuramcıların katkılarıyla zenginleşip yetkinleşerek bir sanat felsefesi temeline oturtulmuş durumdadır. Sığ ve kaba Jdanovculukla hiç bir örgensel bağı kalmamış olan çağdaş Marksçı sanat kuramı, yapıttan hareket eden değerlendirmelerinde, yapıtta gerçekçiliğin ve insanın yansıması öğelerini başat ölçüt olarak kullanmakla, sanat ve felsefe bakımından doğru bir çizgide bulunmaktadır.

Sanat yapılarının değerlendirilmesi konusundaki daha ayrıntılı ve çözümsel tartışmalar ise, ancak onsuz olunmaz felsefi doğru çizgi koşulunun sağlanmasından sonra verimli olabilecektir.

  • Leo Tolstoy, What is Art? (Tr. by Aylmer Maude) London, Grant Richards, 1904, s. 50.
  • Frend-Jung-Adler, “Dostoyevski ve Baba Katilliği” (Psikanaliz Açısından Edebiyat, der- leyen ve çeviren Selâhattin Hilav, İstanbul, Ataç Kitabevi, ts.)
  • ‘ Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1972.Eugene Veron, “Aesthetics: Art as the Expression of Emotions”, (in: Modern Book of desihetics, ed. Melvin M. Rader) New York, Henry Holt and Company, 1945, s. 85-98. 392
  • Aldous Huzley, Ses Sese Karşı, (çev. Mina Urgan) İstanbul, M. Eğ. B. Yayınları, 1961, s. 46-47.

Akatlı (Altıok), Füsun. Felsefe Işığında Sanat Yapıtının Değerlendirilmesi, Türk Dili Dergisi ,Eylül 1976, C XXXIV, S 300, s. 388396

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Bir Yaşam Francis Bacon

SONRAKİ YAZI

İzlekler Dergi İçerik Duyurusu !

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*