Müze içinde Müze

Evrenselliğin Talihsiz Maceraları-Jacques Ranciere

Şu anda Sevilla’da  gerçekleştirilen başka bir sanat bienalinden bazı  ifade ve manzaralara odaklanarak gireceğim konuya. Bienalin küratörü  2012’de Kâssel’de düzenlenen Documenta 11 sergisinin de küratörlüğünü  yapmış olan Okvvui Enwezor, sanatçı ve eserlerin burada toplanmasına geniş kapsamlı bir amaç atfediyordu: ”[T]oplumsal, ekonomik ve siyasal bağları iyice aşındıran, yıpratan mekanizmanın maskesini düşürmek, bütünleştirme mantığına dönmenin bir yolunu bulmak.” Bienalin cevaplamayı amaçladığı soru şuydu: Özellikle gerici, muhafazakar ve köktendinci politikaların bugün dünyanın bütün toplumsal yapılarında yarattığı yıkıcı etkiler göz önünde tutulduğunda, gerek sanatsal üretimi, gerekse alımlamayı etkileyen küresel zorluklar karşısında sanat nasıl ikincil değil de, kurucu bir  oynayabilir? Bu gibi ifadeler postmodern kuşkuculu­ğa karşı “evrenselci” bir sanat ve siyaset anlayışının yanı sıra, bu iki alanın birleştirilmesini öngören bir bakışı geri kazanma yönünde bir irade ortaya koymaktadır: Ayrıştırma mekanizmalarına karşı koy­mayı, yeni baştan bir evrensellik anlayışı kazanmaya, küresel bir dünyanın iskeletini oluşturan karşılıklı bağların anlaşılmasını sağlamaya  yönelik bir çaba söz konusudur burada. Bu tür sözler Aydınlanma’nın mantığıyla yeni bir bağ kurma çabasının da ifadesidir.

Martha Rosler

Martha Rosler

 

Mesele, dünyayı evrensel değerlere uygun şekilde dönüştürme yolunda yeni bir siyasal irade yaratmak için, dünyanın halini görünür ve anlaşılabilir kılmaktır. Bu da   piyasa ve devlet mekanizmaları ile yeni köktencilik  biçimlerinin pekiştirdiği tikellik, yani kısmiyet ve ayrışmaların  üstesinden gelinerek yapılacaktır.       

Fakat küresel dünyaya dair aydınlanmış bakışa  duyulan bu açık bağlılık daha baştan , bienal  için seçilen başlıkla sorgulanıyor gibi:  Tekinsiz/ Yabancı  Küresel Toplumdan Hayalet Manzaraları. Bu başlık küresel   dünyaya küresel bakış sanki hayaletlerle uğraşmaktan  ibaret olabilirmiş gibi, yaşadığımız dünyadaki karşılıklı bağlantı ve çelişkilere dair yepyeni bir bakışı teşvik etmek için Brechtçiliğin  eski “aşina olanı yabancılaştırma” isteği adeta birçok çağdaş yazarın  ehlileştirilemez ötekiliğin şoku olarak yorumladığı- Freudcu  tekinsizliğin karanlığıyla gölgelenmiş gibi bir hava yaratmaktadır. unhomely’nin iki anlamı( “Tekinsiz” ve “Yabancı”) arasındaki bu te­reddüt, ziyaretçilere sunulan ilk eserlerde yani. Irak’taki  savaşa ve Batılı ülkelerdeki savaş karşıtı protestolara odaklanan bir dizi fotoğraf  ve enstalasyonda-özellikle vurgulanır. Ziyaretçiler Iraklı serbest muhabir Gaıs Abdülahad’ın iç savaşın dehşetlerini  anlatan fotoğraflarının yanında, New York’ta yaşayan Almanya doğumlu sanatçı Jo­sephine Meckseperin New York ve Wasington’daki savaş karşıtı protestoları konu alan fotoğraflarını görebilmektedir. Bu fotoğraf­lardan birinin arka planında pankartlar taşıyan birtakım protestocuları görürüz, ön planda ise, ağzına kadar dolu bir çöp tenekesi… – ve çöpler tenekeden taşıp yere dökülmüştür. Fotoğrafın başlığı İsimsiz. Bu bağlamda da şunu demeye getiriyor. Görüntü her türlü söylemden daha etkili bir anlatım sunduğu için, isme gerek yok.

Bu görüntü açıkça unhomelynin müphemliğine işaret ediyor. Bir taraftan kolaj geleneğine yaslanıyor, zira kelimenin teknik anlamıyla kolaj sayılmaz ama, çelişkili diyemesek de aynı türden olmayan unsurlann yan yana getirilmesinin yarattığı şokta iş gördüğü için kolaj estetiğine ait olan bir imge bu. Kolaj estetiği geçmişte genellikle siyasal bilinç yaratmanın bir aracı olarak kullanılmıştır. Onu bu şekilde kullanan sanatçılardan biri de, yine New York’lu olan Martha Rosler’di.  Rosler 1970’lerde Vietnam’daki vahşeti anlatan fotoğ­raflar ile Amerikalı küçük burjuva evinin iç mekânına ait reklam imgelerini yan yana koyan Savaşı Eve Getirmek isimli meşhur fotoğraf serisini yaratmıştı. Josephine Meckseper’in fotoğrafı bu anlamda Rosler’in serisine verilmiş en ironik cevap olarak görülebilir, çünkü Meckseper de bu defa Amerikan tüketim kültüründeki aşırılığı. Afganistan veya Irak savaşını kendi ülkesine taşıyarak gündeme getir­meyi amaçlayan protestocuların önüne çıkarmaktadır, Meckseper’in sanatının bir başka formunda, yani enstalasyonlarında da aynı oyun iş başındadır. Bu enstalasyonlarda Meckseper’in birbirine uymayan şeyleri bir araya getirdiği küçük vitrinler sözkonusudur:

 Moda eşyaların ortasında duran bir İngiliz şehir gerillası grubunun tarihi üstüne yazılmış bir kitap ya da komünist bir posterin yanında iççamaşırlı bir kadın vitrin mankeni. Bu kolajlarda, sanatçının aklı­na sonradan gelen fikirler değil, kolaj pratiğinde meydana gelen bir dönüşüm söz konusudur ki “tekinsizliğe” yüklenen anlamda da de­ğişime tekabül eder bu dönüşüm. Rosler’ın kolajı karşıtların heterojenliğini temel alıyordu: Görüntüde, birbirine karşıt iki dünya bir araya getiriliyordu; bu dünyalardan biri diğerinin gizli hakikatiydi. Fakat imgedeki bu bir araya getirme işlemi, iki dünyanın hır arada olamayacağını göstermek üzere gerçekleştiriliyordu. Viran olmuş ülkesinin sokaklarında kol gezen askerlerin önünde haykıran Vietnamlı küçük çıplak kızın imgesi. Amerikan evinin sıcak iç mekânı imgesini yerle bir etmeden onunla bir araya gelemezdi. Dünya halklarının verdiği özgürleşme mücadelesinin evrenselliğinin, piyasanın evrenselliğini yerle bir edeceği varsayılıyordu. Meckseper’ın kola­jıysa, aksine, homojenliğe dayanıyor: Tüketim dünyası artık müca­dele dünyasına yabancı değildir. Savaş karşıtı protesto, savaşı ken­dince eve, yurda taşır ama onu evinde hissettiği bir mekâna yine tü­ketim bölgesi olan bir mücadele mekânına getirir. Çöp tenekesini tı­ka basa dolduran konserve kutulan ve ambalajlar oraya büyük  ihti­malle protestocular tarafından atılmıştır. Bundan kırk sene önce Jean-Luc Godard “Marx’la Coca Cola’nın çocuklarını” alaya almıştı. Fakat o zaman Marx’la Coca Cola’nın çocukları Vietnam’daki sava­şa karşı yürürken Marx’ın çocuklarıyla omuz omuza savaşıyorlardı. Vietnamlı küçük kız sadece acısından değil, mücadele ve zafer  için de haykırıyordu. Şimdiyse protestocular karşı taraftaki savaşçılarla özdeşleşemediği gibi, onların zaferi için de yürümüyorlar. Iraklı kurbanların sadece Coca-Cola imparatorluğunun kurbanları olduğu anlaşılmıştır, protestocular da bu imparatorluğun en nihayet kendi tüketimlerinin imparatorluğu olduğunu fark etmeyi -ve bize fark ettirmeyi- göze alarak onunla savaşmaya başlamıştır. Öyleyse “Küresel toplumdan hayalet manzaraları” bize dünya çapında bir suç ortaklığı döngüsü sunmaktadır: Protestonun hedefinde Orta Doğu şehirlerine bombalar yağdıran tüketim imparatorluğunun , gösteri imparatorluğunun yıkılış gösterisi olarak sahneye konmuştur. Protestocular ikiz kulelerin  yıkılış görüntülerini, Irak2taki bombaların görüntülerini tüketmiştir, sokaklarda sundukları şeyse yine bir gösteridir ama bu sefer görülmeye değer dehşetlerin de Diyet Coca Cola’nın yöneticileri tarafından icra ediliyordur. Netice itibariyle terörizm ile tüketim, protesto ile gösteri ay­nı sürece metanın yasası olan eşdeğerlilik yasasının güdümündeki bir sürece geri döndürülür.

Şurası açık ki,  bu homojenleşme süreci, yani Saatchi tarafından sergilenip satılacak bir eserin yaratımı esnasında tahakküm biçimleri  ile protesto biçimleri arasındaki her türden farkın bu silinişi, küre sel dünyamıza yönelik bir eleştiri olarak kabul edilebilir, meta kar­şıtı protestoların meta performanslarıyla aynı şekilde pazarlandığı bir dünyadır bu. Görünüşe göre, küratörü, Meckseper’m eserlerini bienalin temel tematiğine bir girizgâh olarak sergilemeye sevk eden de bu fikirdir. Daha önce de belirttiğim gibi, maksadım, bu gibi sa­natçıların güttüğü niyetlere ya da bu gibi küratörlerin  önkabullerine  şaibe düşürmek değil. Bence önemli olan, sanatçıların eserlerini, küratörlerin  de stratejilerim bina ederken temel aldığı kuşku ufkudur. İnsan hakları veya halkların özerkliği adına yapılan protestolar evrenselliği başka bir evrenselliğin, metanın evrenselliğinin -ya da daha doğrusu, o evrenselliğe dair belli bir fikrin, yani her şeyin her şeyle eşdeğerliliğinin- içine çekilmiş görünmektedir Bu aynı za­manda olumsallık ile zorunluluk arasındaki bağa dair belli bir fikre tekabül eder. “Olumsallık’ gerçekleşmiş ama pekala  gerçekleşmeyebilirdi” dediğimiz, zorunlu olmadığı halde ortaya çıkan raslantı  eseri olan, başımıza gelen- şeyin durumudur. Bu açıdan bakıldığında olumsallığı aynı zamanda belli bir kayıtsızlıkla özdeşleştirmek de mümkündür Çöp tenekesine atılan şeye kayıtsızlıkla.Fakat Çöp tenekesine atılan şey de yeri geldiğinde metanın piyasanın zorunlu ürününün eşdeğerliliğiyle özdeşleştirilebilir. Metanın eşdeğerliliğini ise, herkesin herkesle demokratik eşitliğiyle özdeşleştirmek mümkündür, ki bu eşitliliği reddedenlerin tepesine, hem de bu eşitlik adına bombalar yağdırılır. Fakat bu saldırıda başka bir denklik devreye girer: savaş ile gösteri arasındaki.

Görünüşe göre Marx’la Coca-Cola ilişkisinde değişen de budur : Değişiklik, Marx’ın ortadan kaybolması değildir, kaldı ki o da orta- kaybolmamış, yer değiştirmiştir. Vantroloğun sesi gibi sistemin canevine yerleşmiştir şimdi. Coca-Cola‘dan olma çocuklarının arsızlığına  seyirci kalan utanmaz hayalete, utanmaz babaya dönüşmüştür. Gramsci bir yerde Sovyet devriminin Marx’ın “Kapital”ine karşı bir devrim olduğunu söyler; Marx’ın kitabı burjuva biliminin kitabı haline gelmiştir. Marx’la Coca-Cola’dan olduğu söylenen çocukları büyüten Marksizmin başına da aynı şey gelmiştir Ya­ni  meta etrafında yaratılan mitolojilerin ve tüketim toplumu ile gösteri imparatorluğu safsatalarının ifşasını öngören Marksizmin. Kırk yıl öncesine kadar bu Marksizmin tahakküm mekanizmalarının maskesinin düşürdüğü, bu yolla savaşçıları yeni silahlarla donattığı var­sayılıyordu. Fakat bu tür Marksizm şimdi tam tersi bir hal almış; metanın ve gösterinin hükümranlığına, her şeyin her şeyle ve her şe­yin kendi imgesiyle eşdeğerliliğine, bütün imgelerin aldatıcılığına dair nihilist bir bilgeliğe dönüşmüştür Bütün insanlığı çılgınca tü ketimin atıklarıyla çöp tenekelerini ağzına kadar dolduran bir mutlu tüketiciler nüfusu gibi gösteren bu nihilist bilgelik, yaşadığımız dünyaya dair fantazmagorik bir resim sunmakla yetinmez, tahak­küm yasasını da kendisine karşı bir şey yapmak isteyen her iradeye nüfuz etmiş bir güç olarak resmeder. Her protesto bir icra, her icra bir gösteri, her gösteri de bir metadır. Söz konusu post-Marksist ve post-sitüasyonist bilgeliğin temel tezi budur. Fakat sadece kibir de­ğil, bir suçluluk duygusu da vardır bu bilgelikte: Metanın bunaltıcı imparatorluğu sonuçta bu bayrak altında yaşayan bireylerin işlediği günahın neticesi olarak düşünülür, en büyük günahkârlarsa bu im­paratorluğun yasasına başkaldırmak isteyenlerdir.

Bugün, toplumsal eleştiri modelinde, daha genelde anlamda da gücünü bilgiden alan Aydınlanman eylem modelinde, bir çözülmeyle karşı karşıyayız.  Bu modelde, sahte evrenselin maskesini düşürecek, böylece hakiki evrenseli, sözgelimi  hukuki ve siyasal yasaların biçimsel evrenselliğinin gerisinde yatan toplumsal yapının  evrensel yasasını keşfedecek olan, aklın gücüydü. Hakiki evrensel diğerinden daha kapsayıcı ve daha güçlü olduğundan, ifşanın sonucunun hakiki evrenselin güçlenmesi olacağı varsayılıyordu. Örneğin Amerikan evindeki huzur ve konforun ardındaki emperyalist şiddet gerçekliğini ya da “özgür dünya” adına yapılan savaşların ardındaki burjuva kar hırsı ve tüketiminin gerçekliğini ifşa etmenin dünyadaki çatışma ve çelişkilere dair bir farkındalık, dolayısıyla eylem ve dönüşüm yönünde bir enerji  yaratacağı sanılıyordu.

(….)Akılla iktidarsızlık bu şekilde birleşmesi zamanımızın Aydınlanmacı söylemlerinin kal­binde yer alır. Bu söylemler evrenseli elden çıkarmaz, işlerliğini kaybetmesinin de kanıtladığı üzere işlerliğini kaybetmiş evrensel olarak elde tutar. Böylece evrenselci söylem, evrenselin yasasına uymayan bir dünyanın hastalığını konu alan patolojik bir söyleme dö­nüşür. Sağ ve sol söylemler çoğu zaman aynı fiili iktidarsızlık sendromuna delalet eder. Fakat söz konusu sendromu farklı ruh halleriyle  tartışırlar; Sağda öfke ve solda melankoli egemendir.

Sağın öfkesi. Bu noktayı açmak için, Batı, bilhassa Fransız entelijensiyasında son on yılda kendini gösteren açıkça paradoksal bir fenomene odaklanmak istiyorum: Uygarlığın geleceğini tehdit etti ği söylenen yeni bir hastalığa karşı giderek şiddetlenen bir polemiğin gelişmesi. Bu hastalığın adı demokrasidir. Doğrusu burada ilginç bir durum söz konusu, çünkü bu ölümcül tehlikeyi haber veren entelektüeller kendilerini demokrasi olarak niteleyen  Ülkelerde yaşamaktadır. Kamusal özgürlüklere dayalı bir yönetim biçimi ite seçme özgürlüğünü serbest piyasanın egemenliğinden alan bir bireysel yaşam tarzının özdeşliğini ima eden bir addır demokrasi. (….)

 

Halbuki resmin tamamı bundan ibaret değildi: Bu turfanda kahinlere bakılırsa, demokratik eşitlik isteğinin beraberinde getirdiği tek şey piyasanın hükümranlığı değildi. Bir de demokratik bireycilikle totaliter terörün suç ortaklığı ve son kertede özdeşliği vardı; bu ikisi her tür toplumsal ve insanı bağı yok etmek için kafa kafaya vermişti. Benim gençliğimde bireycilik totalitarizmin tam zıddı sayılıyordu. Yeni entelektüel modada ise totalitarizm bireyciliğin ka­çınılmaz neticesi olup çıktı – ne de olsa, bireyciliğin anlamı seçme  özgürlüğü fanatizmi ve sınırsız tüketimdi, İkiz Kuleler yıkıldığında ünlü Fransız filozof, psikanalist ve Roma hukuku profesörü Pierre Legendre Le Monde a verdiği beyanda, bunun bastırılan Batı’nın ge­ri dönüşü olduğunu, en iyi ifadesini eşcinsellerin evliliğinde bulan sembolik düzenin yıkılışına verilen ceza olduğunu açıklayacaktı. Fransız dilbilimci ve filozof Jean-Claude Milner ise bundan iki yıl sonra yayımlanan Demokratik Avrupa’nın Tehlikeli Eğilimleri adlı kitabıyla bu yoruma daha radikal bir boyut kattı. Milner’in demokratik Avrupa’ya isnat ettiği suç basbayağı Avrupa Yahudilerinin imhasıydı. Yahudi halkı ise, Milner’e göre, soyun devamı ve aktarım yasasına bağlı bir halk olduğu için, demokrasinin bünyesindeki bu eğilim önünde du­ran tek engeli temsil ediyordu. Demokrasinin Yahudilerin katletmek zorunda kalmasının ve bu katliamdan tek kârlı çıkanın demokrasi olmasının nedeni de buymuş. Daha yakın zamanda da, büyük ölçüde Mağrip ve Kara Afrika göçmeni ailelerin yaşadığı Paris’in yoksul güney banliyölerinde şiddetli ayaklanmalar patlak verince, medyatik Fransız entelijansiyasının sözcüsü Alain Finkielkraut, bu olayın demokratik tüketim terörizminin kusursuz örneği sayacaktı. Finkielkraut, bir İsrail gazetesine verdiği beyanda bunu şöyle açıklayacaktı. “Okulları yakıp yıkan bu adamlar aslında ne söylemek istiyor? Onlarınki bir yardım çağrısı ya da daha iyi ve daha çok okulun ya­pılması yönünde bir talep değil, kendileriyle arzularının nesneleri arasında duran bütün engelleri ortadan kaldırma iradesidir. Peki ne­dir arzu nesneleri? Çok basit; Para, tasarımcıların elinden çıkım pa­halı ürünler, bazen de kızlar. İstedikleri şey tüketim toplumu idealidir.

Yani, televizyonda gördükleri.” Aynı yazar bu gençlerin fanatik İslamcılar tarafından ayaklanmaya teşvik edildiğini varsayarken de demokrasi, tüketim, çocuksuluk, ilkel şiddet ve İslam i terörizmi özdeşleştirir.. Yani tüketim eleştirisi teröre karşı savaşın savunusuyla son bulur. Fakat bütün bu öfke çığlıkları felaketin gerçekleşeceğini, zaten gerçekleşmiş olduğu için gerçekleşeceğini, çünkü ona yol açanların ve ondan muzdarip olacakların onun nedenleriyle ilgili izahlara kulak asmadığını bildiren kâhince bir edayla atılmaktadır. Kâhinlere düşen, yaklaşmakta olan felaketten sızlanmanın verdiği güç ve felakete kulak asmayanların onların söylediği kadar duyarsız olduğunu ispat etmenin içten içe verdiği hazdır.

Sağdaki bu öfkenin karşı ucundaysa sol melankoli yer alır: Bu ruh halinin kaynağı, biyoiktidarın yasasının bireyler üzerindeki pa- noptik imparatorluğunu genişletmesidir. Bireyler piyasanın sundu­ğu yeni evrensel oyuna kaptırmıştır kendilerini: Kişinin kendi ha- yatı Üzerinde deney yapma oyunudur bu ve, Peter Sloterdijk’e göre, modem birey de zaten bunun hayalini kurmaktadır. Bir yandan, canavarın midesine sıkışıp kaldığımız söylenir: öyle bir sıkışmışızdır ki ona karşı kullanabileceğimiz özerk ve yıkıcı pratik yetenekleri ve ortak eylem ağlan -Paolo Vimo’nun ifadesiyle, ustalığımız- bile canavar tarafından faydaya çevrilmekte ve onun yeni gücü olan gayri maddi üretimi daha da güçlendirmekten başka işe yaramamakta­dır. Michael Hardt ve Antonio Negri gibi kimi yazarlar bu durumu Marksist terimlerle izah eder: Kapitalizm kendisini havaya uçura­cak olan güce, yani kolektif aklın gücüne güç katmaktadır. Fakat kapitalizmle kolektif akıl arasındaki ilişkinin bunun tersi şekilde ifade edildiği de olur: Tahakkümün kolektif aklını meydana getiren, potansiyel düşmanlarının yabancılaşmış yaratıcılığıdır. Paolo Vır- no’nun toplu sürgün, yani söz konusu yeteneklerin canavarın m ide­sinden geri çekilip kendi alanlarını yaratmaları çağrısının altında da bu fikir yatar. Ne var ki, bu çağrı bile canavarın kadiri mutlak oldu­ğunu kabul eden melankolik bir bakışı varsayar. Canavar potansiyel düşmanlarının arzu ve yeteneklerini pençesinde sımsıkı tutarken, bir yandan da onlara en değerli metayı en uygun fiyatla sunmakta­dır -yani, sonsuz bir olanaklılıklar  alanı olan kendi hayatlarıyla de­ney yapma fırsatını. Böylece canavar herkese sadece istediği şeyi sunuyormuş gibi Ahmaklar için televizyonda realite-şov-lar vardır,  maaşlı işleri giderek sanatsal performansa benzer bir hal alan zeki tiplereyse  entelektüel ve ilişkisel kapasitelerini  arttırarak kendilerini değerli kılmaları için gitgide daha çok fırsat sunulmaktadır. Demek ki melankolik söyleme sızmış bir sinizmden bahsedilebilir: Canavar bir tatlı ki sormayın gitsin. Kimileri metaların üretiminin  Silikon Vadisi’nde çalışan ileri teknoloji işçilerinin ustalığında  kaydedilen gelişimle katiyen ilişkilendirilemeyeceğini ileri sürerek buna itiraz eder.. Kimileriyse canavarın bomba ve hapishanelerinin her zaman o kadar tatlı olmadıklarını hatırlatır .Uyguladığı şiddette bazen biraz aşırıya kaçsa bile, canavarın bunu sadece evrensel akışkanlıktaki taşkına uygun bir mecra bulmak için yaptığı söylenerek cevaplanır bu itirazlar, Zygmunt Bauman Akışkan Modernlik adlı kitabında meseleyi şu şekilde ortaya koyar; Bugün ik­tidarın başlıca tekniği kaçış, kayma, eksiltme ve sakınmadır. Piya­de birliklerinin karada ilerleyişinin yerini görünmez savaş uçaklarının ve hedefe kilitlenen akıllı füzelerin gerçekleştirdiği saldırılar almıştır. “Akışkan modernliğin karşımıza çıkardığı yeni savaşta, yeni bir bölgenin fethi değil, yeni, akışkan küresel güçlerin önünde engel oluşturan duvarların yerle bir edilmesi söz konusudur “Bauman bu teşhisi 2000 yılının ortalarında yayımladı. Aradan geçen beş yıl içinde gerçekleşen olayların bu teşhisi doğruladığını söylemek güç. Önemli olan zaten melankolik tahminin içeriği değildir. İki Körfez savaşının olmasının da  bir önemi yoktur.  Baudrillard a göre Körfez savaşı olmamıştı, olamazdı. Melankolik tahminin mesajı doğrulanabilir olgularla ilgili değildir: Onun tek derdi her hakikatte saklı yalandır. Melankolik tahmin şunu söylemekle yetinir. Hiçbir şey sandığınız gibi değil. Böyle bir önermeyi çürütmenin hiçbir yolu yoktur. Melankoli de tıpkı kehanet gibi, kendi iktidarsız- lığından güç alır. Kendi iktidarsızlığını genel bir iktidarsızlığa dönüştürebilmek ve iktidar ile aklın yollarının ayrıldığı, sisteme yönelik eleştirisinin sistemin parçası olduğu bir dünyaya büyüsü bozulmuş bakışlar atan zekâ küplerinin öznel konumunu güvenceye alabilmek ona yeter de artar.(…)

Eğlence maki­nesinin yıkılması, ki eğlenme makinesinin çalışmasıyla aynı şeydir Buradan bakınca, küresel dünyanın mekanizmalarının maskesi­nin düşürülmesinde sanata yeni bir kurucu rot vermeye çalışan Aydınlanmacı projenin sonucunun “hayalet manzaraların” üretimi olması insanı pek şaşırtmıyor. Hayaletlerin maskesini düşürmek ha­yaletlerle sınırlı bir işe dönüşmüştür. Burada hayalet, küresel maki­nenin işleyişi ile küresel makinenin maskesini düşüren makinenin işleyişi orasındaki denkliği cisimlendirmektedir. İktidarsızlığa ve vantriloğun sesine dönüştürülen hayalet maske düşürmenin gücünü cisimlendirmektedir. Sevilla’daki  bienalin sergi mekanının en uç noktasında diğerlerinden çok farklı bir video enstelasyonuna yer vermesinin nedeni belki de bu. Avusturalyalı sanatçı Oliver Ressler, bienaldeki iki salona birçok monitör kurmuştu. Monitörlerde hayaletler gösterilmiyordu. Ortada kolaj da yoktu. Ziyaretçilerin karşısında duran ve onlarla konuşan insanlar vardı. Bunlardan biri Paris Komünü  hakkında, diğeriyse feminist perspektifler, Zapatista hareketi ya da alternatif üretim, mübadele ve yaşam biçimleri hakkında konuşuyordu. ilimini hakkında ko nuşuyordu.” Alternatif İktisat, Alternatif Toplumlar adını taşıyan enstalasyon  şunu ilan ediyordu sanki: Hayalet manzalarının üretiminde uygulanan politikanın yani maske düşürme politikansının, gerçek insanların dünyanın durumundan, mücadeleler inin anlamından ve  geleceği tasavvur etme biçimlerinden bahsettiği bir gerçek manzaralar politikasıyla takviye edilmesi gerekir ve sergi mekânının açıkça kıyısında kalan merkezi politikaya yapılan bir takviyeydi bu.

Eleştirel paradigmanın unsurlarının bu mekânsal ayrışmasında, evrenselin siyasal cisimleşmesine yönelik geleneksel bakış da sor­gulanmaktadır. Siyasal özneleşme fikrinden bahsediyorum. Kâhin­ler yaklaşan felaketten yakınırken veya melankolikler duyu yitimi­ni hem kınayıp hem de önkabul olarak ondan beslenirken, küresel sistemin gerek dinamiğinin gerekse ifşasının ürettiği tarihsel siyasal öznellik modeli konusunda aynı entropiyi sergilerler. Klasik Marksizm bu ikili evrenselleşme dinamiğini devreye sokar. Buna göre, bir taraftan evrensel, gücünü sistemin bilinmesinden ve ona karşı başkaldırıdan almıştır; diğer taraftan, kapitalizm “artık sınıf olma- yan bir sınıfın evrenselliğini üretirken ve katı olan her gerçekliği buharlaştırıp cisimsizleştirirken, kendi tikelliğini bizzat çözülmeye uğratmıştır. Bir taraftan, kopuşun öznel gücü toplumsal bir kolekti­fin eleştirel farkındalığı özümsemesine dayanırken; diğer taraftan, bu durum makinenin kendi dinamiğinin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Büyük anlatıların ve evrensel kurbanın sözde sonu, bu ikili mantığın entropisi anlamına gelir. Kâhinin öfkesi ile siniğin me­lankolisi yeni büyük anlatılar kurmak için bu entropiden beslen­mektedir. İkisi de aynı beyanda bulunur: Her şey sıvılaşıyor, buharlaşıyor. Gelgeldim bu sıvılaşma beraberinde getireceği düşünülen  şeyin tam tersine dönüşür. Kahinlerin dediğine bakılırsa sözkonusu sıvılaşma her tür evrenselliğin çözülmesine yol açmaktadır.

 

Siyaset işte bu tür bir evrensellikle ilgili bir şeydir: herkesin ka­pasitesi, herkesin yeteneğiyle. Siyasal özne toplumsal yapının bir parçası değildir. Rollerin, mekânların, işlevlerin ve kimliklerin bölüşüme yapılan eklentiyi, yeteneklerin paylaşımına yapılan ek­lentiyi cisimleştirmek durumundadır o. Öyleyse söz konusu bölü­şüme bir eklenti olarak giren şey, paylaştırılmamış yetenek, herke­sin yeteneği ya da herkesin herkesle eşitliğinde içkin olan gücün kolektifleştirilmesiyle yaratılan yetenektir. Ben buna “sayılmayan­ların sayısı”, “paysızların payı” diyorum. Bu söylediğimin “dışlan­mışın payı” olduğu sanıldı. Aslında kastım, her kim olursa olsun, herkesin gücü ya da vasıfsız olanın vasfı. Ben bu gücün araştırılma­sının, siyasal ve sanatsal yaratıcılık açısından hayaletlerin maskesi­ni düşürme gibi ya .da canavarın gücünün bitmez tükenmez ifşası gibi sonu olmayan görevlerden daha verimli olabileceği kanısında­yım. Evrensellik uzun zamandır zorunluluğun gücünün ifşasıyla ilişkilendirilmektedir. Fakat, evrenselliğin olumsallık güçleriyle, yani her şeyin her şeyle denkliğine değil, herkesin yeteneğinin güçlendi­rilmesine olanak verecek ayrımsızlık güçleriyle birleşimini araştır­manın zamanı gelmiştir belki de.

Çeviri: Emine Ayhan 

Yayıma Hazırlayan : Savaş Kılıç

Makale, Metis Defterleri dizisinin  “Farklı Dünyaları Düşünmek” kitabından Metis Yayınları’nın izniyle kısaltılarak yayınlanmıştır. Teşekkür ederiz.

Kitap, İkinci Moskova  Çağdaş Sanat Bienali kapsamında düzenlenen “Farklı Dünyaları Düşünmek” sempozyumunda sunulan bildirileri bir araya getiriyor. 

Basım yılı:2012

 

 

 

 

 

 

 

 

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Üniversiteler Neden Sanat Müzesine Yatırım Yapar?

SONRAKİ YAZI

Ocak-Şubat Ayı Sergi Rehberi

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*