İzlek

Claude Monet’nin “Saman Balyaları” ile Hermann Hesse’nin “Sidharta’sı” Arasındaki Benzerlik

Claude Monet’in ünlü “Saman Balyaları” adlı resmi üzerine birçok yazı yazılmıştır. Soyut resmin ilk örneklerinden olması, özellikle Vasily Kandinsky’nin bu resim üzerine hayranlığını dile getirmesi dikkat çekicidir. Basit, yalın, nesnel gerçekliğin dışında bir soyutlama ile yapılan bu resim, V. Kandinsky’nin soyut resim üzerine düşünmesine neden olmuştur. V. Kandinsky bu resimle ilgili şunları söyler:

Claude Monet, Saman Balyaları

Claude Monet, Saman Balyaları

“Karşımdakinin saman yığını olduğunu serginin kataloğu söylüyordu bana. Bu görüp de tanıyamama utandırdı beni. Hem, ressamın bu kadar resim yapmaya hakkı olmadığını düşündüm. Belirsiz bir biçimde, bu resmin nesnesinin eksik olduğunu hissediyordum. Aynı zamanda, şaşırarak ve kafam karışarak, resmin beni sarmakla kalmayıp silinmez bir biçimde belleğime kazındığını ve sürekli olarak, ister istemez, en son ayrıntısına kadar gözlerimin önünde canlandığını fark ettim.  :…Ama iyice anladığım bir şey varsa o da, paletin bana o zaman kadar gizli kalmış, aklımın ucundan bile geçmeyen ve bütün düşlerimi aşan gücüydü. Resim masalsı bir güç ve görkem kazanıyordu. Ama farkında olmadan, nesnenin resimde vazgeçilmez bir öğe olduğu yolundaki kanım da sarsılmıştı. s.10” (1)

Claude Monet’in 1891’de yaptığı bu resim, sanat tarihinde yerini almıştır. Resmin teknik özelliği kadar, saman yığınlarının görüntüsü de tartışılmıştır. Nesnesiz bir görüntü içinde, renklerin ve soyutluğun bütünleştiği, izleyene göz albenisi yerine, zihinsel algılama ile bir tür sorgulama yarattığı söyleyebiliriz. Soyutluğun renklerin üzerinden tinsel bir açımlama yaratması, var oluş ile yok oluş arasındaki o incecik çizgiyi, içsel bir tanımlamaya dönüştürmesi önemlidir. V. Kandinsky’nin söylediği gibi,  “Resim masalsı bir güç ve görkem kazanıyordu”. Burada yalın, saf, dingin bir uzam görmekteyiz. Saman yığınları nesnesiz bir gerçekliğin, bilinen tüm tanımların dışındadır. Zihinsel algılama ile imgesel bir yaratım sayesinde oluşan, gerçeküstü bir atmosferin konumu kadar, resimdeki var oluş ile yok oluş zıtlığı/bütünselliği kendini göstermektedir.

Resim tam anlamıyla somut diye bilinen tüm gerçekliğin renklerle silindiği, nesnenin yerini soyut bir algılama ile oluşturulan saflığın karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Ben’in kendi ürettiği imgesel değerleri, somutun içinden ayırarak, her birini ayıklayarak ve kendi başına bırakarak, sonrasında hepsini yeniden birleştirerek, bu kez farklı bir görüntünün ortaya çıkmasının alt yapısını yaratmaktadır. Bir kişinin resmin başında durduğunu düşünelim. Hiç kuşkusuz gözlerini öncelikle saman balyalarına, ardından ağaçlara ve dağlara yöneltecektir. Renklerin birbirleriyle, saman balyaları ile ışık ve gölgenin temasını anlamaya çalışacaktır. İzleyen bu bakış açısıyla, resmi teknik olarak incelemeye çalışmaktadır. Peki, sadece böyle mi yapmalıdır? Görsel metin ile yazınsal metin arasında bir ilişki kurulamaz mı? Söz konusu resme bakarken, yaptığınız tüm yorumlar, zihninizde algıladığınız imgeler ile birleşerek sanal bir metne dönüşür. Her iki metin arasında, zihinsel algı kadar, bakmak ve yorumlamak son derece önemlidir diyebiliriz. Bu yazımızda, C. Monet’in “Saman Balyaları” adlı resmini farklı bir açıdan yorumlamaya çalışacağız.

Hermann Hesse’nin belki de en ünlü kitabı olan, “Siddhartha” adlı romanı, bireyin kendine yönelik içsel yolculuğunu anlatmaktadır. Kitabı ünlü yapan, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki hippi akımları, savaş karşıtları, edebiyat kuramcıları, akademisyenler, Buda inancını tanımak isteyenler olmuştur. Bu romanda, Siddhartha adlı kahraman, kişisel zenginliği, yerel inançları, köhnemiş gelenekleri, aymazlığı, şiddeti ve savaşı elinin tersiyle bir kenara itmiştir. Onun bütün derdi, arayışı, bilgeliği öğrenmek isteyişi şundan kaynaklanmaktadır:  Dünyayı/yaşamı tanımak, bilmek, öğrenmek için ne yapmalıyım? Ana gerçek nedir? Bütün olumsuzluklardan nasıl kurtulabilirim? Acı nedir ve ondan nasıl sıyrılabilirim? İşte bu soruların yanıtlarını aramak ve bulmak için ormanda uzun bir yolculuğa çıkar. Yıllarca “ana gerçeği” arar, bilgelerden dinlediklerini inceler, herkese sorular sorar.  Bitmek tükenmek bilmeyen bir sonsuz merak, güçlü bir irade, sağlam ve tutarlı bir bekleyiş ile geçirir yaşantısını. Sonunda her nesneyi, her olguyu, her kavramı ayıklar, cücüğüne kadar iner ve orada aradığını bulur. Yazımız boyunca bu arayış ile bulanan “şey” üzerine düşüneceğiz. Öte yandan, bu “şeyin” sözünü ettiğimiz “Saman Balyaları” ile olan yakınlığını anlatmaya çalışacağız.

“Saman Balyaları”, nesnenin olmadığı, gerçekliğin kapalı kaldığı, salt soyut bir değer yargısı üzerinden yapılmıştır. Burada zamanın göreceli olduğu, akan-giden bir zaman kavramından ziyade, sonsuz bir şimdiki zaman anlayışı öne çıkmaktadır. Resme iyice odaklanalım. Neresinden bakarsak bakalım, figürsüz ve nesnesiz olması nedeniyle, zamanın belirsizliği ortadadır. Bu resim hangi zaman dilimini çağrıştırmaktadır? Belirsizliğin ustaca yapılması, zamansızlığın göreceli bir tanımlama ile resme bakanın, “Ben” ile algıladığı imgenin soyutsallığı nedeniyle kafasında oluşturduğu tasarım (resmin içerik ve teması anlamında) netleşmektedir. Resmin soyut görüntüsü, bir yerden sonra, izleyenin imgelemi ile daha farklı bir soyut tasarıma dönüşmektedir. Zihinsel algılamanın yarattığı soyutlama ile renkler, çizgiler, resmin bütünselliği tamamen ayrışım göstermektedir. Resimde zihinsel algıda oluşan, “Akromatiz” anlamında yapının renkleri yutan, kendi içinde kaybeden kara bir delik gibidir. “Polikrami” ağırlıklı bir tasarımın uzağında, ışık ve gölgenin bütünselliği ile oluşan saydamlık, resmin bazı bölgelerinde “valör” bir çağrışım söz konusudur. Öte yandan, belirgin bir renk persfektifi ile renklerin uzaklık-yakınlık konumlarına göre, sanatçının bazı fizik (ve resim) kurallarını göz ardı etmediğini söyleyebiliriz. Resimde “Polikrami” ağırlıklı bir zenginlik olmasa da, belirgin bir renk hâkimiyeti vardır. Her renk kendi tonlarında, farklı görüntüleri yaratacak biçimde çizilmiştir. Renklerin tonlamalarında, incelik kalınlık gibi boyutlarında, bir de ışık ve gölge oyunlarında estetik bir belirleme vardır. Sanatçı, bu renkleri kullanırken, onları birbirleriyle karıştırmış, yaklaştırmış, bazılarını da uzaklaştırmıştır. Her renk hem kendi tonlarında hem de yanındakiyle olan birleşmesinden doğan tonlamasında, soyutun gizemi üzerine kurgulanmıştır.

Renkler bir tür “dilsel bir serüven yaratır. Doğayı, çevreyi ve her şeyin kendine özgü olan, ortak bir ‘dil’ ile tanıtmaya çalışır sanatçı. Organik olmayan, tamamen tinsel bir atmosferde oluşan, dinleyene değil ama içselleşmeye yönelik birinin algılayabileceği çok özel bir ‘dil’dir bu. Sözünü ettiğimiz bu ‘dil’ dolaylı bir imgesel atmosfer yaratır. Renkler kendi teknik özelliklerini aşmış, geriye özgün bir ‘dil’ harmonisi bırakmıştır. Çevredeki tüm renkler, bir anda uçar, gözden kaçar ve geriye sözünü ettiğimiz bu ortak ‘dil’ kalır. Sanatçı bu nedenle renkleri salt estetik bir anlayışla kullanmamıştır. Onları içsel yolculuğun taşlarına döşemiştir. Her renk bir duyguyu, bir sözü, bir olayı yansıtmaktadır. Sözgelimi, kırmızı ile ateş, savaş, kavga, heyecan, aşk… Sarı ile tarlalar, ekinler, bereket, bolluk, şölen duygusu… Mavi ile gökyüzü, ilahiyat, sonsuzluk, evren… Başka renklerin karışımı ise karnavallaşmayı, üremeyi, çoğalmayı, çevresel koşulları yansıtır. Siddhartha da böyle bir renk anlayışı ile kendi çevresini gözlemler, anlamaya çalışır. “…mavilikler içinde bir kayık gibi yüzen hilal şeklindeki ayı gördü. Ağaçları, yıldızları, hayvanları, bulutları, ebemkuşağını, kayaları, otları, çiçekleri, çayı ve ırmağı gördü ayrıca, sabahları çalıların üzerinde ışıl ışıl parlayan çiy damlalarını gördü, uzaklardaki yüce dağları gördü, mavi ve soluktular; kuşlar ötüşüyor, arılar vızıldıyor, rüzgâr pirinç tarlalarında gümüşsü parıltılarla esiyordu. Bütün bunlar; bu binbir çeşit ve rengarenk her şey var olmuştu hep…. s.53” Burada anlatılan renk zenginliği, bu anlamda görülen çeşitlilik, tabloda yoktur. Resim daha naif, daha yalın ve sadedir. Ancak renklerin tonları, kıvrımları, incelik ve kalınlıkları sayesinde şunu görebiliriz: Sanatçı, çizdiği renkler aracılığı ile ortak bir ‘dil’ yaratmıştır. Bu ‘dilsel’ zenginlik, renksel çoğaltım ve tonlamaların yarattığı güçlü atmosfer duygusu sayesinde, doğanın tamamı üzerine bütünsel bir yaklaşım söz konusudur. Birkaç rengin tonları arasından sızak ışık katmanları, mavi ve sarının karışımı ile elde edilen gerilim duygusu öne çıkmaktadır. Saman balyaları neden böyle yapılmıştır sorusunun yanıtı aralanmaktadır. Resimde renklerin her yeri doldurduğunu görmekteyiz. Saman balyaları, toprak, yakın çevre birkaç değişik rengin tonlarıyla boyanmıştır. Sadece dağların ardından gökyüzü, biraz da flu bir biçimde (açık mavi) olarak görünmektedir. Arada nesne olmadan, bu kez sadece renk üzerinden bakarsak, duyguların güçlü olması ile gerilimin öne çıktığını söyleyebiliriz. Böylesine ıssız, sessiz, yalın bir çevrede renklerin her yeri, ince-kalın, açık-koyu olarak boyanması ne anlama gelmektedir? Şunu düşünebilir miyiz? Renklerin kendi içindeki transparan geçişler, gel-gitler, değişik tonlamalar ile yaratılan, bir renk cümbüşü yaratmadan, yalın ve içkin bir soyut yapı oluşturduğunu düşünebiliriz.

Siddhartha’nın yaşadığı gibi, doğanın içinde tanıdığı renkleri, çiçekleri, böcekleri, sesleri, hayvanları kapsayan, bunların hepsini bir bütün halinde kabul eden, ancak tamamının en dibindeki “özü” algılayan bir süreç yaşamıştır. Burada basit gibi görünen, sanki amaçsızca yapılmış, hatta yarım bırakılmış, birkaç saman yığını ile üstünkörü kullanılan renklerin yarattığı bir görüntü vardır. Böyle midir gerçekten? Bunun böyle olmadığını biliyoruz. Burada yalınlık, dinginlik ve çok renkliliğin yerini alan bütünsellik söz konusudur. Önemli olan bu bütünselliğin, doğanın/nesnenin ve insanın aynı odaklanma ile buluşacağı soyutluktur. Sanatçının, insanın kendini tanımasına yönelik, tinselliğini ve zihinsel algısını odaklaştırdığı, evrensel bir temanın varlığı üzerine olan arayışını dile getirmektedir. Hepimizin içinde olan, ancak hep saklı kalan, Jung’un ünlü Akretipleri gibi sadece tetiklenmeye başlayınca, işte o zaman arayışın ve açımlamanın yolunun aralandığını söyleyebiliriz. İnsanın kendi tanımsallığı üzerinden başlayan, devamında kişiliği ve karakteri ile doğru orantıda olan, çevresel koşulları da hesaba katarak şu yorumu yapabiliriz: Evrenin ana gerçeği, insanın tinselliğinde var olan, o üstü kapalı, tetiklenmeye (başka sözlerle, açılıma hazır olan…) hazır, soyut değerin kendisidir. Kadim tarih boyunca, Eski Mısır’dan (ki ezoterik öğretilerde halen bu geçerlidir…) başlayarak, birçok felsefi akımın temelini oluşturmuştur. Soyut bir anlayışın, insana yönelik en önemli değeri, onun varlığındaki gerçek “öz” ile bağlantısıdır. Resimdeki bu bağlantısal temanın, ipuçları ise soyutlamanın temelini yansıtmaktadır. Basitliğin, yalınlığın, renklerin yarattığı ve ardından kaybolduğu, kocamın bir hiçliğin ve dinginliğini odak noktasıdır aslında. Orada sesler, renkler, nesneler, olaylar yoktur artık. Orada sonsuz bir dinginlik, beyazlık, saf ışık ve yalınlık vardır. Resimde bu temanın yansıttığı değeri, tinselliği, hiçliği algılayabiliriz. Sonsuz bir şimdiki zaman içinde tekrarlanan olaylar, (irili ufaklı olan) sürekli kendini yenileyen nesneler, maddenin içindeki sonsuz boşluk, katılığın yerine alan hiçlik… Resim ve roman bu açıdan bakıldığında, birbirini tamamlayan ve aynı doğrultuda yapılmış/yazılmış izlenimi uyandırmaktadır. Soyutluğun tanımsallığı ile örtüşen, maddesel dünyadan/yaşamdan bu anlamda ayrılan, içsel yolculuğun tetiklemesiyle, saf ve tinsel bir atmosfere yönelen, iyilik ve güzellik arasındaki o “öz” her ikisinde de ana temadır aslında…  

“Buna göre, soyut sanat, ifade’nin obje’si, iç dünya, ben dünyasıdır ve bunun da dış dünya, görünüş dünyası ile hiçbir ilgisi olmayacaktır. Bunun için soyut sanat, ‘simgesel bile olsa dış dünya obje’lerine değinmeden, insanın ifade dünyasını görünür kılacaktır’. Ancak, bu ben dünyasını görünür kılma basit bir olay olarak görülmemeli. Bu, yeni bir evren yaratmak anlamında anlaşılmalıdır. s.131” (4)   

Gelecekte insanın kendisini tanımasına yönelik, tinsellik içeren ve obje-süje karşıtlığı ile ortaya çıkacak olan, yeni bir soyutlama tekniği söz konusu olacağını düşünebiliriz. İnsanın çevresinde gördüğü, dokunduğu, tattığı, elle tuttuğu her ne varsa, bunların hepsi renkler ve çizgilerle tanımsallığı daha çok netleşecektir. Maddenin sonsuza kadar bölünmesi, evrenin sınırsızlığı, insanın da kütlesinin sonuçta atomlardan oluşması… Bunların hepsi soyutluğun felsefi boyutunda bizleri bekliyor. Nesnenin olmadığı, kocaman bir boşluğun ve hiçliğin söz konusu olduğu, henüz algılamakta güçlük çektiğimiz böylesine derin bir yoğunluğa yapacağımız yolculukta “soyutlama” anlayışı bizim el kitabımız olacaktır.

Resim sanatında doğanın bir fotoğraf gibi resmedilmesi, soyut anlayışın dışındadır. Bu konuda üstat Kazimir Malevich şunları söyler.

“Süprematizmden anladığım yaratıcı sanattaki saf hissiyatın üstünlüğüdür. s.77

Dolayısıyla, Süprematiste göre, temsile uygun olan araç daima, hissiyatın mümkün olan en kapsamlı ifadesini veren ve nesnelerin bildik görüntülerini göz ardı edendir. s.78

Süprematistler, gerçek, ‘maskesiz’ sanatın zirvesine erişmek ve hayatı, bu avantajlı noktadan, saf sanatsal hissiyatın prizmasından izlemek için çevrelerinin nesnel temsilini kasıtlı olarak bıraktılar. s.85” (5)

C. Monet bu resminde, izleyene “psişik” bir tepkime ile kendi içsel yolculuğunun kapısını aralatmaktadır. Kim olduğunu, gerçekle arsındaki mesafeyi, çevresindeki tasarımı anlatmaya/tanıtmaya yönelik bir resimdir, “Saman Balyaları”.  Siddhartha’da kendi gerçek kimliğini aramaktadır. Bu arayış doğanın özünde, var oluşun ve yok oluşun en dibinde saklı duran “şey’dir” aslında. Önemli olan onu bulmak, tanımak ve tinselliğinizde yaşatmaktır. Romanın bir yerinde şöyle konuşur. “Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir. s.108”  Daha önce değindiğimiz gibi, sonsuz bir şimdiki zaman söz konusudur. Geçmiş ve gelecek yerine, şu anda yaşadıklarımız bir bütünsellik halinde karşımızdadır. Budha felsefesi de bu doğrultudadır zaten. Zamanın göreceli olması, herkesin kendi zamansal boyutunda yaşaması, olaylara ve nesnelere yorum yapması bundandır. Evrenin uzak köşeleri ile kendi zamanımız nasıl farklıysa, bizim dünyamızda da (yaşantımızda da) zamanın farklı geçtiğini, farklı algılandığını unutmayalım. Siddhartha ormanda yürürken, yaptığı bu maddi yolculuk, aslında kendi içine yöneliktir. Çevresindeki tüm gerçekleri, nesneleri, kişileri soyutlar, inceltir, renkleri ve (özellikle) çıplak gerçekliği yok eder. Artık tüm evrenin, dünyadaki canlıların “özündeki” o şeye ulaşmıştır. Her şeyi bir bütün halinde algılar, kendi tinselliğinde tamamlar, sonuçta o da o soyut gerçekliğin bir parçası olur. Resimde de böyle bir yorumlama olduğunu söylemiştik.

Resimdeki dinginlik, figürsüzlük dikkatimizi çekmiştir. Peki, roman kahramanı ile bağlantıyı nasıl kuracağız? “Siddhartha” romanın bir yerinde şunları söyler: “Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di. Kurtulmak, alt etmek istediğim, Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bi Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok. s.47”  Sokrates’in ünlü sözü belleğimize geliyor. “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” Evet, resim size kendinizi tanıma şansı veriyor diyebiliriz. Nesnenin olmadığı, salt renklerin ve ışık-gölge birlikteliğinin düşlendiği bir evreni gözlerinizin önüne getirin. Öte yandan, şimdiye kadar tüm bildiklerinizi unutun. Resmi bir ayna gibi düşünelim. Bu ayna içbükey ve dışbükey olarak iki kısımdan oluşsun. İlk bakacağınız, dışbükey olunca, sizi fiziksel özelliğinizi öne çıkaran, görüntünüzü başkalaştıran bir farklılıkla tanıtır. İkincisi ise, içbükey (bu anlatımlar somut değildir), ayna da, sizin içselliğinizi dışa vuran, Jung’un gölge kuramı gibi tanıtan bir yelpazeyi önünüze koyar. Çağımızda atomun parçalanması sonucu, en küçüğün bile çok daha küçüklerden oluştuğunu biliyoruz. Atom çekirdeğinin içinde bulunan, nötron ve protonların çapı: bir milimetrenin bir trilyonda biri kadardır. Daha aşağıdaki bir kuark’ın boyutu ise, bir milimetreye göre, bir katrilyonun biri kadardır. Bu arada atomun yüzde 99,999’unun boş olduğunu da söyleyelim.

Böylesine devasa bir küçük içinde, neredeyse sonsuz küçükler bulunmaktadır. Maddenin bilinen aksine, sert ve katı olmadığını görüyoruz. Her maddenin atomları ayrıştığında, ortaya henüz anlamı çözülemeyen bir boşluk çıkmaktadır. Bu boşluk, felsefi bir bakış açısıyla söylemek gerekirse, başlangıç ve son arasındaki tek bağlantıdır. Ortada madde diye bir şey yoktur. Madde aslında boşluktur. Bu sözler ve bakış açısı, kuantum fiziğini de beraberinde çağrıştırmaktadır. Sonsuz boşluk, soyut ve gizemli alanlar savı… O halde, somutun, kendi gözlem yeteneğimize göre, sertlik-katılık-esneklik-sıvılık dereceleri ve konumları bir yerden sonra anlamını yitirmiştir. Soyut anlayış ve gözlem yeteneği, tüm somutu/nesneyi kaplamıştır diyebiliriz. Ayrıca, bilinen dünyayı bize farklı bir gözle görmememizi sağlar. “Kısaca, insan soyut bir dünyada soyut bir değerler sistemi içinde yaşar. Ancak, tüm bu soyut evren, soyut değer sistemleri ile insanı aşan, insanın dışında ve bu anlamda transcendent (aşkın), objektiv bir varlık dünyasını oluşturur. İnsan, böyle soyut bir dünyada giderek empirik gerçeklik dünyası ile ilgisini yitirir, hatta onu yok farzederek, asıl varlığı bilerek, düşünerek ve yaratarak yaşamak ister. Böyle bir istemle insan, emprik bir dünyadan çıkarak soyut dünyaya katılır.” (4)

Siddhartha da böyle bir soyutluğun dibindeki gizemi çözmeye çalışırken, hem kendini tanır hem de çevresini ve dünyanı yeniden ama başka bir gözle yorumlar. “….içinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir. s.77” Siddthartha bu örneği benimser, içselleştirir ve kendine bir pusula yapar. Doğada tüm renkleri, sesleri, ışıkları ve gölgeleri, hatta hayvanları bile yorumlar, onların oluş nedenlerini anlamaya çalışır. Her şeyin temelinde bir “öz” vardır. Her şey, bu “öz” içindedir ve bu birlik, dayanışma, bütünsellik ve somuttan soyuta indirgenir. Doğa gözlerin önünden kaybolur, anlamını yitirir, yerini başka bir gerçekliğe bırakır. Siddhartha bu bilinçle kendini yeniden keşfeder, yolunu belirlemeye çalışır ve sonunda aradığı gerçeğe ulaşır. “Saman Balyaları” da böyle bir gerçekliğin anlaşılmasında, bireyin “Ben” üzerinden kendisini tanımasına yöneliktir. Gördüğü tüm gerçekliğin, nesnelerin ve tanımların dışına çıkmıştır. Resimde görülen doğadan bir kesit ve saman balyaları, yaşamı sorgulayan bir amaç üzerine kurgulanmıştır. Resimdeki soyutlama, nesnesiz ve dingin bir görüntü sayesinde, kütlesel birikimin onu var eden boşluğa dönüşmesini algılıyoruz. Bu hiçlik duygusu, anlamı ve sonucu, soyut sanatın temel değeridir aslında. Maddenin bu denli sonsuza kadar bölünmesi, kütlenin atomlarını ayırdığımızda, ortada salt bir boşluk kalması… Bunlar soyutlamanın, hiçliğin ve Süprematiezmin ortak noktasıdır.     

“Saman Balyaları” soyut bir resim olmakla birlikte, figür ve nesne eksikliği (bilinçli yokluğu) nedeniyle, izleyenin “Ben”i üzerinde tetikleme yapmaktadır. Bireyin kendi varlığını tanıması, en azından merak etmesi, özvarlığıyla ilgili somut-soyut çatışkısını aşması gerekir. Ben ile tinsellik arısındaki beraberlik, itiş-kakış, çalkantılı ve uyumsal süreç üzerinden belirli bir sonuç çıkarmalıdır. Bireyin resmi tanımlarken, ifade (expression) biçimi sayesinde, bütünsel (integral) bir yapının temelini atmış olur. Paul Klee’nin söylediği gibi, “Sanat, görülebilir olanı tekrarlamaz, aksine görünür kılar.” Bireyin kendi aşkın (transcendent) tanımsallığı ile varlığının en dibindeki  “öz” arasındaki bağlantı, tam anlamıyla bir içe dönüş sürecini kapsar. Orada hiç bilmediği, tanımadığı, sadece merak ettiği “şeyi” bulur. Peki, nedir bu? “Hüzünlü Dönenceler” adlı kitabında Claude Lévi- Strauss şunları yazmıştır. “En yalın anlatımına indirgenmiş bir toplum aramıştım. Nambikwara’ların toplumu öylesine yalındı ki, burada yalnızca insanlar buldum. s.13”  Burada anlatılmak istenilen, insanın doğasında var olan saflık duygusu, gerçek bir yalınlık ve insan-doğa ilişkisi üzerinedir. İnsanın bu arayışı, sadeliği ve yalınlığı duyumsaması, kendi içkin birikimselliğini çevresel koşulları dışlayarak, bir yerden sonra çıkarımsallığa dönüştürmesidir. Orada en altta, bizi biz yapan, saf, duru ve yalın duygunun özüne ulaşmak gerekir. Yazımızda anlatmaya çalıştığımız, “Siddhartha” da böyle bir arayış içindedir.  O da birçok insanın merak ettiği (Filozof Diyojen gibi) “şeyi”, yaşamı boyunca aramıştır.

“Saman Balyaları” resmi daha önce değindiğimiz gibi, görecelik kuramıyla ilgili bir çağrışım yapmaktadır. Öte yandan, resimdeki dinginlik ve sessizlik içeren görüntü, sanki çağlar ötesinden kalma bir kareyi yansıtıyor gibidir. Saman balyaları ve renkler, doğa ve toprak bütünselliği ile oluşan bu görüntü, yaşamın bütününü yansıtan bir anlayışın içinden çekip alınan bir kesittir. Burada Siddhartha’ya kulak verelim. “Amaç ve töz nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, kısaca. s.48” 

Romanda “Siddhartha” adlı kahraman arayışını sürdürürken karşılaştığı türlü tuzaklar, çektiği çileler, yaptığı hatalar ve gördüğü güzellikler arasında yaşantısını sürdürür. Doğanın kendine özgü dokusu, yapısı, üretkenliği, özün ve kabuğun iç içe durması… Tüm bunlar bilinen tanımıyla zamanı yok etmek, somuttan soyuta geçmek, bilgeliğin zirvesine ulaşmak içindir. Tek bir enstantane ile verilmek istenilen, resimdeki görüntü bu bakış açısını simgelemektedir. Tek bir kare üzerinden, tümevarıma ulaşmaya çalışmak gerekir. Sözünü ettiğimiz “Saman Balyaları”, varlığın özü ile kendini dışa vuran, renklerin ve çizgilerin tanımsallığı ile belirginleşen bir tinsellik içermektedir. “Saman Balyaları” atıl, dingin, zamansız, sonsuz, orada öylece duran, kıpırtısız, geçmişten gelen bir fotoğraf gibidir. Balyalara baktığınızda, bir hiçlik duygusu benliğinizi kaplar, sizi sıkıca sarar, zamansızlığın koyu gölgesinde, varlığın özüne doğru bir yolculuğa başlarsınız. Yığılmış saman balyaları, çevredeki ışık ve renk oyunları, gölgeler… Bunların hepsi somut gerçekliğin, tıpkı atomun parçalanışı gibi kendi içlerinde ayrıştığını, giderek inceldiğini, kütlenin göreceli bir tanımlamayla enerjiye dönüştüğünü (A. Einstein’in kuramı), var oluş ile yok oluş arasındaki sonsuz boyuta geçtiğini söyleyebiliriz. Her şey kendi boyutundan başka bir boyuta geçer, biçim ve içerik değiştirir ve sonrasında yeniden farklı bir dönemde yaşama başlar. Meditasyon ve reenkarnasyon bu felsefi anlayışı savunur. Konumuz gereği buna fazla değinmeyeceğiz. Sadece meditasyonun yarattığı aura ve içsel başkalaşmanın resimle olan ilişkisini anlatmaya çalışıyoruz. Siddhartha şunları söyler: “Yoğun bir meditasyonla zamanı yok etme, var olmuş olan, var olan, var olacak olan tüm yaşamı bir eşzamanlılık içinde görme olanağı ele geçirilir, böyle bir durumda her şey iyidir, her şey mükemmel, her şey Brahman’dır. s.140”  

Claud Monet’in “Saman Balyaları” ile Hermann Hesse’nin “Siddharthas’ı” arasında, geçmiş ve gelecek ile üstü kaplatılan, var oluşun özündeki ana gerçeğe yönelik iki yazınsal metindir. Resim; görsel bir yazınsal metindir. Renkler ve yalınlık ile felsefi bir dille yorumlandığında, hiçliğin ve soyutluğun kesiştiği yerde, var oluşun özüne yolculuk yaparız. Yazılı metinde ise, Siddhartna adlı kahramanın izleğinde, insanın kendi içsel yolculuğuna tanık oluruz. Her iki (görsel ve yazınsal) metin de bize şu gerçeği imler: Yaşam sonsuz bir süreçtir. Burada izlenilecek yol, kendi içinize olduğunda, çevredeki tüm çıplak gerçeklikten sıyrılırsınız. Ayrıca bu içsel yolculukta, (Bir yerde Matrix mi? Bunun yorumu okura kalsın diyelim…)   tanık olduğunuz tüm değerler sizi terk eder, yalnız kalırsınız, tek başınıza zor bir yolculuktur bu; üstelik kolay değildir, geriye dönüş de yoktur. O halde, hem resim hem de roman üzerine bir kez daha düşünmekte yarar vardır. Peki, buna hazır mısınız?

 

Tufan Erbarıştıran

       

 

 

 

Kaynakça:

(1)(2)

Sanatta Zihinsellik Üzerine

Vassliy Kandinsky

Çeviri: Tevfik Turan

Hayalbaz Yayınları

2009       – 113 sayfa    

          

(3)   (4)

 

Felsefenin Işığında Modern Resim

    İsmail Tunalı

RH+Sanat yayınları

Büyük Boy

2003 – 208 sayfa 

 

(5)

Nesnesiz dünya

SUPREMATİZM MANİFESTOSU

Kazimir Malevich

Çeviri: F. Cansu Tapan

Dedalus Yayınları

2013 – 96 sayfa

Tufan Erbarıştıran

Tufan Erbarıştıran

ÖNCEKİ YAZI

Açık Platform: Utku Varlık

SONRAKİ YAZI

Abidin Dino Pera'da

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*