Sanat Tasarım

Ekoloji versus Ego

İnsanın doğayla olan ilişkisi akla hemen  Jean Jacques Rousseau’nun argümanını getirir. Rousseau’ya göre doğanın üzerinde tahakküm kurmaya başlayan insanlık; insanı doğadan koparıp yıkımın ve bozulmanın parçası kılmıştır. Doğa ile birlikte değil onu dönüştürerek ve kullanarak bir uygarlık yaratmanın tehlikeli taraflarını insan doğasının tahripkar özellikleriyle açıklar. Yıllar sonra kendimizi  kapitalizmin yıkıcılığı karşısında filozofun sözleriyle doğaya karşı kendimizi konumlandırırken buluyoruz. Çevre felaketleri durmak bilmezken; doğanın kendini yenileme gücü sanayi atıklarıyla yok edilirken; suyun kirlenmesi, beslenme yetersizliği kısacası tüm kaynakları kurutuyorken bizler;  bu  konumlandırmanın  geç kalınmış bir farkındalığın eseri olduğunu biliyoruz. Şimdiki zamanda yaşananları  bu tür klasik felsefeler ile açıklamak eyleme geçmek için yeterli değil!  Sivil toplum kuruluşları ve toplumsal çözümler hiçbir zaman kişinin kendi bilinçlenmesi ve doğayla barışması kadar tedavi edici değildir. Sosyal devlet anlayışıyla atılan adımların karşısında duran sermaye şirketleri bir yanıyla doğayı katlederken diğer yanıyla çevre dostu olduklarını gösteriyorlar. Hepimiz biliyoruz ki çoğunun derdi sermayenin yol alacağı bir kaynağı kullanmak ! Kullanırken de yenilenebilir kaynaklar yerine en ucuzunu tercih etmek.

12168655_10153058382856356_1561283309_o Bu bir  doğaya çağrı  manifestosu değil !  Bu  kendini doğayla bir olarak görmeyen insanın kazanma ve ilerleme uğruna verdiği açgözlü kapitalist iştahın   dünyayı yok etmesiyle açıklanabilecek yok oluş hikayesidir.

Hikayenin aktörleri sürekli değişir. Hikayede kendimize bir sonuç veya bir teselli aramayız. Bize kendimizle yüzleşmek ve yolumuza bu farkındalıkla devam etmek kalır.. Sanatçının temel özelliklerinden biri de çevrede olup bitene seyirci kalmayıp refleksif olabilmek. Sanatta hayat içinde veya hayata rağmen üretiliyor. Üretimin hikayenin kazanılması ve kaybedilmesi  üzerine bir söz söyleme olarak değil üretimi  oluşturan her bir nüvenin  kendi var oluş mantığını oluşturması önemlidir. Tekil ifadeler  üzerinden ilerlemeye başlayan kurgunun bir yerinde sanat yapma edimi devreye girer ve işte o zaman  ne kadar  sanatçı dediğimiz yaratıcı yer alıyor ne kadar yer almıyor sorgulatan bir motivasyonun parçası oluveririz.

Sanatın konusu çok değişkendir. Sanatçı yolculuğunda kendine ne kadar yaklaşırsa ve nerede bir duyarlılık fark edip onu görselleştirirse sanatında kullandığı malzemeler ve konular o kadar gerçekçidir. Yok oluşların karşısına var olmanın kanıtını görselleştiren bir gerçekle çıkmak şart. Gerçeğin bileşkeleri ise  yaratıcı edimin bir tasarımcı yorumuyla yeniden yaratılmasıdır.

Doğayla bir olmak ve bunu üretime dönüştürmek kendi kendine sadece bir dönüştürme veya dışavurma süreci değil kendinizi içine 12169550_10153058382666356_836803506_obıraktığınız bir akışın dile gelişidir. Bu akşın içinde yer almak bir mücadelenin parçası değil; bir tür tümevarımsal bir var oluştur.  Bir arada ve kolektif bir bakışla yaşamda yer almanın verdiği hazzı hayata içkin kılmak;  birey olmakla harekete geçen bir yaşama kültürüdür aynı zamanda.

 Sosyo ekonomik sistemlere karşı olduğumuz için doğal olanı seçmeyiz bütün belirlenimlerden azade kendimize yaklaştığımız ve huzurlu bir kendine kaçışı aradığımız için bu akışa kapılırız. Akışın içindeki suda ne yapmaya karar vereceğimiz neyi alıp neyi almayacağımız ve bir yapıta dönüşüp dönüşmemesi bu suyun içinde cevap bulacak bir sorudur.  Doğayla ilgili bu farkındalıkları anımsatan ve bu yazının konusu  Heykeltıraş Ceylan Dökmen ile yapılan bir dizi konuşmanın sonucunda ortaya çıktı.

Ceylan’ın heykelleri ve hayata bakışını  işleri üzerinden takip ettiğimizde doğanın dişil ve doğurgan çevrimi sanatçının yaratıcı güdüsü üzerinden  anlatılıyor.  Yalnız konunun son çıkış noktası yerine bu  bileşkeyi hazırlayan medyumlara kafa yormak gerekir.  Yaşadığımız çağdan bir kaçış mıdır doğa yoksa zaten halihazırda yapay da olsa görmediğimiz bir doğanın içinde mi evriliyoruz? Doğanın evrimi makineleri ve yapay yaşam alanları içine alarak bir kaosa mı sürüklüyordu bizi? Ceylan’ın bu sorulara cevabı kendini bulma ve dışavurma ediminden çok; bu yapay doğanın içinde aynı kalan ve yaşamaya yazgılı canlıların ve onlarla bir arada yaşama motivasyonlarını yaşamın içinde etkin kılıp yaşam evriminin içine dahil etmek. Bir kavramın veya felsefenin peşinden giderek bazı saptamalar yapılabilir yalnız bu  suni olabilir kendi bulduğumuz cevaplarla tartışmaya devam etmek ve bu çıkarımları yapıtlarla  tasarıma dönüştürmek  heykelin olanaklılığında konunun sadece bir yönünü oluşturuyor.

Yeşillenen heykeller ve kurgulanan mitolojilerle heykelin anavatanındayız artık. Söz heykel sanatının yaşamın içinde yeniden üretilebilriliğinde! Heykeli açığa çıkaran tüm motivasyonlar bir bakışa ihtiyaç duyuyor.  Ceylan’ın heykelleri bir hareketi betimliyorlar asla durağan ve kendi içine dönük bir tavır içinde değil coşkun bir farkındalıkla doğanın içinden doğanın diliyle konuşuyor. Kentlerin beylik  telaşında bir imgeye dönüşen  yeşil,  sanki; onları kendi kılmak için doğaya özgü sınırlanmış bir metafor değil; mesajın ta kendisi haline geliyor. Yeşile yüklediğimiz anlamların sadece doğayı ve huzuru  çağrıştırması dilin kültürel kodlarının bir sonucudur. Yeşilin burada karşıtının  rolüne soyunarak müdahaleci ve yapıyı bozucu bir bütünsellik ile dolaşımına giriyor. Kentlerin boğucu ve dehşetengiz havasından kurtulup kendilerine bir yol arıyorlar. Doğanın imgeleri kişilerin egolarıyla örülmüş mimari yapıların üzerini bir örtü gibi örtüp hep aynı kalan bir geçmiş  zaman mitolojisi sunuyor.  Yeşillikler evlerin arasında yollarda bir doğa hayaleti gibi amaçsızca geziniyor. Bir işaret bırakıyor geçtiği her yere, Ceylan Dökmen’in bu iz “takıntısı” varoluş imgesiyle başlayan Sartrevari bir sorgulamanın anlam bulmuş bir virajı dönmesidir. Yeşiller bu virajı keskin ve yaşama kültürünün yanında yer alarak dönüyorlar. Sonra mitolojik cambazlar devreye giriyor. Mitolojik kahramanlara referans veren cambazlar içsel olanın peşinde doğanın yanında yer alarak gösteriye katılıyor

12169682_10153058385731356_1796975043_o

. Bakhtin’in karnavallaştırma teorisini anımsarcasına bir izin peşinden çoğul mitolojiler kurguluyoruz. Tekcil ve hüküm veren bir yapı sözkonusu değil. Bir akışın içinde eğlenceli, oyuncul bir kendin olma hikayesi. Mitolojik cambazlar, yeşeren kentler, parmak izleri sanatın çok sesliliğinin hayatın doğayla bir aradalığına birer savunma noktası oluşturuyor. Doğanın içinde tek biz yokuz ve sanatta hep bir başkasını ezerek bir kazananlar tarihi yazmaz. Sanat ve doğa işleyiş şekilleriyle birbirinden farklı bir gerçekliğin izini sürse bile sanatsever doğaya sanat gözlüğünden baktığında geçici körlüğünün ve imajlarla çevrelenmiş insani körlüğün farkına varacaktır. Sanatçının gösterisi hareketle, devinimle ve kendin olma çağrısıyla kentlerin arasından kendine yol bulan bir yeşillik artık. Sanatçı artık yeşil bir imgeye dönüşmüş eserine yaptığı müdahaleleri kendiyle görünür kılmıştır.

Geçmiş zaman mitoslarının yerini alan şimdiki kent görüntüleri etrafında simgelenmiş distopik dünya kurgusu şimdiki zamanda bir mitoloji kurgulamak için geçmişten aldığını geleceğe zihinsel ve yaratıcı bir edimle teslim etmek durumundadır. Ceylan Dökmen gibi farkındalık taşıyan sanatçıların yaptıkları bundan sonra bu gerçekten ayrı düşünülemez. Gelecek de mitolojilerin gerçekleşmesi doğayı  bu birlikte yaşama kültüründe etkin kılmak olur.

 

 

ÖNCEKİ YAZI

Özkan Eroğlu ile Sanat Eleştirisi Üzerine

SONRAKİ YAZI

Twombly'e İki Farklı Yorum: Utku Varlık ve Ben Luke

Evrim Sekmen

Evrim Sekmen

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*