İzlekler Dergi

Eşzamanlılık Sergisi Üzerine-İpek Yeginsü

Yedi Genç Sanatçı; Aliye Arslan, Doğukan Çiğdem, Meltem Sırtıkara, Özge Topçu, Sırma Doruk, Şevket Sönmez ve Tan Taşpolatoğlu Meclis-i Mebusan 25’te “eşzamanlılık” sergisinde buluştu. Farklı tekniklerin bir arada bulunduğu sergiyi Galeri Merkur destekledi. Serginin küratörü İpek Yeğinsü ile bir röportaj gerçekleştirdik. 

Sergi, “eşzamanlılık” başlığıyla sanata ve sanat yapma biçimlerine dair  sınırsız yorum imkanları sunuyor. Görsel sanatların mimari ve müzikle ilişkiye girdiği disiplinlerarası durum konusunda ne düşünüyorsun?

Disiplinlerarası hatta disiplinler ötesi alanlar, küratöryel anlamda en çok önemsediğim ve çalışmalarımı yoğunlaştırdığım konulardan biri. Duyusal verileri işleyen zihnimize “bu görsel, diğeri işitsel” demenin bile deneyimlerimizi zenginleştiren nüansları yitirmemize neden olduğunu düşünüyorum. Post-medya sanatından söz ettiğimiz şu günlerde sinestezi kavramı her zamankinden daha ilginç hale geldi. Mimari zaten tüm duyuları ilgilendiren bir alan. Günümüz sanatında da bağlam adına son derece belirleyici.

Çağdaş sanatın üretim dinamiklerinden biri olan eşzamanlılık kavramı  yapıt özelinde farklı ve çoklu anlam bağlantıları kuruyor. Yaşadığımız şehri düşünürsek doğurduğu ikiliklerin kendisi dolayısıyla bir sanat üretimi şekli haline geldi. Sergi, bu döngüyü nasıl aşmaya çalışıyor veya aşmak istiyor mu?

İstanbul hemen her yönüyle tam bir karşıtlıklar evreni. Eski ile yeni, geleneksel ile modern, yerel ile küreselin iç içe geçtiği ülkemsi bir şehir ya da şehrimsi bir ülke. Onu hem bu denli güzel ve vazgeçilmez, hem de yorucu ve tahammül edilemez hale getiren bu. Ancak bana göre son yıllarda bu denge olumsuz yönde ağır basmaya başladı. Kentsel dönüşüm, doğal alanların yitirilmesi ve hızlı demografik değişimler İstanbul’da yaşamı giderek zorlaştırıyor. Sergide bu duyguya dair çok şey bulmak da mümkün. Örneğin Tan Taşpolatoğlu’nun işi “Leviathan”, denizden gelip mekanın camındaki çatlaktan içeri sızan bir beton canavarı.

Sergide kurgulanan şehir manzarası birey ve toplum açısından nasıl bir ikilem doğuruyor? Serginin kavramsal çerçevesini oluşturan geçmiş-gelecek, yakınlık-uzaklık, buradalık-yitirilmişlik ikiliklerini açabilir misin? Bir şehrin geriye dönük bakışı  aynı zamanda da burada olmaya yönelik yaşadığı sorunlu bir durum mu?

Sergideki yapıtların bir bölümü, örneğin Özge Topçu’nun “Yarımadalı” ve Şevket Sönmez’in “Chillout” adlı yerleştirmeleri, mekanın pencerelerinden içeriye dolan kent manzarasını temel bir düzlem olarak kullanıyor. Sergi mekanının fiziksel sınırlarını eriten, onu dışarıdaki gerçeklikle bir arada düşünen bu çalışmalar, aynı zamanda mimari ölçek algımızı, bunun üzerinden de içinde yaşadığımız toplumda birey olarak kapladığımız etki alanını tartışmaya açıyor. Öte yandan geçmişi yadsıyarak bugünü anlamak ve geleceği inşa etmek olanaksız. Sergi biraz da bu ikiliği ortadan kaldırmaya çalışıyor; geçmişe bugünden baktığımızın farkındalığı ve bugünü kavrayışımızın geçmiş ile, belleğimiz ile yakından ilgili olduğu.

 

-Medya sanatları müzesinin bir şirkete bağlı  bir ofis konumlaması içinde olduğunu düşünürsek serginin uzamını mekanının meclisi mebusan 25’de eski bir işyeri olması kavramsal paralellikler taşıyor mu? Bu tür farklı açılardaki alternatif sanat temsil mekanları konusunda ne düşünüyorsun?

İkisinin arasında çok önemli farklar olduğunu düşünüyorum. Birincisi halen ofis olarak kullanılan, içinde aktif bir iş yaşamının sürdüğü bir mekan. Mebusan 25 ise boşaltılmış, eskiden ofis olan kullanılan ve neredeyse kaba inşaat haline gelmiş bir bina. Bir diğer fark ise şu; ilkinde içinde bulunulan mekan kurumsal bir bağlam olarak da karşımıza çıkıyor. Mebusan 25’in ise böyle bir bağlama sahip değil.

Aliye Arslan

– Genç isimlerin sanat yapma biçimleri adına medya gerçekliğinden yansıyan mizahi bir yön gerçekle keskin bağlar kuruyor? Yapıtta ironinin varlığıyla ilgilendiğini tahmin ediyorum.

Mizah ve ironinin günümüz sanatındaki yeri tartışılmaz. Sergide de, örneğin Doğukan Çiğdem’in yapıtlarında karikatür yaklaşımını yer yer duyumsamak mümkün.

Doğukan Çiğdem

-Genç sanatçılara yönelik bitmeyen motivasyonu son zamanlardaki  projelerle doğru bir şekilde yönetildiğini emek ve hakkaniyet kavramı içerisinde doğru ele alındığını  veya doğrudan parasal olmadan  işbirliği adı altında bazı sponsorlu projelerin  sanat ortamını hareketlendirdiğini düşünüyor musun? 

Yoğun olarak ilgilendiğim bir diğer konu, çağdaş sanat ekosisteminde sürdürülebilir alternatif modeller. Bence Türkiye’de bu ekosistemin bu denli kırılgan bir yapıda olmasının en önemli nedeni, galeri, müze ve kurumsal koleksiyonlar dışında sanatçıyı destekleyebilecek çok az sayıda yapının olması. Bağımsız inisiyatifler de son derece değerli; ancak devamlılık konusunda ne yazık ki ciddi sorunlarla boğuşuyorlar ve birçoğu birkaç yıl içinde yok olabiliyor. Yine işbirliği kavramı ancak son birkaç yıldır koşulların zorlaşmasıyla birlikte gündeme gelmeye başladı. SAHA, Base gibi oluşumların bu dayanışma kültürünü yaygınlaştıracağına inanıyorum. Ayrıca Mebusan 25’in mekanını sanata açması ve bir sergi projesini herhangi bir kurumsal söylemle birleştirme koşulunu öne sürmeden desteklemesi, sanata desteğin koleksiyon yapmanın ya da müze kurmanın dışında da yolları olabileceğinin kusursuz bir örneği.

 

 

 

İpek Yeğinsu

İpek Yeğinsu

ÖNCEKİ YAZI

Doğa/ Die Natur/Özkan Eroğlu

SONRAKİ YAZI

Küçük Güzeldir: Akın Gökyay Satranç Müzesi

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*