İzlekler Dergi

Çağdaş Sanatın Pop Travması-Evrim Sekmen

 Javier Panera’nın küratörlüğünde hazırlanan Pera Müzesi’nde “Bu bir aşk şarkısı değil” sergisi pop müzikle çağdaş sanat arasındaki sıkı bağları video gerçekliğinde görselleştirmesinin arka planındaki bütün sanatsal retoriği kendine şiar ediniyor. Sergi, 7 Şubat 2016 tarihine kadar gezilebilir.

  Müzik, popüler kültürde çağdaş sanatın kavramsal ilkeleriyle hareket edip daha profesyonel ve etkili bir yol izlemiştir. Fluxus sanatçılarının müziğin tonalitesini bozarak yaşamla sınırları yok eden nihilist tavırları müziğin protest kimliğine sıkı biçimde eklemlenmiştir. Yüksek kültür ile alçak kültür arasındaki sınırları görsel sanatlardan çok önce yok eden rock müzik, hibrit tarzıyla müzik endüstrisi içinde saldırgan ve oyun bozan asi bir çocuktur.

 Pop çağının yaratıcılarından Andy Warhol ile Velvet Underground’ın birliktelikleri avangart ile rock müzik arasındaki ilişkiyi belirginleştirir. Warhol’un yeni yeraltı sanat tapınağı Factory’sinde bir araya gelmeleri Warhol’un Velvet Underground’un soyulmamış muzun bulunduğu albüm kapağını bir sanat işi olarak tasarlayıp grubun adını koymaması ve grubun buna ses çıkarmaması Warhol’a olan derin bağlılığın ve işbirliğinin bir sonucuydu. Warhol, grupla yaptığı etkinliklerde de grubun adı yine yer almamıştı. Andy Warhol’un gösterisinde kuralları o koyuyordu.

Sanatın tarihsel söyleminde neşeye, kahkahaya ve coşkuya atfedilen yaratıcı gücün coşma anına en çok yaklaşan Diyonizak dürtü müzikle açığa çıkmıştır. Ne dinsel ayinlerin kutsiyeti, ne de müze galerilerindeki başyapıtların gizemi, bilinçaltını bir anda dışarı çıkaran histerik kahkahalar kadar düşünceyi sarsmamıştır. Apollon’u yenen de yine flütüyle Marsyas olmuştur.

Tanrıların kıskandığı hoş sesleri çıkaran liri çalmak bilge bir tanrıdan daha üstün bir yaratıcılık gerektirdiğinden, müzik bazen otoritenin sesine, bazen de isyanın çağrısına dönüşmüştür. Müzik, politik bir söylemin keskin bir dilidir. Toplumsalın içerisinde yol aldığı 1960’lardan beri gerçek bir kültür üreticisi konumundadır. Yeraltında doğup geniş bir kitlenin sözcülüğüne soyunan rock müzik, sistemin içinden sisteme karşı çıkan nihilist rock starlar yaratmıştır.

Alt kültürler, sesi duyulmayanlar, rock müzik ve türevleriyle hibrit bir görsel temsil sunmuştur. Kimlik sorununa hiçbir şeyi kafaya takmayan, apolitik görünen nesle politik bir arayüz sağlamıştır. Dünyanın sosyal kaosunda yaşamın sarsıntısını rock müzik dinlerken duymak imkansızdır.1960’larda özgürlük hareketleri her yeri sarmışken, çağdaş sanat John Cage, Charlotte Moorman, Nam June Paik gibi Fluxus sanatçıları ile kurgusal olanın estetik yönelimlerinden vazgeçmişlerdir. Nam June Paik videolarıyla teknolojinin getirdiği yıkımla ilgili teoriler üretir. Televizyonun karşısına koyduğu Buddha heykeliyle bir anlamda Batı ve Doğu düşüncesini kıyaslamaya çalışmıştır. Sanat, elektroniğin içinden mesajını söylemeye başlamıştır.

 Müzik avangart sanatçıların elinde sisteme karşı bir yapıya bürünse de çok geçmeden kültür endüstrisinin yapı taşlarından birine dönüşerek topluma bu konuda afrodizyak bir etki yapar. O nedenle müzik iki kutupludur. Müzisyenlerin algısına göre şekillenen kitleye söz söylediği sürece, melankolinin ve tutkuların eseri olan şarkılar toplumun da afyonu olacaktır. Sistemin yorgunları olarak rahatlamanın bir yolu da müzik dinlemek ve sanatın içerisinde biraz huzur bulmak. Bu nedenle şarkılar hep bizi söyler.

 Tüketimin bir parçası olarak insanın sanat deneyiminde de bu tüketimin bir zinciri olmasından başka çaresi yoktur. Müzik, popüler kültürde çağdaş sanatın kavramsal ilkeleriyle hareket edip daha profesyonel ve etkili bir yol izlemiştir. Fluxus sanatçılarının müziğin tonalitesini bozarak yaşamla sınırları yok eden nihilist tavırları müziğin protest kimliğine sıkı biçimde eklemlenmiştir. Yüksek kültür ile alçak kültür arasındaki sınırları görsel sanatlardan çok önce yok eden rock müzik, hibrit tarzıyla müzik endüstrisi içinde saldırgan ve oyun bozan asi bir çocuktur. 1962’de Fluxus hareketinin önde gelen üyelerinden Philip Corner, Piano Activities (Piyano Etkinlikleri) başlıklı bir performans sırasında yaptıklarıyla ciddi müzik çevrelerinde büyük olay yaratmıştı. Bu performans sırasında Corner bir kuyruklu piyanonun üzerine çıkıp onu tekmelemeye başlamış, diğer grup üyeleri de testere, çekiç ve çeşitli aletlerle piyanoya saldırmıştı. Söz konusu performans, daha sonra enstrümanları tahrip etmeyi “yüksek” sanat alanında radikal bir tavır olarak gören kural tanımaz sanatçıların kimlik işareti haline gelecek olan “yıkım senfonisi”nin katıksız bir örneğiydi. Yalnız bu olay bir konser sırasında Jerry Lee piyanosunu ateşe vererek çok önceden deneyimlenmişti. Fluxus hareketinin başlangıç yıllarının avangart etkileri müzisyenler üzerinde geçerli kılınmıştır. The Beatles, The Rolling Stones, The Who, The Animals, The Yardbirds, The Creation, The Pretty Things, The Kinks, Pink Floyd ve The Bonzo Dog Doo-Dah Band gibi grupların üyeleri içinde Eduardo Paolozzi, Peter Blake, Derek Boshier, Allen Jones, Richard Hamilton ve Tom Phillips gibi ünlü sanatçıların öğrencisi olmuşlardır. Müzikle görsel sanatların ilişkisi birbirini besleyen ve kitleye ulaşıp sanatseverlerin algısında dönüşüme uğrayan bir zincir kurmuştur. Post-prodüksiyon çağının deneyimi müzik içinden yeni bir kuşak yaratmıştır.

Post-prodüksiyon, sanatçıların formlar yaratması yerine onları kurgulamasıdır. Bir müzisyenin “sample” kullandığında sonradan başkasının etkisiyle yeni bir yapıta dönüşmesinde hiçbir sakınca yoktur. Yeniden üretilebilirlik meşru bir zemin bulmuş pastiş ile zaman kurguları yeniden şekillenmiştir. Bir kültür formundaki yapı kendinden önceki işleri geliştiren ya da yeniden yorumlayan bir öykü gibi, birbirine bağlı bir ağın geçici bir varış noktası olarak işlev görür. Bourriaud’a göre her gün üretimi organize etmek için daha fazla teknik araçtan faydalanırız. Bunlar bize seçme, yeniden kurma ve montajlama olanağı veren araçlar yani uzaktan kumandalar, VCR’lar, bilgisayarlar, mp3’ler… Post-prodüksiyon sanatçıları kültürel yeniden temellük etmenin uzmanlaşmış işçileridir.

Geçmişin plastik imgeleri, hikayeleri montaj mantığıyla yeni bir imgeye dönüştürmekte, çalıntı veya özgünlük kavramları postmodernizm içersinde pastiş mantığının içinde kendine yeni bir karşılık bulmaktadır. Pop çağında bu bileşim kendine gösterişli bir yer edinip sağlam işbirlikleri kurmuştur.

Pop çağının yaratıcılarından Andy Warhol ile Velvet Underground’ın birliktelikleri avangart ile rock müzik arasındaki ilişkiyi belirginleştirir. Warhol’un yeni yeraltı sanat tapınağı Factory’sinde bir araya gelmeleri Warhol’un Velvet Underground’un soyulmamış muzun bulunduğu albüm kapağını bir sanat işi olarak tasarlayıp grubun adını koymaması ve grubun buna ses çıkarmaması Warhol’a olan derin bağlılığın ve işbirliğinin bir sonucuydu. Warhol, grupla yaptığı etkinliklerde de grubun adı yine yer almamıştı. Andy Warhol’un gösterisinde kuralları o koyuyordu. Bunun yanı sıra Richard Hamilton’un “Just What Is It that Makes Today’s Home so Different, so Appealing?” (Bugünün Evini Bu Kadar Farklı, Bu Kadar Çekici Kılan Nedir?) başlığını taşıyan bir kolaj çalışması Pop Sanat’ının simge resimlerinden olmadan sadece birkaç ay önce Elvis Presley’in ilk albümü çıkmıştı.

 Sanat pop virüsünü çoktan kapmış, kitleye yönelik üretimlerde sosyal olgu olmaktan uzaklaşıp sosyal bir olay haline gelmiş, teknolojinin yardımıyla sayısız üretimlere dönüşmüştü. Böylesi bir birikimin sonuçları sergilerde kendini gösteriyordu. Müzik yazarlarının mimarlıkla dans ettiğini söyleyerek eleştiren Dan Graham’ın sözlerinin tersine dönüyor müzik ile çağdaş sanatın bir arada olmaları yeni çalışma alanları kuruyordu.

 İşte Javier Panera’nın küratörlüğünde hazırlanan Pera Müzesi’nde “Bu bir aşk şarkısı değil” sergisi pop müzikle çağdaş sanat arasındaki sıkı bağları video gerçekliğinde görselleştirmesinin arka planında tüm bu sanatsal retoriği kendine şiar ediniyor. Sergi, 7 Şubat 2016 tarihine kadar gezilebilir.

 “Bu bir aşk şarkısı değil” adından da anlaşılacağı gibi basit bulduğumuz pop sözlerinin arkasındaki kavramsal dinamiklere eğilerek sanatın içinde yol alan teknolojinin işaret ettiği etkileşimlere göz atıyor. Bağlamını Nam June Paik, Andy Warhol, Yayoi Kusama, Vito Acconci ve John Baldessari gibi öncü video sanatçılarının eserleriyle oluşturuyor. Panera, bu alanda yapılan çalışmaların dokümantasyonunu yaptığı yazısında “20. yüzyılda çoğu zaman sanat ve müzik alanındaki pratiklerin birbirlerini besleyerek gelişmeleri ve pop müziğin ‘alet çantası’ görevi gördüğü ve deneysel ile yıkıcılığın beklenmedik ve çelişkili ilişkilere girdiği paralel yollarda yürümüş olmaları şaşırtıcı değildir. Gerek ‘müzik endüstrisi’, gerekse ‘sanat sistemi’, en uygunsuz müzik ve sanat eğilimlerini yanlış kabul edip hükümsüz kılarak, her gençlik isyanını, pek çok çelişkiyi beraberinde getirme pahasına ‘tüketim kültürü’ne dönüştürme eğilimindedir.” diyerek “pop sanat”ın içinde barındırdığı paradoksal duruma gönderme yapıyor.

Pop figürleri pop kültürden ayrı düşünemiyoruz. Onların sansasyonel hayatları bir tiyatro gösteriymişçesine hazırlanan sahne şovları bize sanatın gösterişli ve ihtişamı seven yönünü anımsatır. Şov, devam etmeli diyen Freddy Mercury’nin çocukları şovu sanatın ana bileşeni haline çoktan getirmişlerdir. Bu sözün ardında sistemin araçlarını MTV estetiğiyle kurgulayan bir alet çantası olma durumu tam da bu noktada dönüşen imgelerin bombardımanında hayat buluyor. Yoksa MTV ödül gecesinde çiğ et parçalarıyla yapılmış elbisesiyle ödül almaya giden Lady Gaga’yı nasıl anlamlandırabilirdik? Elbise Jana Sterback’in 1987’de gerçekleştirdiği “Vanitas: Flesh Dress for an Albino Anorexi” (Vanitas: Bir Albino Anoreksiği İçin Etten Elbise) eseriyle ilişkilendirildi. Javier Panera’ya göre Lady Gaga müziği ve kliplerinde resmedilen imgesiyle, çıktığı televizyon programlarındaki görünüşüyle David Bowie’den Madonna’ya, Warhol’dan Elton John’a, Freddie Mercury, Grace Jones, Cyndi Lauper, Cher, Marilyn Manson, Donatella Versace, Leigh Bowery, Alexander McQueen’e ve onlar kadar popüler olmayan bine yakın sanatçıya uzanan geniş bir sanatçı topluluğuna borçlu olduğunu kabul eden New Yorklu ikonik bir sanatçı.” Bourriaud’nun post-prodüksiyonda belirttiği daha önce yapılmış bir şeyi uyarlama mantığı biçimlerin uygunsuzluğunu hükümsüz kılma tavrıyla da özdeş.

MTV’nin altın yıllarında bir medya fenomeni olduğu kuşkusuz gerçek. Öyle ki filmlerle yarışan video kliplerin kendi içinde bir MTV estetiğine dönüştüğü herkesçe kabul ediliyor. Seyirciler, müzisyenler, yapımcılar ve sanatçılar bu estetiği kuran ağın parçası durumundalar. Her yaptıkları bu estetiğin içerisine dahil olma adına kabul görüyor ve  kendi varoluşlarını da anlamlandırmaya başlıyor. Ayrıca Postmodernizmin çoğulcu mantığına tutunan bu estetik görünüm programlama mantığı içerisinde gelenekten aldığı birikimi montajlayıp yaşamın yörüngesine geri sokuyor.

Pop sanatın yeniden üretim teknikleriyle girdiği ilişki üretimin ana eksenini oluştururken aynı zamanda hayatın içindeki travmalardan ve kaostan da besleniyor. Çağdaş sanatın doğrudan eleştirdiği ve dayanılmaz bulduğu yaşam içindeki dinamikleri pop müzik bir eğlence sektörü içinde hapsedip bize “durum bu yaşamana bak” mesajlarıyla travmanın etkisini hafifletiyor. Geriye ise duygularının “katarsis”ini yaşamış kafası karışık bireyler kalıyor. Panera “alet çantası” dediği şeyle ne onsuz ne de onla yaşanabilen ikircikli durumla ilişkisel bir tavır takınıyor.

Bu durumda değer yargılarının ve estetik ölçülerinin bir anlamı kalmasa da sanat bize yeni bir yöne gittiğini şarkıların ritmlerinin ne olacağı belirsiz bir uzayda zincirlerine yeni halkalar ekleyeceğini müjdeliyor. Bu program çıktılarının ne olduğuysa biz şarkıda neler olduğunu, duygulanımını ve hikayesini düşünürken, şarkıda hüzün çoktan eğlenceye ve coşkuya dönüşmüştür bile. Bu öngörülemeyen tekinsizlik hali, içinde bulunulan denizin varsıllığından değil deneyimsel bileşimlerinden güç alıyor. Aslında yüzeyde kalmanın baskısında ilişki kurmanın ve anlam aramanın boşuna olduğunu dans edip şarkı söyleyerek yaratıcılığı programlamaktan başka şansımız kalmadığını anlıyoruz.

The “POP” trauma of contemporary art

The “This is Not a Love Song” exhibition at the Pera Museum, curated by Javier Panera, visualizes the tight junctions between music and contemporary art in video reality, and slogans this artistic rhetoric in the background. The exhibition can be seen until February 7, 2016.

In the historic course of art, the Dionysian impulse, getting closest to the effervescing moment of the creating power attributed to joy, laughter, and enthusiasm, expressed itself by the means of music. Neither the holiness of religious rites, nor the mystery of the masterpieces in museum galleries, shakes the foundation of thought as much as a hysteric sudden laughter. The one who had defeated Apollo, was again Marsyas with his flute. Because playing the lyre producing sounds that made gods envy, required a greater creativity than that a wise god had, music turned sometimes into the sound of authority, and sometimes into a call for a riot. Music is the piercing language of a political discourse. It is a true culture producer ever since it started making headway in the society in the 1960’s. Born underground, and evolved into spokesman for a wide crowd, Rock music created nihilist rock stars out of the system, against the system.

 The sub-cultures, the unheard of the society, presented a hybrid visual representation via rock music and its derivatives. It provided an apolitical generation, who didn’t really care about identity issues or anything in that matter, with a political interface. While listening to rock music, it is impossible to hear the concussions of life in the social chaos of the world. When freedom movements were spread all over the world in the 60’s, contemporary art gave up of the aesthetics inclinations of the fictional with Fluxus artists, such as John Cage, Charlotte Moorman, and Nam June Paik. With his videos, Nam June Paik created theories on the destruction that technology causes. The Buddha sculpture put across the television, in a way tried to compare the Western and Eastern ideas. Art started to state its opinion through the electronics.

 Even though music was transformed into a structure against the System in the hands of the avant-garde artists, it wasn’t too long before it turned into a building block of the culture industry and had an aphrodisiac effect on the society. Hence music is bipolar. Songs that are the works of melancholia and passion will remain to be the opium for the society, as long as they speak to the masses structured according to the musicians’ perception. Listening to music and finding peace within art, is another way of relaxing for the tired of the society. That is why, songs always sing about us. As part of the whole consumption process, people have no other choice but to be a part of the consumption chain in the art experience as well. Music followed a more professional and efficient way, by moving with the principles of contemporary art in popular culture. The nihilist stance of the Fluxus artists, ruining the tonality of the music, and destroying the frontiers with life, was strongly articulated to the protest identity of music. Rock music, destroying the borders between high culture and low culture even before visual arts, is a game spoiler rebel in the music industry with its hybrid style. In 1962, Philip Corner, a leading member of the Fluxus movement, stirred the music community up with his conduct during a performance called Piano Activities. During this performance, Corner mounted on top of a concert piano and started kicking it, while the other group members attacked the piano with saws, hammers, and various other tools. The performance was a great example of the “destruction symphony”, that later became an identity indicator for those noncompliant artists perceiving the destruction of instruments as radical demeanor in the field of “high” arts. This was previously experienced when Jerry Lee had fired his piano up during a concert. The avant-garde influence of the early years of the Fluxus movement was validated on the musicians. Members of bands such as The Beatles, The Rolling Stones, The Who, The Animals, The Yardbirds, The Creation, The Pretty Things, The Kinks, Pinl Floyd, and The Bonzo Dog Doo-Dah Bang were students of infamous artists like Eduardo Paolozzi, Peter Blake, Derek Boshier, Allen Jones, Richard Hamilton and Tom Phillips. The relationship between music and visual arts created a self-nurturing chain, reaching crowds and transforming in the minds of art lovers. The experience of the post-production era, created a new generation out of music. The post-production happens when artists fictionalize forms instead of creating them. There is no objection to a musician who uses a sample, and transforms it into a new piece influenced by someone else. Reproduction found itself a legitimate ground, and the fictions of time were reshaped through pastiche. The artifact, as a cultural form, functions as a temporary point of destination of an interconnected network; like a tale improving the works preceding it, or reinterpreting them. According to Bourriaud, everyday we take advantage of more and more technical medium to organize production; these mediums giving us an opportunity to choose, reassembly, and montage, are remote controls, VCRs, computers, Mp3s. Postproduction artists are specialized workers of cultural re-appropriation.   The plastic images of the past transform the stories into new images through montage; the notions of stolen or authentic are redefined in postmodernism through pastiche. During the pop era, this composition found itself a glorious place, and established great collaborations.   The collaboration between Andy Warhol, one of the creators of the Pop era, and Velvet Underground, makes the relationship between avant-garde and rock music explicit. Their association at the Factory, Warhol’s underground art temple, Warhol’s banana design of the Velvet Underground’s album cover as an artwork without naming the band, and the band not objecting with it, were results of the band’s deep devotion and association with Warhol. In the happenings with the band, Warhol again did not name the band. Warhol was setting up his rules at his show. On another note, Elvis Presley recorded his first hit record, a couple months before Richard Hamilton’s collage work “Just What Is It that Makes Today’s Home so Different, so Appealing?” became a Pop Art symbol.   Art had already caught the pop virus, and by moving away from being a social plot in mass production, transformed into numerous productions with the help of a social phenomenon, technology. The results of such aggregation were seen at exhibitions. Music’s association with contemporary art was leading to new working areas, in opposition to Dan Graham who had criticized composers for dancing with architecture. The “This is Not a Love Song” exhibition at the Pera Museum, curated by Javier Panera, visualizes the tight junctions between music and contemporary art in video reality, and slogans this artistic rhetoric in the background. The exhibition can be seen until February 7, 2016.   As the name indicates, “This is Not a Love Song”, takes a glance at the interactions indicated by technology moving ahead in art, by leaning towards conceptual dynamics behind pop lyrics that we find ordinary and simple. It contains works from pioneer video artists such as Nam June Paik, Andy Warhol, Yayoi Kusama, Vito Acconci and John Baldessari. In his article where he presents the documentation of the research he has done in this context, Panera refers to the paradox pop art contains in itself:”It is of no surprise that in the 20th century the practices in art and music evolve in a co-nurturing manner, where pop music acts as a “toolbox”, and the experimental and the destructive walk paths where they get involved in conflicting relationships. Both the “music industry” and the “art system”, by falsifying and overriding the most nonconformist music and art inclinations, are inclined to transform each youth riot into a “consumption culture” at the expense of many contradictions.”   We cannot think of pop figures apart from pop culture. Their tabloid lives, almost like a theater performance, remind us of the glorious and magnificent side of art. The children of Freddy Mercury who said, “Show must go on”, already made show, a main element of art. Behind this statement, the state of being a toolbox fictionalizing the systems tools with the aesthetics of MTV, springs to life at this point with the bombardments of the transforming images. Or else, how could we have made sense of Lady Gaga who came to MTV Video Music awards with a dress made of raw beef? The dress was associated with Jana Sterback’s Vanitas: Flesh Dress for an Albino Anorexi that she created in 1987. According to Panera, Lady Gaga, is a New Yorker iconic artist who admits that she owes her image in her video clips, her looks at television shows to a wide group of artists from David Bowie to Madonna, from Warhol to Elthon John, Freddie Mercury, Grace Jones, Cyndi Lauper, Cher, Marilyn Manson, Donatella Versace, Leigh Bowery, Alexander McQueen, and many other artists not as popular as these. What Bourriaud indicated at Postproduction, about reinterpreting something that had already been done, is identical to the attitude of overriding the nonconformity of forms.   The fact that MTV was a media phenomenon in its glory days is of no doubt, such that it is widely recognized that video clips, competing with movies, were among themselves transforming into an MTV aesthetics. The viewers, musicians, producers, and artists make a part of this network establishing this aesthetics. Everything they do is being approved as part of their presence in this aesthetics. This makes a free reasoning with the approval that the part of art predestined to latest technology is here to stay while they get inconsistent with each other. This aesthetic look holding onto postmodernism’s pluralist logic, takes the accumulation from the tradition and puts it back in life’s orbit by montaging it in a sense of programming.   The connection that pop art makes with re-production techniques, establishes the main axis of production, while it feeds on the traumas and the chaos within life. Pop music imprisons the dynamics within life, that contemporary art directly criticizes and finds intolerable, into the entertainment sector, and eases the effect of the trauma by giving us the following message: “this is it, just keep on living.” What are left behind are confused individuals who have lived their catharsis. Panera assumes an attitude in relation to the indecisive situation where one can live neither with nor without that “toolbox” that he mentions.   In this situation, where value judgments and aesthetics rankings have no meaning, art heralds us that it is going into a new direction, and that it will add new rings to its chain in a space where the rhythms of the songs are unpredictable. About what the outcome of this program is: while we think of what is going on in the song, its emotion, its story, the song has already transformed into melancholy, entertainment, and enthusiasm. This state of unpredictable mystery takes its energy not from the wealth of the sea it swims in but from its heuristic compounds. In fact, under the pressure of scratching the surface, we find out the vanity of working up connections, and looking for meanings and that we have no other chance but program creativity by dancing and singing.  * Artunlimited’in Aralık 2015 sayısındaki Pera Müzesi’nde Bu Bir Aşk Şarkısı Değil sergisi üzerine serginin açılışı yapılmadan önce küratör javier Penera’nın türkçe metni Pera Müzesi yönetiminden temin edilerek editöryal, grafik ve   çeviri süreci  ArtUnlimited dergisi ekibi editörü Merve Akar Akgün tarafından yapılan çalışma.   

İzlekler

İzlekler

ÖNCEKİ YAZI

Platon ve Aristoteles'in Sanat Etiği, Estetik Kavramı ve Yansımaları-Tamer Kavuran-Bayram Dede

SONRAKİ YAZI

Tophane'de Elem Çiçekleri-

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*