Uncategorized

Edebiyat Yapıtlarında Söylenebilir Olan; Romanda Düşünme, Öğretme, Tekrarlama, Süsleme Üzerine

Edebiyat, yüz yıl boyunca bu konuda çok daha erken bir netleşme yaşar ve absürt ya da hatta Dada ve Sürrealizm’le bütünlük, denge, kompozisyonun toplumsal hedeflerle bağlantı halinde olduğu ideal içerikteki hikayeler filan modern edebiyatın (buna aslında post-modern diyemeyeceğimiz için anti-modern diyebiliriz), ‘banal’ tarafını  oluşturur.

1. Yazarın Sözü

Yirminci yüzyılın  tüm otoriter sanatlarına damgasını  vuran klasikten uzaklaşma eğilimini daha önceki çağların dalgalanma eğrisiyle  kıyaslarsak, aslında  modern kapitalizmin ilk krizleri ve oturma evresine denk gelen yüzyılın  ilk yarısında da, klasikleşme  eğilimlerinin  baş gösterdiği  ve sanatta tarihselliğe olanak sağlayan  ideal iyinin ve güzelin kutsanması  kolayca atlatılmış  ve gerisin geriye, kültürün tüm öğelerinden  şüphelenen  bir kültür yıkıcılığının aşırı  ve belki ilk kez bu denli sesi çıkmıştır.  Buna öncü sanat diyorlar. İşte öncünün bu denli yaygın alan kazanabilmesinde elbette yüzyılın  bir isyanlar yüzyılı olması  etkilidir. Tesadüf olamayacak kadar açık bağlantı, öncü sanat, yıkıcı  sanat ile isyankar aşağılığın  sesinin birlikte çıkabilmiş olması, aşağılıkların kültürün idealize eden mükemmeliyetçiliğinden  yana olmadıklarının  neredeyse kanıtı gibidir. Mükemmel gerçekçilik, olmadı  isyankarların  resmi, edebiyat için de aynı şey geçerli.  Daha bir yerinde söyleyişle, kültürün tamamen çökertilmesine  yönelik alaycı, herhangi bir insanın,   herhangi bir eylemi olarak kültür üretimi, bir isyan pratiği olarak nüksetti.

Bir isyan pratiği olarak sanat 

Die Brücke grubundan başlayarak, öncü sanatın  politik olarak diğer tüm politik sanatlardan ayrı ele alınması  ile ancak anlaşıldığı  kabul edilebilecek bir ayrım  vardır. Bu ayrım, politik grupların, ideolojilerin sanatı bir iktidar olma ya da söylemlerini yayma aracına indirgemelerinin sonucundaki yıpranmanın onarımı gibi yürütülen bir politika-sanat tartışmasının  aydınlatamadığı  karanlık  ve karanlığıyla güzel  bir sokak, bir patikadır  dolunay ışığı  ile görünür hale getirmemiz için bekleyen.

Die Brücke’nin kendisi politik olduğu gibi, doğrudan olmayan tam da sanatçıların  dilinde bir düşünme, meditasyon ve ideoloji biçimidir de sanatın pratik olarak şekillenmesi.

Mesela, 16. yy’ın  hemen ardından  gelen hayal kırıklığı  döneminin, laisizmle reforma uğramış  Hristiyanlığın  yeni estetiği arasında  tercihini düşünmeksizin  yeni ve daha akılcı  bir dinsel politikadan yanaysa da, kesin söylenebilir ki ellilerden önce de ama sonrasında  kesin olarak, fikirsel hegemonya  akla karşı sezgi gücüne güvenen, yıkıcılıkta, ideallerinden ve iddialarından  kurtulmuş, biraz da boş vermişlikle elde edilmiş taze ve en az Barok ve Romantik resimler kadar karanlığı  ön şart kabul eden yapıtlarla doludur. Buna, Post-modern dönemin sanatı deniyor. Aslında modernizmin öncesine de benziyor, demek ki bu dalganın geri çekilişidir, ileri atlaması değil.

Edebiyat, yüz yıl boyunca bu konuda çok daha erken bir netleşme yaşar ve absürt ya da hatta Dada ve Sürrealizm’le bütünlük, denge, kompozisyonun toplumsal hedeflerle bağlantı halinde olduğu ideal içerikteki hikayeler filan modern edebiyatın (buna aslında post-modern diyemeyeceğimiz için anti-modern diyebiliriz), ‘banal’ tarafını  oluşturur. Bu, ‘banal’ ya da kitch, yani yaygın, herkesin beğenisi olan, ilk kez bir şey okuyacakların beğendiği türden, kalitesiz ürünlerin en temel ortak özellikleri de, hikayelerinin gerçekçi olması, karakter ve diyaloglarının  sıradan günlük hayatı iyi yansıtması  ve son olarak da yazarın içerik ve biçim olarak çelişki yaşamayan, tek sesli bir akışı  sağlayabilmesi sayılabilir.

Peki, burada bir ilk nefesimizi alalım  ve arkaya yaslanıp  düşünülmesi, cevaplanılması değil belki, üzerine meditasyon yapılması  daha makul olabilecek su soruyu alalım : öyleyse iyi edebiyatın, kötü yapıtlardan  oluşuyor olması nasıl bir şeydir?

Ne güzel bir soru değil mi? Ben de böyle düşünmüştüm  ilk aklıma  geldiğinde. Ama sonradan pek de böyle ahım  sahım bir başlangıç olmadığını , hatta bunun en çok ama en çok kez yürütülmüş  olan biçim-içerik konseptinin bir versiyonu olduğuna kanaat getirdim. Ama arada çok özel bir şey fark ettim. Yirminci yüz yılda, belki tüm tarih boyunca ilk kez, okurlar yapıt hakkında söz sahibi oldular. Bu büyük olduğu kadar büyüyle dolu bir devrimdir. Hatta aslında edebiyat için çok daha doğru olur bunu söylemek, ellilerden sonra popüler ürün endüstrisi içinde var olabilmek için neredeyse tamamen okurunun sözünü dinleyerek akan bir ‘piyasa’ otoritesi olduğu söylenir. Bu piyasa otoritesinin çok büyülü bir şekilde ortaya çıkardığı  sonuçtur bence etkileyici olan: çok satanlar banal, gerçekçi, klasik bir kurguya sahip olan, gündelik gerçekliği başarıyla yansıtan ve hatta içeriğinde toplumsal düşüncelerin geleceğe inançla bakanlarının  kaygılarını taşıyan türden roman ve öyküler değildir. Tam tersine okurlar, yabancısı oldukları  felsefi, kültürel ya da politik sorularla dolu coğrafyalarda gezinen, kurgu olarak çözülmesi  kolay olmayan, akışında  tek ses olmayan, hatta pek çok çelişkilerle dolu, kafa siken yapıtları seçtiler. Müsil, Beckett, Wollf, Joys, hatta daha yakin tarih örneklerinden Kundera, Pamuk filan karşılaştıran  herkesin ortak derdidir. ‘Anlaşılabilirlik’, açıklık, etkileyici olma çabasının  bırakılmış  olması. Tabii bu dert sigarayı bırakan  insanların yaşadığı  kısa  süreli sıkıntılı döneme  benzer, çünkü hemen yerini alacak olan taze nefes ferahlığının  içinde daha derin sorular, daha çok paylaşılan  duygular, daha az büyük yazar trikleri ama daha çok sıradan  karakterler, ama özellikle bana çok iyi gelen felsefe ve özellikle de edebiyatın  kendisine ve sanat yapıtına, estetik düşünme  ve algılama biçimlerine  açılan  sayısız  kapılar  yer alır. Okur beğenisinin çoğunlukla  mantık dışına mantıktan  daha yakin konseptler etrafında  dönüyor olmasının sebebi  yalnızca  bilinç dışının  daha çok ilgi çekiyor olması değil, aynı zamanda en başta değindiğimiz  hayal kırıklığı çağını  atlatıyor, akılcı  düşünmenin  zararlı  yönleriyle karşılaşıyor olmamızdır. Atom enerjisi kadar değilse de, gerçekçilik de epeyce zararlı bir şey olarak kavranıyor çünkü öncü edebiyatta. Bunu biraz örnekler üzerinden tartışmayı  denemek istiyorum müsaadenizle.

2. Yazarın Sesi

Örneğin Ranciere, Flaubert’den bahsederek, onun edebiyata bir içerik yüklemeyi red edişinin edebiyatta demokratikleşme olarak yorumlandığını  vurgular. Eğitmek yerine sergilemeyi seçtiği için. Üçüncü  boyuta verilen değer, sadece teknik bir başarı aracılığı ile  güce dönüşmüş  yeteneğe verilen değer değildir. Aynı zamanda bir yüzeyin dokunsal ve görsel gerçekliklerinin farklı oluşuna, dolayısıyla  görme ile inanma arasındaki tuhaf ilişkiye verilen değerdir de. Yani bir anlamda görme, dokunsal anlamda gerçekliği olmayan bir yanılsama ya da gerçek olabilecek bir dualiteye inanmadır.  Bu inanma resmin en basından beri laisizmin değil, tanrının  alanında yer aldığının  kanıtı  olduğu olabileceği gibi, resmi iki boyuta indirmeye çalışanların  da yüksek çoğunlukla  laisistler  olması da tesadüf değildir. Bu tür ilişkileri yakalamadıktan sonra estetik üzerine düşünmek keyifsizdir, öğretmencedir.

Ranciere

Ranciere

Diğer yandan resmin bir bütün olarak değil ama bir elemanın  ya da bazı elemanlarının, resim olmak zorunda olmayan başka bir estetikle aynı  yapıya sahip olması da bir diğer ayrımı zorunlu hale getirdi: resimden başka isimler kullanma. Minimalist bir ressamla, kapılar  ya da masa üzerine  bir tahta sanatçısının  estetik arayışı  hemen hemen aynıdır. Yapı aynıdır, aranan etki birbirine benzer. Çöp  bidonu ya da süt şişesi  üretenler gibi, eski cağlardan beri süregelen seramik, mimarlık gibi diğer form sanatlarında  da görsel bir keyif vardır  ki soyut resim denilen resimleri resimden ayırt ettikten sonra elimizde kalan duyma deneyimi, ya da estetik keyif, diğerlerininki ile hemen hemen aynıdır. Resmi ayrıcalıklı  yapan şey, masa, tabak ya da kilise duvarından  farklı  olarak kullanım değerinin olamamasıdır denilebilir, ki bu da doğru değil,  bir şeyi resmetmeyen bir tuval resmi, büyük olasılıkla  mimari bir eleman olarak değerlendirilebilir. Değilse bile değerlendirilebilir.

3. Edebiyat Motivi ?

Varlık  ile var oluşun sözel yakınlığı  yanıltmasın bizi, özellikle yapıtın  sanatçının  var oluşunun bir aracısı, belirtisi, malzemesi ya da göstergesi olması durumlarında, yapıtın biçimsel iddiası ancak yapılan işe ‘sanat’ işi dedirtebilir ve ancak böyle bir halde de kişi ‘sanatçı’ apoletini takabilir. Yani aslında gerçek bu denli ortada duruyorken pek çok sinek besleyen insanlar gibi yararsız varlıkların  gözleri ile hayata bakmak da, henüz var oluşun ilizyonik formlarına ihtiyaç duyduğumuz anlamına geliyor.

Benim eleştirimle beraber kendimden olabildiğince uzağa  itmeye çabaladığım  şey, iste bu sürekli bizi aldatmaya, yanıltmaya  çalışan kağıt parçaları, formlar, tuhaf ifadeler, bazen hastalık  belirtileri gibi duran başlangıç çıktılarıdır ya da onlar ait formlar  ve içerik. Bilemiyorum. Ama hepsi birbirine öyle bağlı ki, gerçekte yeni hedefi yazı yayımlamak olamayan bir sanatçı, aslında  yazıyla ortaya koyabileceği kadar açık ve net bir fikirsel donanıma  sahip olmadığını  gösterir. Buna ihtiyacı var mıdır? Elbette vardır.  Bazıları başlangıçtan beri yeterli buldukları  herkes için  sanat yapma hak ve demokrasi arayışını kullanarak ayrıcalıklı  mesleki kimliklere berbat bir saldırı  yapıyor gibi görünseler de, aslında  naiflerin pek çoğunun asıl hedefinin ve genelde onların  ölümlerinden sonra yapıtlarının  kazanacağı  ayrıcalıklı konumun da iştahlarının, motivasyonlarının, enerjilerinin ta kendisi olduğu  öyle açıktır ki, bu gerçekle  yüzleşmek  cesaret ve oyunbazlık  isteyeceği gibi, her gün karşılamak, bu tür bir hasta cesaretinin aynı benzerini  oynamak durumunda kalmak da epeyce yorucu olsa gerektir.

Yani bir söylem olarak herhangi bir insanın sanatının  özel oluşu bile, zaman içinde anlam değişime uğramış ve günümüzde ısrarla  sanatçı  oluşun nimetlerinden almaya çalışanların örneğin annelerinin, babalarının  filan üretimlerine işaret ediyor. Zaten yapıtları  da genellikle bu tür insanları etkiliyor ama sanatlarından çok yeni meslekleriyle etkiliyor, naif sanatçılar. Alternatif sağlık uygulayıcıları  gibi.

Bu yüzden sanat tarihi kesinlikle diğer bölümlerde okuyanların ve sanatçıların tahmin  ettiğinden  biraz farklı bir şeydir. Eğlence olarak yapıt fikrine inanacak halimiz yoktur çünkü yapıt satışa  sunulmaktan geri durmamaktadır. Bu da sonuçsuzluğuyla bir şeyi kanıtlamaktadır ki, bu da yapıtın başarısızlığı  olabilir. Yapıtların  başarısızlığının da kanıtladığı , genellikle sanatçının yetersizliğinden  başka bir şey değildir. Yalnız sanatsal değil, yaşamı yürütmek anlamında da pek çok alanda bütünlüklü bir iddia içeriği, ancak taşradan yeni gelmişlerden iyi olabilmeye dönüşünce, biz buna ilk durakta inen yolcular diyoruz çünkü naiflerin ve otodidaktların  pek çoğu yarıştan çekilmeyi başaramıyorlar. O halde kendilerini kanıtlamayı da ihmal etmeseler onlar için iyi olabilir.

edebiyat-yapitlari-03

Tamam, yapıtların sanal lakırdı  ortamlarında  beğenenler  dışında  bir yol aldıklarını görseydik, ama böyle değil. Olmadı. Yalnız  yarısından çoğu başkalarının ve özellikle de eleştirmenlerin  ve yakın sanatçıların  hayatları üzerine kurulu bir yapıt  kaçınılmaz  ki zaten yapıt üretirken de aslında yansıladıkları sanatçı modeli, bir kopyalama çalışmasından  ibarettir, başarısızdır. Orijinaldeki derinlikten yoksundur ve ürünlerin ışıksızlığı  da epeyce gözü rahatsız  etmektedir. Burada ışıktan  kastettiğimiz, üreticinin yaptığı  gözlemdir. Bin ressam görmeden üretilen her resim, çalışma bile değildir bana göre. Çalışmalar bile, başka kriterleri gerektirir. Bağ kurma vardır. Yoğun ölçüde naif ve ifadeci ressamlarla, sürrealizmle ve hatta daha anarşist  yakın zaman işleriyle bağ kurma çabası sezilir bazen. Ama bu yetmez çünkü bu tür salonlarda bekleyen çok fazla genç vardır. Hep ilk duraktır problemleri. Henüz Mondrian’ ın nasıl bir okul olduğunu bilemeyeceklerdir ama beklemeye devam ederler, durak geçmiş olmasına rağmen inmezler. Devam eder tren ama onlar sıkıntı içinde  yolculuk etmeye devam ederler, hareketli olup vagon değiştirmeyi ya da en azından sonraki durakları merak etmekte epey yavaştırlar.

Tüm bunlar eserlerinin bir karakteri olduğunu  reddetmiyor. Dışarıda bıraktığımız şey  naiftir, her zaman böyle oldu. Tuzak da ortada…

Yazarın Meditasyonu ve Ruhu

Yani sanat satıcıları bir şekilde kötü sanatı da kabul ettirdiler, hem de epey yüksek fiyatlara… ama burada satıcılar, sanatçılara  pay vermediler. Hem de onlardan çok daha yüksek kazançlar elde ettiler. Edebiyatta durum böyle değil.

Edebiyata dönelim…Bir kere edebiyat için diplomalı  yazar beklemek de, en az ressamlar gibi enteresan bir gerekliliğe  sahip mi? Yani yazar da diploma ile mi yetiştiriliyor? Hayır, kesinlikle değil, diplomalı  edebiyat bölümlerinde de edebiyatın kritiğini  yapma ve eleştiri öğretiliyor. Edebiyatçılar ele alınıyor, edebiyat pratiği kesinlikle değil. Buna rağmen bu kritikten uzak olarak yazma deneyimi, başka tür bir deneyimin çok iyi olmasını  gerektiriyor.

Şimdi geliyoruz, yavaş bir şekilde konumumuzun etkileyici manzarasına  bir kez daha bakalım; iyi edebiyatın  bir sözü olmalı mı? Bir yargısı  olmalı mı? Bir tarafı, bir gözü olmalı mı? Hayır, herhalde bu zorunluluktan kurtulmanın edebiyat olmanın koşulları içinde yer aldığını  hepimiz biliyoruzdur. Birkaç komünist parti üyesi karşı çıkabilir bana.  Ama doğrusu bu demek değildir ki, yazar herhangi bir insandır. Eşitlikten farklı  bir kavram olarak, yazar epeyce farklı bir insandır. Tabii ki düşünmesi  başta geliyor.  Filozofik bir tarafı vardır yazarın ki olmayabilir ama bu okumayı genellikle keyifsizleştirir. Yazar filozofinin  klasik sorunlarından bahsetmez, etse de bununla fazla ilgilenmez, romanını  ya da hikayesini politika ya da felsefe tartışmak  için araç  haline getirmez. Bu doğru. Ama öyle değil mi ki, bir gerçek insan olarak yazarın politik biri olma olasılığı vardır, yüksektir de. O halde politik karakterlerini, bu yöndeki düşüncesinin, onu yazar yapmaya yetecek kadar ayrıntıcı  ya da değerli olan her ne ise, öne çıkarmak durumundadır.

Sanat Tarihçi Selçuk Duran

Sanat Tarihçi Selçuk Duran

ÖNCEKİ YAZI

Sanat Eğitiminde Kültürlerarası Estetik Yakınlaşmalar ve Karşılaştırmalar

SONRAKİ YAZI

Büyüledi Okurunu ve Gitti Gabo

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*