İzlekler Dergi

Çağdaş Sanat Ortamında Küratörün Rolü-Eda Çığırlı

Sanat ortamı, bir toplumun en hareketli, marjinal, dikkat çekici ve merak edilen alanıdır. Sanat ortamı doğalında bir gizeme sahip olduğu için kendisini dışarıya oldukça puslu yansıtır. Toplumun sanat ortamına her zaman açık bir merakı vardır. Aslında sanat bütün sırrını toplumun kendisinden alır ve toplumun da kendi içindekine olan merakını, gizemini sanat yoluyla açığa çıkartır. Toplumun kendi içinde barındırdıklarını kimi zaman sıradan, kimi zaman cesur, kimi zaman rahatsız edici, kimi zaman yaratıcı, kimi zaman sert, kimi zaman sessiz, kimi zaman da hepsinin içinde barındığı çarpıcı yapıtlarla ve eylemlerle bize toplum içindeki kendi varlığımızı gösterir. “Sanat ortamı” dediğimizde “hangi sanat ortamı” diye zihnimizde birçok katman beliriyor olabilir.
Biz Türkiye’deki çağdaş sanat ortamını ve bu ortam içinde sergilerde adını sıkça duyduğumuz “küratörleri” tanımak ve anlayabilmek için merakımızın peşine düştük. Büyük sergiler olup bitiyor, boy boy afişler görüyoruz, sergi organizasyonlarının biri biterken diğeri başlıyor. Peki bu sergiler nasıl oluyor, nasıl finanse ediliyor, bu sergilerin arkasında yer alan belirleyici isim “Küratör” kimdir, Çağdaş sanat ortamında neden büyük bir öneme sahiptir, Çağdaş sanat adı altında yapılan sergilerin ve büyük organizasyonların arkasındaki küratörlerin belirleyiciliği nedir anlamaya çalıştık.

Bruno Serralongue, Newborn, 2009, Pristina, Kosovo, mardi 17 février 2009, Ilfochrome on aluminium, 127.5 x 158.5 cm

Sanat tarihi, sanatın politik bir eylem olduğunu vurgular ve dönemlerle beraber karşı duruş sergilemiş sanatçıları, yapıtları karşımıza belgelerle sunar. Bu bağlamda sanat sandığımız kadar politik mi ve Türkiye’deki sanat ortamı bu anlamda ne kadar cesur, küratörün bu konuyla ilgili gerçekliği nasıl yansıtıyor, sanat ortamının gizli iskeletini daha fazla anlayabilmek adına derin bir inceleme içine girdik. Bu yönelim karşısında düşünülen ilk soru, Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı nasıl bir işleyiş içinde olduğudur. Bu çağdaş sanat ortamında yönlendirici belirleyici olan sadece sanatçılar ve sergileri midir, Sanat ortamındaki yapılaşmayı sadece sanatçılar mı oluşturuyor? Sanat ortamında kendine özgü proje dili olan küratörlerin sanatın ara katmanlarını oluşturduğunu ve bu bağlamda küratörün Türkiye’deki sanat ortamında belirleyiciliğinin bazı etkilere sahip olduğunu ne denli söyleyebiliriz?, Küratörler kendilerini nasıl tanımlıyorlar? Türkiye’de gerçekleşen sanat ortamının meselesi nedir? Sanatçılarla nasıl ilişki kuruluyor? Bir sergi yapılaştırılırken kararlar nasıl alınıyor, bir yere bağlı olarak çalışan küratörle bağımsız çalışan küratör arasında nasıl bir fark vardır? Türkiye’deki genel sanat ortamı hakkında küratörler neler düşünüyorlar?

Türkiye’deki sanat ortamının küratörler aracılığıyla gerçekleşen hareketliliğinin genel değerlendirilmesi için ön tarama oluşturacağını düşündüğümüz bu soruları bir disipline oturttuk. Bu soruları belli başlı küratörlere yönelttik. Soruları küratörlere yöneltirken Türkiye’de sanat ortamı içinde küratörlerin hiç de az olmadıklarını, ancak sanat ortamı içinde basında sıklıkla adını duyuran isimler haricindeki küratörlerinde dingin ama aktif hareketlere sahip olduklarını gördük. Sorularımıza cevap veren küratörler Ali Akay ve Denizhan Özer, Fırat Arapoğlu ve Engin Sustam, Nazlı Gürlek ile Övül Durmuşoğlu’dur. Her bir küratör soruları, kendi kuşağını bize hissettirerek ve yaşam tecrübesini de işin içine katarak cevapladı. Her bir isim kendi kuşağında önemli projelere sahipler. Bu isimler sadece Türkiye ile sınırlı değil yurtdışıyla da aktif etkileşim içindeler. İlk olarak ön araştırmalarımızdan anlıyoruz ki, günümüz sanat ortamında en önemli şey sadece, sanatçı, yapıtı ve yapıtlarını üretirken ki süreci değildir. Sanatçı ve yapıtı merkezde duruyor gibi gösterilse de, hareket alanında ve etkileşiminde bulunduğu toplum, ekonomi ve politika akışının bilir gözlemcisi küratör olabilir mi sorusu aklımızı meşgul etti. Sanat kendi içinde önemli bir yapılaşma ve güçlü ara katmanlara sahiptir. Sanat ortamındaki bu ara katların, Türkiye’de nasıl bir akış içinde olduğunu küratörlerden gelen cevaplarla anlamaya çalıştık.
Küratörlere yönelttiğimiz ilk soru “Küratörün bilinen tarihsel rolünün ötesinde günümüz sanat ortamı içinde farklı bir rol üstlendiğini düşünüyor musunuz, Sanat ortamı içinde küratör ne denli yönlendirici ve ne kadar güçlü” dür.
Geniş açılı olan bu soruya Ali Akay: “ Evet, ama son dönemlerde paranın gücü entelektüel güçle yarışır hale geldi…”
Ali Akay, soruyu oldukça sınırlı bir alanda tutarak, yalnızca paranın gücünün birçok şeyin önüne geçmesine değinirken, Denizhan Özer ise yönelttiğimiz soruya daha geniş bir yelpazeden bakarak paranın gücünü yaşadığımız zaman dilimi içinde alt katmanlarını ele alarak cevapladı.

Joel-Menemşe-Yaşam-Alanı-TUYB-160×320-cm-2017-e1490854166530, Küratör-Denizhan Özer,Akademililer Sanat Merkezi

Denizhan Özer: “Yaşadığımız zaman dilimine baktığımızda finansı elinde tutan kişi, kurum, yerel yönetim veya devlet sanatçılarla pek yüz yüze gelip diyalog kurmak istemediği için küratörü bir aracı olarak düşünmekte ya da kullanmaktadır. Bunun sonucu olarak da küratörlerin büyük bir bölümü sistemin istemi doğrultusunda hareket ederek sanatı yönlendirme çabası içine girmekte bunda da genellikle kendilerine göre belirledikleri plan çerçevesinde başarılı olmaktadırlar.”
Finansı elinde tutan güçlerin, sanatçı, sanat ve küratörler üzerindeki yaptırımının aslında çok belirleyici ve güçlü olduğunu ifade eden Denizhan Özer, “Küratörlerin büyük bir bölümünün sistemin istemi doğrultusunda hareket ederek sanatı yönlendirme çabası içine girmekte” olduğu ifadesini kullanıyor. Bu bağlamda hayranlıkla dışardan izlediğimiz sanat ortamı ve bu ortam içinde küratörün ne kadar özgün ve özgür olduğunu kendi kurmuş olduğu ifadeden yola çıkarak sorguluyoruz.
Orta kuşaktan olan Fırat Arapoğlu ise daha genel bir çerçeve içinde cevaplayarak küratörlüğün temel tanımı içinden sanatçıyla bağ kuruyor. “Küratörün temel rolü, aktif bir “anlam” üreticisi olarak görülebilir. Sergi kurma özelinde düşünülürse, küratör sanat yapıtlarını ve/veya sanatçıları bir araya getiren ve bu bir araya gelişin izlenebileceği kavramsal “çerçeve/bağlam”ı üreten kişidir. Tabii bu anlam üretiminin yer aldığı konumlanma izleyici, sanatçı ve kurum arasında bulunmaktadır. Küratörün bir tür zincirleme soru ve cevap reaksiyonları yarattığı söylenebilir ve bu bir süre daha önemli bir figür olacak gibi görünmekte.”
Aslında Fırat Arapoğlu, “Küratörün bir tür zincirleme soru ve cevap reaksiyonları yarattığı söylenebilir.” ifadesiyle küratörün etkili ve belirgin olan reaksiyon özelliğine dikkat çekiyor.

Beden Mekan Sergisi, Küratör: Fırat Arapoğlu

Orta kuşak içinde yer alan bir diğer isim olan Engin Sustam ise, küratörlüğün politik bir durum olduğunu, “Küratör eseri satmakla yükümlü hale getirilen bir bağlamdan okunduğunda, tamamen bankaların ve sermaye hareketinin aktörü haline gelen siyasal bir komiser gibi hareket etmekte olduğuna ve komiserlik bu anlamıyla ve varlığıyla artık sanat dünyasında kabul edilmektedir.” diyerek meseleyi çok geniş alanlarda ele almaktadır.
Örneğin, bir sergi organize etmek için küratör olmaya gerek yoktur aslında, keza küratörlük sanatçının ve sanat eserinin ilişkiselliğini hapseden bir durum olarak (belirli isimler hariç ), kendini özellikle küresel ve yerel alanda gösterdi. Fransızlar küratörlük için sergi komiserliği diyor, yani bir nevi kontrol eden kişi, memur, komiser, siteyi kontrol eden neyin sergiye girebileceğini sulh eden polis işte. Bu anlamıyla da pek sorunlu bir kavram dersek yanılmayız. Yani şunu sormak gerek sanat eserini sergilemek için gerçekten komiserlere, küratörlere ihtiyaç var mı? diyerek en çarpıcı sorusunu soruyor. Engin Sustam ardından “Bu anlamıyla demokratikleştirilmesi ve hatta küratörlüğün tamamen ortadan kalkması sanat sergileri için belki de en iyi yöntem olabilir. Profesyonellik sanırım en acı haldir bir küratör için, keza bunu meslek olarak tasarlarken, sanatın ilişkisel estetiğini hızlı es geçebilen bir belirleyiciye dönebiliyor.” Sustam, sanatın deneme tahtası olduğuna ve finansın arzlarının sanat eserinin de arzları olduğuna değiniyor. “Bu gölge ekonomi içinde, çağdaş sanat için sanırım başka yollar ve kesinlikler vardır. Sanat dünyası çağdaş, dikkatli, ekonomi üzerinden belirli ara aktörlere ihtiyaç duymadan sergi fikrini oluşturabilir gibime geliyor. Bugün sanat dünyası, bir deneme tahtası gibi sistemini bankacı dikkat ekonomisi üzerine işlevlendirmiş durumda, finansın arzları sanat eserinin de arzları, sipariş kültürünün de yerleşmesi anlamına geliyor. Bu durum etik bir sorundur ve yukarıda sorduğum sorularla bağlantılı bir şekilde politiktir. Türkiye’de ve birçok yerde bir küratörler rejimi ve onların siparişi tanımlaması vs. üzerinden ilerleyen bir de cemaatleşme sistemi var. Kim küratör olabiliri bile belirleyen bankacı galeri düzenleri bir kenara bir de küratör kimliğinin baskınlığı içinde kimlerin sanata yatkın küratör olabileceği sorunsalı var. Ki bu sorunsal son 5 ya da 6 yıllık bir sorunsal olarak karşımıza çıkıyor. Keza sanırım küratörlük bir mesleğe dönüşürken, orta halli bir sınıf hegemonyası kurarken, müthiş bir mobing de bu mesleğin diğerlerini dışlama tekniği olarak görselleşiyor. Oysa güncel sanat politik olarak başka bir iddia ile çıkmıştı. Bugün artık başka bir boyuta geçmiş durumda bile. Satılan sanat eserlerine göre küratörün değeri artıyor, aslında bir nevi koleksiyoner gibi. Ama işte burada artık hiyerarşi ilişkiselliği tamamen para üzerinden kurulurken, sanat eserinin politik dili yok edilmektedir gibime geliyor.”

İhsan Oturmak,Küratör: Engin Sustam

Engin Sustam, sanatın ara aktörlere ihtiyaç duymadan sergilerini oluşturabileceğini ve küratörlerin tamamen ortadan kalkması gerektiğini altını çizerek vurguluyor. Bu vurgusundaki en etkili faktörler olarak küratörün sadece eser satmakla yükümlü hale getirilen, bankaların ve sermayenin gölgesinde, kendi özgünlüğünü kaybettiğini ve adeta siyasal komiser gibi hareket eden yapay aktör olduğunu söylüyor. Küratörün bu şekilde sanatçıyla arasındaki ilişkinin sadece sipariş verme üzerinden devam eden ilişkinin iyi olmayacağıdır. Engin Sustam, aslında sanat ortamını “ortam” olarak değil bir sistem olarak en ince ayrıntılarına kadar inceleyerek bir aktarımda bulundu. Sanat sisteminin dâhil olduğu yerde ona sahip olan ama gizli ve şirin görünen işleyişin açık anlatımıyla cesaretle sundu. Ali Akay ve Denizhan Özer ise sanat sistemine değinmiş olsa da küratörlüğün bir komiserlikle eşdeğerde olduğunu belirtmemişlerdir. Sanat sisteminin sanatçı ve yapıtının önünde önceliğe sahip olan aslında tek başına küratör değil diyebilir miyiz? Bu soruya cevap vermeden genç jenerasyondan Nazlı Gürlek ve Övül Durmuşoğlu’nun da cevaplarının nasıl olduğuna göz atıyoruz.
Nazlı Gürlek: “Küratör hem sanat ortamı içinde hem de genel olarak kültürel yaşam içinde yönlendiricidir. Sanatı kullanarak söz oluşturan, algı geliştiren ve yönetendir. Sanatçının yapıtını bağlam içinde değerlendirir ve izleyiciyle buluşturur. İletişim kuran ve kurdurandır.”
Nazlı Gürlek için küratörlük, güçlü, sağlam ve aktarıma sahip olan dengeli bir köprü. Fırat Arapoğlu’yla ortaklığa sahip bir cevap içeriyor. Küratörlüğün özgünlüğü ve özgürlüğünü göz önünde bulundurarak “reaksiyona” değiniyor. Sanat için belirleyici olan finans ve sanat sisteminden hiç bahsetmiyor.
Övül Durmuşoğlu: “Küratörlük daha farklı şeyleri denemek için geniş bir alan ve bu alana merak var. Küratörlük de bu şekilde bir çalışma formatı. Bunun giderek farklı bir unsura dönüştüğünü görüyoruz. Aslında büyük küratör kuşağıyla kültür ve sanat sahnesini şekillendirmeleriyle Catherine David gibi isimlerden sonra önem kazanmıştır. Büyük küratörlerin etkisiyle roller değişmiştir. Bu süreçlerden sonra küratörlük meslek olarak önem kazandı. Okullarda buna dair programlar açılıyor, dersler veriliyor. Okullarda yetişen küratörler çeşitli müzelerde, galerilerde çalışıyorlar. Küratörlük, eğitimle birlikte bir sektöre dönüştü. Sanat ortamında birçok küratörün çalıştığını ancak şartların bütçe konusunda, kaynak konusunda aynı olmadığını görüyoruz. Ben daha çok dönem analizi yapmak isterim. Koşullarımız anlamında yeni jenerasyonun işinin çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Daha yeni farklı bir tavır üretmek, elinde olanlarla bir tavır üretmek var bu tabi şu anda karşımızda olan bütün dünyada entelektüel üretime karşı popülist-politik hareketler var. Tonları farklı olsa da tavırları bütün dünyada aynı… Ve alanların giderek bu anlamda daraldığını düşünüyorum. O yüzden de bu günün küratörleri ve özellikle daha genç kuşaktan küratörlerin bu anlamda kendilerini geliştirmeye çalıştıklarını gözlemliyorum. Kendim olarak ve yakın çevrem için de bunu söyleyebilirim. Benim için küratörün görevi, her zaman iyi bir katalizör, iyi bir çevirmen, iyi bir düşünür olmaktan geçiyor.”
Küratörlüğün günümüz şartlarında yeni jenarasyon için zorlayıcı olacağına ve bunun ekonomik koşullardan kaynaklı olduğuna, bu konuda aslında yalnız olmadığımıza, dünyada da aynı sorunların yaşandığına değinen Övül Durmuşoğlu, küratörlüğü meslek olarak seçen genç jenarasyonun işinin zor olduğunu yumuşak bir dille ifade ediyor.

Future Queer,20.yy ,Ark Kültür ,Övül Durmuşoğlu

Altı küratörden aldığımız cevaplar doğrultusunda, küratörlüğün günümüz sanat ortamı içinde oldukça sınırlayıcı finans faktörleriyle karşılaştıklarını, bu durumun farkında olarak rahatsızlık duyuyor olsalar da sanat piyasasında, doğrudan kendini göstermese de piyasaya hâkim olan güçlü bir sermaye olduğunu ve küratörün kendi aktif rolünden daha baskın olduğunu anlayabiliyoruz. Her ne kadar sermaye baskın ve yönlendirici olsa da küratörlerin mesleklerine dair saygısı ve yeni oluşum fikrinin oluştuğunu, bundan vazgeçmeyeceklerini ve geçmemiş olduklarını görüyoruz. Peki bu zor yokuşlara karşı nasıl bir iç denge kuruyor olabilirler diyerek küratörlere ikinci soru olarak “Bir küratör olarak daha çok üzerine yoğunlaştığınız meseleler nelerdir, yaklaşımınızda belirleyici olan ana etmenler nelerdir? Bu yaklaşımlarınızda hangi kaynaklardan yararlanırsınız?” yöneltildi.
Ali Akay : “Kavramsal yaklaşım ve iyi sanatçılar ile çalışmak ilkesindeyim.” cevabıyla nesnelerin ve olayların ortak özelliklerini inceleyerek, kendi özgün anlatımını sunabilen sanatçılarla çalıştığını belirtmiş ve sorumuzun “Yaklaşımınızda belirleyici olan ana etmen nelerdir?” kısmına cevap vermiştir.
Denizhan Özer : “ Yerel, ulusal ve uluslararası projeler yapan bir küratör olarak hep ötekinin sesi olmaya, görünmeyeni göstermeye, kimsenin cesaret edemediği alanlara giriyorum. Politik bir kişiliğim olması nedeniyle diğer birçok küratöre göre sistemin istemine fazla kulak asmadan, sanatçı gerçeğini dikkate alarak hareket ederim. Tabi bu işimi zorlaştırsa da bir şekilde sorunları çözmekteyim. Şöyle geriye doğru baktığımızda yaptığım sergi, bienal ve diğer projelerde göç, savaş, toplumsal cinsiyet, çevre vs. gibi dünya sorunlarına bağlı olarak kavramsal çerçevelerimi belirlediğimi ve çözümlemelerimi de sanatçıları ve üretimlerini tanıyarak yaptığımı çok rahat bir şekilde söyleyebilirim.”

Fırat Arapoğlu: “Aktüel ya da değil, sanatın rolü ve işlevi o ana kadar görülmeyen ya da farkında olunmayan bir sorunu görünür kılmaktır. Yani sanatın basit dekoratif bir dili benim jargonumda yok. Sanat ve siyaset arasında da ince bir denge olduğunu ve bunun tam dengesinde olan işlerin iyi olduğunu düşünmekteyim.”
Engin Sustam : “Keza küratörlük bir hegemonya biçimiyken nasıl hegemonyaya karşı yeniden daha demokratik bir sanat ortamı doğabilir sorusu üzerine eğimlenirsek, benim konular üzerine kafa patlattığım asıl meselenin güncel siyasal ve hafızaya dair durumlar olduğunu gördüm. Bir proje yaparken açıkçası kendi konseptlerim ve sanatçının çalışmaları arasında ilişki kurmayı, onun politik tercihleriyle kendiminkini yakınlaştırmayı tercih ediyorum. Aklımda örneğin şu an şiddet ve totalitarizm üzerine bir sergi var, okumalarımı yapmaktayım. Cenevre’de düşündüğüm bu sergi için bir proje geliştirmekteyim. Eğer proje olumlu olursa tahmini olarak belirli sanatçılarla çalışacağım, sevdiğim ve işlerini dikkate aldığım sanatçılar bunlar.”
Nazlı Gürlek : “Gündelik yaşam içinde beni heyecanlandıran, üzen, mutlu eden ve ilhamlandıran konuları projeye çeviriyorum. Bu beni meşgul eden meseleleri diğer insanlarla paylaşmanın yolu benim için her şeyden önce. İnsanlarla bu şekilde bağlar kurma ihtiyacı hissetmeseydim ne küratör olurdum ne de sanatla uğraşırdım.”
Övül Durmuşoğlu: “Benim sorumluluğunu üstlendiğim sergilerde yapmaya çalıştığım en önemli kaygı farklı ve derin bir küratöryal dil oluşturabilmek. Bu dil politik ve şiirselin birleştiği bir nokta. Bütün projelerimde genel olarak politik bir kozmoloji yaratmaya çalışıyorum. Yeni politik kozmolojiyi arıyorum. Şu an kullandığımız pek çok dilin, pek çok sözcüğün, pek çok yapının hali hazırda tüketilmiş olduğunu düşünüyorum. Başka söylemler tarafından içinin boşaltılmış olduğunu düşünüyorum. Benim için bu temel alanı geri alabilmek bu temel alan derken yeni yapılardan bahsetmiyorum. Daha çok var olan ama çeşitli nedenlerle içi boşaltılmış yapıları ve kavramları yeniden canlandırmak ve yeniden hayata geçirmekten bahsediyorum. Bu benim için önemli. Düzenlediğim, sorumluluğunu aldığım her sergide insanların, izleyicilerin farklı kanallardan iletişim kurabileceği hem hassas, hem duygusal, hem düşünsel, bir alan yaratmak. Politik olan üzerine düşünürken politik olan üzerine çalışırken bunun formunun nelere evrilebileceğini araştırmak. Ve içinde yaşadığımız dünyayla daha farklı, daha köklü bir ilişki kurabilmek. Kaygılarım bunlar. Bu anlamda yaptığım bazı sergiler daha sert, bazı sergilerim daha farklı yerlerden geçiyor. Genel olarak politik olanla uğraşmak, politik olanı sorgulamak benim işimde ki temel kaygılarımdan bir tanesi. Tabi ki bunu yaparken benim için önemli olan kaynaklar var. En önemli kaynağım birlikte çalıştığım sanatçılar. Bence bir küratörün en önemli kaynağı zaten birlikte çalıştığı sanatçılardır. Onlarsız var olabileceğini düşünmüyorum küratörün. Zaten ortak dili yaratabilmek, bu iletişimi yaratabilmek gerçekten çok büyük bir çaba istiyor. Derin bir araştırma istiyor. Bu daha farklı daha dürüst bir yerden konuşmayı gerektiriyor. Bu temel beslenmeden sonra bu kanallar açılıyor. Beni besleyen şeyler, dil, sinema, edebiyat, felsefedir. Bunlar benim için her zaman önemli kaynaklar ürettiğim projelerde.”
Küratörlerin ortak, kendilerine özgü, benzersiz bir disiplin ve dil içinde olduklarını görüyoruz. Ayrıştıkları noktaların fazlalığı ve ifade biçimlerinin farklılığı dikkatimizi çekiyor olsa da beslendikleri kaynak bir toplumun siyasi yapısı ve orada gerçekleşen olaylar örgüsü. Nerede, nasıl yaşadığımız ve neler olabileceğine dair öngörülerimiz mesleki disiplinin temel kaygısı ve yansımasına dâhil oluyor. Denizhan Özer sergilerindeki politik dilin sertliği ve dünya meselelerine cesaretle sert biçimde yer verirken, Övül Durmuşoğlu proje dilinin bir bütün içinde ne kadar sert olsa da şiirsel bir kozmoloji içinde olduğunu ve bu denli devam edeceğini söylüyor. Sergi yapılaşmasının politikliğinden, politik dilin sanatla harmanlanmasından bahsediliyor olsa da ortaklık gibi görünen konuların küratörlerin söylemleriyle beraber sergilerini de göz önünde bulundurarak bir bütün içinde değerlendirebilmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Sergilerine dâhil edilen sanatçılar, eserler, mekânlar, manifestoların yanı sıra küratörlerin yaklaşımlarında kişisel yaşam tecrübeleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Madem konu sergi seçkilerine geldi o zaman hemen üçüncü sorumuzda bu konuya yer verelim. “Bir sergiyi yapılaştırılırken kararlar nasıl alınıyor? Küratör ve sanatçılar arasındaki sınırlar nasıl şekilleniyor? Küratör sanatçılara bir rol mü biçiyor yoksa süreç kolektif bir mantık içinde mi işliyor?”

Bu soruya Ali Akay: “ Her küratöre göre değişir, ama ben rol biçmem.” şeklinde cevaplarken Denizhan Özer, “Ben her şeyi önceden kafamda kurgulayarak başlıyorum. Sürekli olarak not alarak yaşanan durum ya da olmasını istediğim bir tema ile ilgili sergi isimleri bulup o sergiye göre acaba sanatçı listeleri yaparım. Not defterlerimde ve bilgisayar sistemimde bunlar yazılıdır. Yaklaşık 2000 civarında sanatçı ile ilişki içindeyim. Sık sık atölye ziyaretleri yapar, olabildiğince sergi, fuar, bienal vs. gezerim. O nedenle kafamda ya da notlarım arasında olan bilgilerle kurgularımı gerçekleştiririm. Sanatçı kökenli olduğum için sanatçılara her hangi bir şeyi dikte etmem, onları zora sokacak bir zorlama içine girmem. Eğer kendileri isterse yapıtları üzerine konuşur veya sanatçının içinde bulunduğu duruma göre onu yönlendirir ya da bir tartışma ortamı açarak sanatçının düşünce ve üretimini pozitif anlamda geliştirmeye çalışırım. Yani kolektif bir mantığın daha faydalı olacağını düşünüyorum. Başkalarının nasıl hareket ettiği konusunda bir şey söylemem doğru olmaz.”
Gelen iki cevap sanatçıya müdahale edilmemesi yönünde ilerlerken Fırat Arapoğlu’da bu ortaklığa katıldığını şöyle ifade ediyor: “Asla sanatçının işine müdahale etmem, zaten edemem, yapıtına müdahale ettiren sanatçı zayıf karakterlidir. Sanatçıyı yönlendiremem, bana sormadığı sürece bir müdahalede bulunmam, ama sanatçının yaptığı işi sergileyip sergilememek konusunda irademi kullanabilirim, ortaya koyabilirim. Tabi ki de ben sanatçılara fikir danışıyorum ya da onlar bana danışıyor işlerin sergilenme, yerleştirme esnasında.” Peki Engin Sustam’da aynı açıdan mı bakıyor olaya: Sergiyi düzenlerken çalışacağınız sanatçının eserleri sizin kendi kavramsal ilişkinizi sergiyi kurmayı sağlıyor bana göre. Siz ne yapmak istiyorsanız ona göre sanatçı ile ilişkileniyorsunuz. Ayrıca sanatçı ile kurduğunuz, mekânla kurduğunuz hassasiyet ve duygulanım sanırım yapacağınız iş için önemli bir şey. Sanatçı memnuniyeti de önemli tabi ki. Küratörün açık olması, kartlarını açık oynaması gerek. Sanatçı ile diyalog halinde kuran değil kollektif kurmaya yönelen olmalıdır sanırım. Unutmamak gerekir ki küratörlük aslında entelektüel bir aradalıkta, başlı başına sadece işi bilmek değil aynı zamanda sanatçının eserlerinin politik estetik bağlamını okuyandadır. Sanırım en çok bu durum entelektüel bagaja göre şekillenen bir sergi ve sanatçı seçimi yapılıyor.” diyerek biraz ayrışma gösteriyor. Sanatçı-küratör ilişkisi ve bu ilişkinin samimiyetiyle oluşan güven ortamının sağlayacağı hareket ve paylaşımı daha ön planda. Ayrıca entelektüel bagaja değiniyor. Nedir bu bagaj? Sustam’ın bagaj ifadesi dikkat çekici bir tespite dayanıyor. Sustam’ın diğer küratörlere göre sorulara karşı cevaplarının ve dilinin daha farklı olduğunu görüyoruz. Vurgularda ki kelime seçimleri dikkatimiz çekiyor. Bagaj derken de küratörün gücünü ve değerini belirleyen ana etmenin, sanatçının eserine ayrılan süre, okunaklığı ve yapıtın sahip olduğu dilin estetik yükünün ön planda olması gerektiğini belirtti. Nazlı Gürlek ise; “Bunlar herkesin çalışma yöntemine göre değişir. Herkes kendi yöntemini geliştirir” diyerek doğrudan Ali Akay’a katıldı. Yöntemlerin tartışılmaz olduğunu ve değişkenliğe sahip olduğunu yinelemiş oldu.

Doug Aitken-İki Kere, Küratör,Nazlı Gürlek

Övül Durmuşoğlu ise, “Şu anki ortamda bence iktidara nasıl dönüşeceğimiz değil, iktidarlığı nasıl dönüştürebileceğimiz olmalı.” diyerek kendilerine yüklenen misyonun tehlikeli kısmını dile getirmiş. Bakalım cevabın devamında nerelere değinmiş. “Bu soruyu cevaplayabilmek pek kolay değil bence. Çünkü her küratörün kendine özgü bir çalışma biçimi var. Benim karşılaştığım bütün küratör arkadaşlarımın etkilendiğim yaptıkları işlerden öğrendiğim çalışma ve iletişim biçimleri var. Bu böyledir, şu şöyledir, bunun kuralı budur, şunun kuralı da budur gibi bir şey diyebilmek bana biraz fazla belirleyici geliyor. Küratörün de çok fazla iktidara oturtan bir pozisyon olduğunu düşünüyorum. Bu anki ortamda bence iktidara nasıl dönüşeceğimiz değil, iktidarlığı nasıl dönüştürebileceğimiz olmalı. Bunu hem içinde yaşadığımız Türkiye ortamında hem de genel dünya politik ortamında görüyoruz. Benim için birlikte çalıştığım genelde sanatçılarla süre giden bir diyalogdur. Ve bu süregiden diyalog içinde bir takım sergiler projeler üretiriz. Ben daha çok bunu böyle görüyorum. Küratörün bu anlamdaki görevinin de işi en iyi şekilde göstermek olduğunu düşünüyorum. Bir küratör sanatçının işini en iyi şekilde nasıl gösterebilir. O stüdyonun, o dünyanın, o evrenin içerisinden gerekli olan vurguyu görünür kılabilir etkiye ve iletişime açık biçimde. Bence en önemli olan bu… Sorumluluğunu üstlendiğim bütün sergilerde önemsediğim bir şeydir. İşi iyi göstermek en önemli sorumluluğum. Sanatçılara karşıda duyduğum önemli sorumluluğum. Sanatçılarla süregiden bir diyalog vardır onlarda bu diyaloğu beslerler. Tabi ki projelerin üretildiği bağlamlar sınırlamalar, her zaman yaptığımız işleri dönüştürüyor. Sanatçıların sınırlamaları en az görebilen ve en az etkilenerek üretim sürecinden geçebilmelerini sağlamak bir aracı olarak.” Övül Durmuşoğlu için sanatçılarla kurmuş olduğu ilişki ve onların hayatını kolaylaştırmak işinin en önemli ve değerli bir parçası haline gelmiş. Karşılıklı beslenmenin her şeyi kolaylaştırdığına vurgu yapıyor. Küratörler ortak paydalarda farklı ifadelerle buluşuyor görünüyorlar.

Laurent Grasso,Untitled,2003-2005 Betadijital-Renkli Animasyon-3dk,Akbank,Küratör:Ali Akay

Peki küratörlerin zorlandıkları durumlar, olaylar olmuyor mudur? Hep köprü görevinde olan ve çözüm odaklı davranan kişinin de bunaldığı, sıkıldığı oluyor mudur diyerek zor kelimesini seçiyoruz ve dördüncü soruyu yöneltiyoruz. “Bir küratör olarak sanatçılarla nasıl ilişki kuruyorsunuz? Sanatçılarla çalışmanın zorlukları var mı? Sanatçıları projelerinize nasıl dâhil ediyorsunuz? Proje hazırlık döneminde ne tür güçlüklerle karşılaşılıyor?”
Ali Akay : “3o yıldır onları tanıyorum, çoğu arkadaşımdır her zaman…” İlişki kurmak oldukça kolay kısımda beliriyor. Uzun bir tanışıklığın projelerini kolaylaştırdığını anlayabilir miyiz? Peki, genç sanatçılar içinde mi aynı tanışıklık söz konusu? Bunu kestiremiyoruz. Bu küratör-sanatçı ilişkisi, Denizhan Özer içinde aynı olabilir mi? Denizhan Özer, kendisinin özel bir sisteminin olduğunu, sanatçılardan oluşan 300’e yakın portföye sahip olduğunu, sanatçıların atölyelerini sıklıkla ziyaret ettiğini, bu ziyaretinin sınırları olmadığını ve Türkiye’nin dört bir yanındaki sanatçılarla ilişki içinde olduğunu ifade ediyor. Denizhan Özer, sanatçının psikolojisinin, nereden geldiğinin, nasıl bir yaşam sürdüğünün, içinde bulunduğu maddi şartların çok önemli olduğunu ve bunları bilerek sanatçıyla daha iyi bir ilişki kurduğunu söylüyor. “Bu iletişimden yola çıkarak sanatçıya uygun olabilecek sergilerime davet ediyorum. Bir sanatçının gerçeğini anlayabilmek çok önemli…

Türkiye’de genç sanatçı furyası var ve orta kuşak unutulmuş durumda. Her iki bölümle de ortak iletişim içinde olmaya çalışıyorum. Sanatçılarla çalışmak zor ama neden zor? Sanatçıların egoları genelde yüksektir. Böyle olmasa zaten üretim yapamazlar. Onlarla kurduğum iyi diyalog aramızdaki ilişkiyi yumuşatıyor. Fakat buna rağmen bir takım sanatçılar birkaç sergiye davet edildiklerinde ya da benim sergilerime gelip başka sergilere gittiklerinde havalara girebiliyorlar. Bir de sanatçılarda ki başka sorun ise günübirlik düşünüp yaşamaları. İçinde bulundukları güne göre hareket ediyorlar, geleceğe yönelik değil. Mesela benim küratörlüğümün haricinde sanatçılığım da var. Şu an dünyanın on farklı kentinde on ayrı sergi açabilecek hazırlıktayım. Dosyam hazır, CV hazır, görseller hazır her şey sergilenebilecek şekilde hazır. Türkiye’ de bu yok. Çok az sanatçının iki yıl sonrasına, bir yıl sonrasına ne yapacağına dair ajandasında bir planlaması yok.

Günlük yaşıyorlar. O yüzden de Türkiye’de bir sanatçıyla yol alırken o hazırlıkları olmadığı için zorlanıyoruz. Bu hazırlıksızlıkla beraber benim projem ya da başka bir küratörün projesi içinde sizi yarı yolda bırakabiliyorlar.” cevabıyla çalışmalarındaki belirleyici olan durumları paylaşarak Türkiye’deki sanatçıların daha disiplinli olması gerektiklerini vurguluyor. Bunun ardından hemen Övül Durmuşoğlu’na yer vermek gerekiyor. Denizhan Özer sanatçılarla çalışmanın zorluğuna değinirken Övül Durmuşoğlu bu sorunun yersiz olduğunu ve sorulmaması gerektiğine değiniyor.

Övül Durmuşoğlu: “Bu soruyu cevaplamaktan imtina ediyorum. Bence bu soru sorulmamalı. Küratör sanatçılarla çalışamazsa küratör olamaz. Sanatçısız küratör olamaz. Bu dili anlayabilen, bu iletişim biçimini kurabilen sürdüren kurgulayan, başka boyutlara taşıyan insanlar küratör olarak devam ediyorlar. Yoksa başka türlü bu iş yürümüyor. Sanatçılarla çalışmanın zorlukları gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Bu sorunun kesinlikle değerlendirilmesi gerekir. Sanatçılarla çalışamayan birinin küratör olabileceğini düşünmüyorum.” diyerek zorluğun, sanatçıyla kurduğu ilişkinin önüne geçmemesini ve geçemeyeceğini söylüyor. Peki diğer küratörler Övül Durmuşoğlu’na katılıyorlar mı? Fırat Arapoğlu, “Klasik küratörler gibi değilim; her sergide aynı sanatçılar ile çalışmıyorum, kadro değişikliğine giderim. Ama söylemlerine inandığım, güvendiğim bir çekirdek grubum da vardır. Düzenlediğim sergilere bakıldığında bu görülebilir.” diyerek güvendiği bir grup sanatçı içinde olduğunu belirterek sanatçıyla çalışmanın zorluğuna yer vermiyor. Bu bağlamda Övül Durmuşoğlu’na kısmen destekleyici bir cevap veriyor. Nazlı Gürlek ise, iki küratöre de yakınlık içeren “Kendim de sanatçı olduğum için sanatçının düşünce yapısıyla çok kolay ve direkt ilişki kurabiliyorum. Projeler karşılıklı diyalogdan doğar ve gelişir.” cevabını vererek kendisinin de sanatçı olmasının anlayışı kolaylaştırdığını ifade ediyor.
Engin Sustam “Bazen sanatçı da küratörünü seçiyor dersek yanılmayız. Kendi eserlerini iyi analiz edecek ve sergileyecek küratör okuması da sanatçının arzuları dahilinde oluyor. Örneğin, 2014 yılında “Seni Üzmeme İzin Verme” sergisi için 20’ye yakın sanatçı ile çalışırken ortak küratörlük yaptığımız bir sergide sanatçılarla 4 ay boyunca sergiyi tartıştık ve nasıl yapabiliriz, nasıl yerleştirebiliriz acayip demokratik bir ortamda konuştuk. Sonunda adımız küratör değil teorisyenler olarak aslında serginin parçası olarak okunmamızı sağladı, sergiyi yapanlar veya kurgulayanlar olarak değil, o sergiyi yapanlardan herhangi biri olarak giriştik işe.”
Küratörlerin ortak kaynaklardan beslendiklerini, kaygılarının bir toplumun siyasi yapısı üzerinden şekilleniyor olduğunu anlamış olmakla birlikte yine merak uyandıran sanatla ve siyaset arasında nasıl bir ilişki olduğuna yönelik oluyor. Bu bağlamda küratörlere bu ilişkiyi irdeleyen bir soru yöneltiyoruz. “Günümüz sanatının kendine özgü doğası içinde uzunca bir süredir politik meseleler sanatsal organizasyonların özünü oluşturuyor. Bu bağlamda sanatla siyaset ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Ali Akay : “Çok ilgilenmedim bu konuyla, iyi sanatçılar zaten iyi işler yaparlar, direk ilişkisi yok çünkü siyaset her yerdedir zaten.” derken Denizhan Özer ise Türkiye’de sanatın ve sanatçının önünde büyük bir engel olarak baskıcı bir rejimin olduğunu söylüyor.
Peki sanatçı üretir ama sergileyemez, sanatçı siyası yapılanmaları gözlemleyerek üretiyor olsa da bu siyasetle arasında bir ilişki geliştirdiğini söyleyebilir miyiz? Bilemiyoruz. Sanatçı sanatıyla kurduğu ilişkiye siyaseti ve siyasetin toplum üzerindeki etkisini konu alıyor olamaz mı? Bakalım Denizhan Özer’ in soruya dair açıklamaları nasıl? “Ben aslında bu soruyu yanlış buluyorum. Özellikle günümüz sanatında postmodernist kültürün ortaya koyduğu bir politiklik üzerinden hareket ediliyor. Bu gerçek anlamda dünya meselelerine o sanatçıların dokunduğu anlamına gelmiyor. Mesela ötekileştirme sakız haline getirildi. Ötekileştirme onun üzerine çalışmalar yapıyor. Toplumsal cinsiyet üzerine bir şey yapılıyor ama Türkiye’de gerçek anlamda bir özgürlük olmadığı için birçok sanatçı korkuyor. Yapıt ortaya çıkartamıyor. Az çok sanatçıların çoğu herhangi bir okulda hoca oldukları için genelde suya sabuna pek dokunmuyorlar. Bu aslında Türkiye politik ortamının yarattığı bir girdap… Bu girdabın içinden kurtulan zaten çok güçlü olarak kurtuluyor ve bir şekilde politik sanat yapmaya devam ediyor. Türkiye ortamına baktığımızda bir gezi süreci yaşadık. Bunun daha öncesinde darbeler vardı. Bugün Türkiye’de bir Kürt sorunu var. Bir de yetmiyormuş gibi 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Toplum ciddi anlamda bölündü. İnsanları bırakın sanat yapmayı facebook sayfasında bile bir takım yayınlar yapmayı bırakıyorlar. Hatta yapan kişileri bile arkadaşlıktan siliyorlar. Çünkü korkuyorlar. Devleti yönetenler bu şekilde bir korku imparatorluğu yarattılar. Maalesef Türkiye demokratik bir ülke değil. Bana göre Türkiye’de faşist bir diktatörlük var. Bu sadece benim kişisel görüşüm değil, bilimsel göstergelerinde ortaya çıkardığı bir tespit. Bu yüzden de bir sanatçı bütün bunların karşısında durup politik bir eser üretse bile sergileyecek yer bulamıyor. Çünkü galeriler ya da sergi alanlarını yönetenler doğal olarak korkuyorlar. Devlet hiçbir şey yapmasa vergi memurlarını gönderebilir galeriye. Yani çıkmaz bir sokakta yürüyoruz. Bütün bunların hepsi politik yapıt üretmek isteyen sanatçıların önünde bir engel… Ben bu işi yapıyorum desem de galeri yapamayız diyor. Bırak onu galeri kapılarının önünde içki içilmiyor. Galeriler saldırıya uğruyor, sanatçılar saldırıya uğruyor. Mesela Bedri Baykam 2011’de bıçaklandı. 2015-2016’da Boğazkesen caddesinde bazı dinci kesimler galerilere saldırdı. Şu an Boğazkesen’de galeri kalmadı. Sanatçılar politik eser üretmiş olsa bile bu coğrafyada sergileyebilecek ortamı bulamadıkları için yurt dışında bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bunu da gücü olan ya da ilişki kurabilen, biraz yabancı dil bilen sanatçılar yapabiliyor. Politik iş yapan yok mu var, politik söylemi olan yok mu var, fakat bu soruda benim aldığım parantez çerçevesinde yok. En basitiyle bir örnek verelim. Bugün bedenle ilgili, içinde “nü” imgelerin olduğu bir sergiyi nerede yapabiliriz? Piramit Sanat’ta, Karşı Sanat’ta, Akademililer Sanat Merkezi’nde yapabiliriz. Diğer galeriler tehditlerden korktukları için yapamazlar. Konuya bu çerçevede bakmak, gerçeklerin arkasındaki esas gerçeği görmek lazım…” Türkiye’deki siyasi gerginliğin ve baskının sağlıklı üretim alanı bırakmadığını ve bu müdahaleci ortamın korkuyla beraber ilerlediğini, sanatçının ciddi sıkıntılar yaşadığını söylüyor. Fırat Arapoğlu ise politika kendi yeni yapılanmaları için sanatın gücünü kullandığına değiniyor: “Gerçekçi bir bakış açısıyla, bugün piyasa değerlerine fazlasıyla angaje olan güncel sanat dünyasının, güncel politikaya ilgisi yüksek düzeyde değildir ve politika üzerinde fazlaca bir etkisi de bulunmamakta. Aktüel politika ise, aksine, kentsel dönüşüm, özelleştirme ve dış politika gibi konularda yeni eğilimler geliştirmekte ve bu konuları dönüştürmekteyken, sanatın gücünden fazlasıyla yararlanıyor. Nitekim çağdaş sanat dünyası, çoğu zaman, kendi yapısına dışarıdan bakamadığı için aktüel politikaları sadece bir “temsil konusu olarak” kodluyor ve kullanıyor.

DenizPireci, Nefret-İçimdekiMeleği-Öldürdüm-Küratör-Denizhan-Özer-Akademililer-Sanat-Merkezi2015.

Toplumsal yaşam içerisinde işlev gören sanat ve siyasete dair önemli güç odakları, özellikle 20. yüzyılda çok sayıda kültürel ve sanatsal savlar öne sürmüş ve kültürün deformasyonuna neden olmuştu. Bu deformasyonları Guy Debord “gösteri” olarak adlandırmıştı. Gösteri, imajlar aracılığıyla insanlar arasında kurulan toplumsal ilişki ve böylece, örneğin, günümüz siyasetinin de reel-politikalara değil, kamuoyu yoklamaları, anketler ve siyasi eğlence kültürünün çığırtkanlığına dayalı bir estetize sunum olduğu düşünülürse, gösteri aynı zamanda siyaset olarak adlandırılabilir ve bu denklemde, siyaset ve kültür birlerinden ayrılamayacak, tek ve bir haline gelen bir görünüm sunar.”
Hemen ardından Engin Sustam “Zaten başından cevabımı vermiştim. Sanat eseri politik olduğu gibi küratörlükte bana göre politiktir. Sanat ve siyaset ilişkisi üzerinden bunu kurmuyorum. Sanatın başından politik olduğunu söylüyorum. Nathalie Heinich, Müzenin koruyucusundan sanat aktörüne adlı makalesinde pollak ile tekil bir pozisyon üzerine çok eğimlenmişti. Yani aslında tekil bir pozisyon olarak politik olmak nasıl kurulur sorusuyla pek alakalı bu şey. Bu yüzden kendisi gibi temelde üretici olan küratör ve sanat eseri toplumsal durumu analiz etmesi açısından politiktir. Bu toplumsal gerçeklik sanatı, sanat toplum içindir gibi bir şey değil, sanatın eleştirel ayağının siyasal olduğu, 16. yy. Rönesans sanatının herhangi bir eserinin nasıl politik olduğunu ya da Michel Foucault’nun episteme üzerinden Kelimeler ve Şeyler kitabında neden Velazquez’in Las meninas’ini analiz ettiğini, üç dönem (Rönesans, Klasik çağ ve modernite) okumalarının nasıl politik olduğunu görmekteyiz. Keza Foucault seyirci ile tuval arasında politik bir ilişki olduğunu, estetik rejiminin tam da buradan kurulduğunu, bir temsiliyetin olduğunu episteme bilgi bilimi üzerinden söylüyordu. Dil ve eser arasında kurulan ilişki tamamen politik olarak kurulur. Ama yine A. Rodchenko’nun eserlerine fotomontajlarına bakmakta gerek.
Nazi Almanya’sına bakıp İspanya iç savasını konuşurken, Picasso’nun “Guernica” adlı tablosu iyi bir örnektir. Örneğin, Türkiye’de Sur ve Cizre katliamlarından sonra nasıl bir sanat eseri çıkar, politik dil kurulur bilmiyorum ama Türkiye’de sanatın 1990’larin savaşın ve şiddetin deprem ardıllığı travması üzerine yerleştiğini belirtmem gerek. Bu yüzden sanat eserinin siyasetle ilişkisi onun iktidar yanlısı us olmasıyla alakalı değil, dilini politik olarak nereden ve nasıl kurduğuyla alakalıdır sanırım. Siyaset yapan kişiler açısından sosyallik belirtisi olabilir. Sosyoloji bunun üzerine birçok cevap veriyor ama sanat siyaset yapmaz, sanat politiktir, bizim gündelik hayat alışverişi nefes alma biçimlerimiz gibi. Siyaset yapmak kurucu bir özne ki bu bizi toplumsal gerçekçi, kurucu özneye götürüyor, artık sanatın sorusu bu değil sorunsalı da bu değil zaten politik olan sanat eseri ilişkisi küratörü de politik kılıyor. Pazara yönelik iş yapan küratörler nasıl ki politikler (liberal örneğin), pazar karşısından konuşulanla anti-kapitalist otonom duran küratörlükte bu isme ihtiyacı olmadan politiktir.” Sustam, “Sanat eserinin dilini politik olarak nereden ve nasıl kurduğuyla alakalıdır sanırım.” diyerek sanatın ve küratörlüğün temelinde politik olduğunu savunuyor. Politik hareketlerin hep olacağını ancak sanatın bu politik hareketliliklere karşı nasıl bir dil geliştireceğini sorguluyor. Mesele bir ilişki kurulması değil derin bir oyuğun, çatlağın içinden nasıl çıkılacağı…

Trocadero, Küratör: Nazlı Gürlek,Nesrin Esirtgen Koleksiyonu

Nazlı Gürlek için ise, “Sanat insanların zihin, duygu ve farkındalıklarında değişiklikler yapabilir. Bu insanlar da gidip kendi iç dünyaları gibi dış dünyayı değiştirmek isterlerse siyaset ortaya çıkar. Sanat-siyaset ilişkisi budur.” Diğer küratörler siyasetin sanat ve sanatçı üzerindeki hâkimiyetine yer verirken Nazlı Gürlek, doğrudan sanatçıyı hedef alan bir söylemde bulunmuş olabilir mi? İfade etmeye çalıştığı sanatçıların yenilik duygusuyla gerçekleştirdiği üretim ve ifade biçimlerinin tehlikeli yanları olabilir mi? Övül Durmuşoğlu bu konuya nasıl bakıyor? “Sanatla siyasetin ilişkide olmadığı bir dönem sanatta yok. Bu Rönesans’tan beri böyle… Sanat her zaman siyasetin içinde yer alıyor. Sanatın siyasetin dışında olduğunu söyleyenler bence başka yerlerden görüyorlardır. Estetik de politiktir, soyutlama da politiktir. Sanatın bütün meseleleri de siyasi meselelerdir. Ama genel olarak bu günün analizini yapacak olursak Türkiye’de güncel sanat özellikle güncel sanat 1980 sonrası dönemde yeni bir dil olarak politik Fars dili olarak ortaya çıktığı için her zaman iç içe. Türkiye de bu zaten söz konusu başından beri güncel sanatın varoluş biçimlerinden biri. İlk beslenme kanallarından biri olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda sanatın siyasetle ilişkisi ne bağlamda olmalıdır gibi düşünülürse, benim küratör olarak bununla ilgili farklı tavırlarım var. Yazdığım birtakım yazılarda çok daha doğrudan ilişki kuruyorum siyasetle. Özellikle de Mezopotamya’daki bugün ki savaşlarla daha net siyasetle ilgili kurduğum bir ilişki var. Çünkü bugün bütün bu kültürün bir arada okunması gerektiğini düşünüyorum. Kültürü, siyaseti, sanatı birbirinden ayıramayız.”
Bütün kanalların birbirini beslediğini ve ayrışmanın pek mümkün olmadığını ancak sanatın meseleleri nasıl bir gerçeklikle ele aldığına ayrı bir durumda bakılabilinir.
Sanatın siyasetle ilişkisini irdelerken küratörlerin bu politik ortam içinde dâhil oldukları kurumlar var. Bu kurumların politik tavırları küratörleri ve projeleri nasıl etkiliyor? “Sizce bağımsız olarak çalışan bir küratörle, bir kuruma bağlı olarak çalışan küratör arasında karar alma süreçleri ve bir etkinliğin ele alınışında belirleyici ayrımlar var mı? Bir küratör herhangi bir kuruma bağlı olarak çalışırken ya da bir etkinlik gereği bir kurumla çalışırken kurumların kendine özgü politikaları karşısında çıkmazlar yaşanıyor mu?”
Ali Akay : “Hayır, her yerde bağımsız olmak mümkün.”
Denizhan Özer ise, “Tam bağımsız küratörü düşünün, bir de herhangi kuruma bağlı bir küratörü düşünün. Her kurumun kendisine göre bir çizgisi vardır. Dokunmadığı bir takım alanlar vardır. Diyelim ki Akbank Sanat Merkezi’nin küratörüsünüz. Orada politik bir sergi yapma şansınız yok. Neden? Çünkü Akbank Türkiye’nin en önemli bir bankası ve bankanın kendine göre kuralları ve işleyiş biçimi var. O bankanın sanat merkezi de hiçbir şekilde yaptığı sergi dolayısıyla bankaya ya da kendisine söz gelsin istemez ya da tartışılmasını istemez. Kurumsal alanda çalışan küratörlerin yaptıkları sergilerine çok dikkat etmesi gerekiyor. Başka bir örnek. Mesela, Levent Çalıkoğlu, bugün hükümet karşıtı bir söylemi getirip İstanbul Modern’de sergileyemez. Orası devletten destek alan bir yer. Kurumu korumak maksadıyla küratör zaten özgür bir şekilde davranamaz, otokontrollü bir şekilde davranır. Bu sadece bize ait bir durum değil. Dünyanın her yerinde böyledir.
Ben bağımsız çalışan bir küratörüm. Herhangi bir kuruma bağlı çalışan küratör değilim. Bir kurumla çalışıyorum ama orada da özel şartlarımın içinde benim bağımsız yapıma karışmamaları var. Çalıştığım kurum Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi. O konuda da bana karışmıyor, istediğim yerde istediğim sergiyi açabiliyorum. Kendi siyasi düşüncelerimden ödün vermeden bir söylem içinde olabiliyorum. Ben bu bağımsızlığımın içinde kimseye küfredip de insanları ötekileştiriyorum gibi bir durumdan bahsetmiyorum. Demokratik çerçeve içinde eleştirimi yapabiliyorum. Bir insan bağımsız olduğunda karşı tarafa hakaret edeceği anlamına gelmiyor. Düşünsel anlamda ya da felsefi anlamda bir konuyu rahat bir şekilde tartışabileceğimiz anlamına geliyor. Her tarafta istediğim şekilde konumlanabiliyorum. Çok özel durumlarda bir kurumla çalışma ihtiyacı duyuyorsam da o kurumun şartlarına bakarım ona göre kurumun kimliğini de zedelemeyecek şekilde bir konsept belirliyorum. Bağımsız olmanın avantajlarından faydalanıyorum.”

Kimlikler Lütfen, Cer Modern, Küratör:Fırat Arapoğlu

Fırat Arapoğlu ise, “Artık müze küratörleri basit birer koleksiyon edinen, kollayan ve sergileyen figürler değiller, düpedüz kamusal hizmet sektörünün parçalarıdır. Daha küçük kurumlar ya da çağdaş sanat alanlarında bu tanımlar daha da değişkenlik arz eder. Artık küratör ve yönetici eş anlamlı… Çağdaş sanatta küratörün de üzerinde artık bir süper-küratör tanımlaması var. Süper-küratör sergiler düzenlediği ve çağdaş sanattan seçkiler yapıp, sunduğu kadar, artık belirli bir dönemin “estetik” zevkini de yönlendirmekte.”
Engin Sustam ise“Aslında yukarıda cevap vermeye çalışmıştım, küratörün bağımsız oluşu onu kendi ilgasından(?) ödün vermesi, bir yere bağımlı aktör olarak çalışmamasını sağlıyor. Onun için galeriye, müzeye bağlı bir küratörle politik işler yapan tekil bir küratör arasındaki en büyük ayrım para ve dil ilişkisidir. Galeri küratörü işte çalışan bir tasarımcı gibi hareket eder ve siparişe göre sergi yaparken, diğerinin ayakta kalması zor olsa da bütün preker duruma rağmen, kendi bağımsız ilişkiselliğini direkt temas halinde olduğu sanatçı ile kurar. Kuruma bağlı küratörün kendini ispat etmesi gerekiyor ki bu da ancak belirli bağımlılık ilişkilerine bağlı yine, o zaman belki daha rahat bir dil aralığı kurabilir. Ama şu gerçek ki kurumsal ilişki içinde olan sanatçı nasıl ki iyi ve sağlam eserler pek yaratamıyor, bu durum küratör içinde geçerli sanırım.”
Nazlı Gürlek ise “İkisi tabii çok farklıdır. Kurumda çalışırken kurumsal kararları izlemek ve kurumu öncelik olarak görmek gerekliliği varken bağımsızken adı üzerinde daha özgür davranılabilir, önceliklerini küratör kendisi seçebilir.”
Övül Durmuşoğlu ise “Tabi ki yaşıyor. Küratörün işi zaten çıkmaz yaşamak, çıkmazları çözümlemek. Birincisi sanatçılarla çalışabilmekse, ikincisi de çıkmazları çözümleyebilmek. Çıkmazlardan yeni veriler üretebilmek. Tabi ki bu bir kurumla çalıştığında, bağımsız çalıştığında farklı karakterler gösteriyor. Genel bir yapılanma meselesi olduğu için kurumların giderek çalışılması zor alanlar haline geldiğini görüyoruz. Çözmek zorunda kaldıkları bürokrasiler “ceo” yapılanmaları yüzünden ama bağımsız çalışıldığında da çok daha farklı değişkenlerle baş etmek durumunda kalıyor insan bağımsız küratör olarak çalıştığında da. Kurum üzerinden konuşursak kurumlar çok yavaş işleyen ve yavaş dönüşen yerler. Adımlar atılıyor ama çok yavaş atılıyor. Bu yüzden küratörler bağımsız olarak çalışmayı tercih ediyor. Bu Türkiye’de pek yok ama dünyada pek çok kurum bağımsız küratörlerle farklı ortaklıklar geliştiriyorlar çeşitli koşullar içerisinde. Kuruma yeni bir hareket getirmesi açısından yeni düşünme biçimi geliştiriliyor. Tabi bağımsız bir küratör olarak çalışıldığında her şeyden önce bir güvencenin olmaması belki de en önemlisi. Birçok projeyi aynı anda yürütmek, dört beş işe aynı anda çalışmak, hem bir taraftan makale yazmak, hem bir taraftan ders vermek, kurumlarda projelerde çalışmak, hem bir taraftan kendi projelerini yürütmek gibi enerjiyi bölerek var oluyor küratör. Bunun aynı zamanda küratörü geliştirdiğini de düşünüyorum çünkü bu bir sosyal egzersiz. Bazı dilleri daha çok güçlendiriyor. Bazı arayışları güçlendiriyor. İki küratörün işinin de eşit derecede zor olduğunu düşünüyorum. Bugün mesela Tate müzesinde bir küratör çalışıyor. Tate’de çalıştığı için dışarıdan güçlü etki uyandırabilir ama içerde insanlar çok az para alarak çalışıyorlar. Ama Tate’de çalışmış oluyorsun ve birtakım şeyler dışardan göründüğü kadar parlak olmuyor. Kurumların koşulları dışardan göründüğü kadar parlak değil. Genel olarak belli bir çıtayı geçmemiş küratörlerin işi her zaman daha zor.”
Soruya beş küratör de kendi tecrübeleri doğrultusunda, kurumda çalışan bir küratörün daha zor koşullar içinde kalabildiğine ve özgür olamadığına değindiler. Aralarında Ali Akay, her yerde özgür olunabileceğini savunarak kurumların sınırlayıcılığına değinmedi.
Öyleyse kurumların da içine dâhil olduğu sanatın aurası toplumda nasıl yer buluyor? Küratör bir kuruma bağımlı ya da bağımsız olarak gerçekleştirdiği projenin, insanlarla etkileşim içinde olması bekliyor mudur diyerek, “Sizce bir küratör için izleyicinin/alımlayıcının beklentisi ne denli önemlidir? Organize ettiğiniz etkinliklerin “alımlayıcıyla bir diyalog kurmak” olarak değerlendirilmesi söz konusu mudur?”
Bu soruda küratörlerin buluştuğu yerler varken yine Ali Akay aralarından net biçimde ayrılık gösterir. Doğrudan sözü çok uzatmadan alımlayıcının ilgisinin önemli olduğunu söyler.
Ali Akay, “Çok değil, isterlerse ilgilenirler sergiyle! Bazen onlara açıklama yaptığım olur ilgilenmekteyseler eğer.”
Denizhan Özer ise, “Bu benim için hayati derecede önemli. Bunun çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biz insanlara sanatı izlesinler diye sunuyoruz. Eskiden Türkiye’de bir tartışma vardı. Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi? Baktığımızda bugün dünyada yazılan bütün kitaplar, bütün şiirler, bütün romanlar, mimari yapılar, heykeller, resimler, sinema filmleri vs. bunların hepsi aslında insan içindir. Bu sebepten küratörlerin çok entelektüel olmaları, içinde bulundukları toplumu kavrayarak, yaşadıkları coğrafyanın özelliklerini, inanç sistemini bilmeleri gerekiyor. Tıptan fiziğe, kimyadan astronomiye, matematikten edebiyata, sosyolojiden felsefeye kısaca her konuda bilgi sahibi olmaları gerekiyor. Bu konuda çok çaba sarf ettim. Hatta insanların sanata gelmesini beklemedim acaba sanatı insanlara nasıl ulaştırabilirim diye düşündüm. Bu sebeple Çanakkale Bienali’ni başlatan kişiyim. Daha öncesinde de orada birtakım deneysel çalışmalarım oldu. Oralarda kentin kullanılmayan alanlarını, insandan uzak olmayan alanlarını sanat alanına dönüştürdüm. Daha sonra bunların hepsi ehlileşti. Mesela bir yer seramik müzesi oldu, bir yer kütüphane oldu, birisi üniversiteye bağlandı tiyatro binası olarak kullanılıyor. Hep buralarda insanları sanatın içine çekmiş oldum.” diyerek izleyicinin sergilerdeki rolünün önemli olduğunu söylerken asıl eğitimin sanat yoluyla çocuklara verilmesi gerektiğini söylüyor.
Fırat Arapoğlu ise, “Bir serginin işi alımlayan izleyicinin “işi” tamamlamak için aktive etmesi gereken bir durumu içermesi çok önemli. Ancak bu şekilde bir sergi, izleyiciyi aktif bir “katılımcıya” dönüştürerek, katılımcı yapabilir.” Aktif katılımcıdan bahseden Arapoğlu, katılımcının gezmekte olduğu sergi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine değiniyor olabilir mi? Buna karşılık Engin Sustam ise benzer açıklamalarda bulunuyor olabilir mi? “Küratör alımlıcıyla ilişki halinde belki olabilir daha doğrusu bunu kurguladığı sergi üzerinden ancak kurabilir. Diğer türlü “alımlayıcının” isteklerini dikkate alan bir küratörlük popüler kültür malzemesi oluşturmaktan öte bir serginin ötesine geçemez gibime geliyor. Yani bu durum küratör egemenliği değil, sadece bu küratörün işi değil, bana göre alımlayıcının beklentisini karşılamak. Bu garip bir ödev ahlaki olarak yorucu olabilir. Bir şekilde her serginin farklı alımlayıcıları var ve zaten bu ilişki serginin lanse edilmesiyle oluşmaya başlıyor. Bu anlamıyla kurduğunuz konseptin en önemli şeyi sizin kuracağınız diyalog üzerine kurulur, yani küratör ya da sanatçı alımlayıcının beklentisini değil nasıl sanat eserine, mekana ve konsepte yaklaşacak burada nasıl bir hassasiyet ilişkisi diyalog oluşacak bunu merak eder. Ondan mekan kurgulanırken bazen izleyici nereden esere yönelir ve ilişki kurar bunu düşünmek zorundasınız. Alımlayıcının arzusuna göre değil, onun kuracağı diyalogun katmanlarını çizgilerini düşünmektir bu. Güncel sanat alanının genişlemesine rağmen ulus aşırı pazara açıklamasına rağmen, çoğu alanda birbirini tekrar eden ve benzer cemaat ağlarına dâhil olan isimler ve üretimler yer alıyor. Aynı küratörlerin aynı benzeri işleri tekrarladığını ileri gidemediklerini aslında iyi iş çıkarmadıklarını görüyoruz. Bunun sebebi sadece pazarın arzularının değişmesi değil, bence izleyici ile demokratik bir diyaloğun da oluşmamasıyla alakalıdır diyorum.” Sergileri gezen alımlayıcının da beklentileri olduğunu vurgulayan Sustam bu duruma “Yani bu durum küratör egemenliği değil, sadece bu küratörün işi değil, bana göre alımlayıcının beklentisini karşılamak. Bu garip bir ödev ahlaki olarak yorucu olabilir.” yer verir. Nazlı Gürlek’de alımlayıcının sorumluluğuna değinir. “Küratör sanatçıyla izleyici arasındaki bağı kurandır, sanatçıya olduğu kadar izleyiciye sorumluluğu vardır. Hatta ben izleyiciye karşı sorumluluğumu hep biraz daha önemserim.”
Övül Durmuşoğlu: “Benim kendi kişisel çalışma biçimimde sergilerde kamusal etkinlikler bir arada gider. Kamusal programlarda da yoğun olarak çalışan bir küratörüm. Bir serginin var olma nedenlerinden biri de içinde izleyicisiyle var olabildiği içindir. Çok yönlü düşünmek gerekiyor. Sergiler öncelikle izleyiciler için yapılıyor. Bu iletişim kanallarının açık tutulması gerekiyor. Özellikle bu genel iletişimsizlik ortamında çok önemli olduğunu düşünüyorum. İzleyiciler bir ortama kendilerini davet edilmiş hissediyor. Kamusal alanlarda bir serginin içeriğini, neyi kapsadığını bize öğreten, öğrendiğimizi unutturan ve yeniden öğreten yapılar kurgulanabilirler. Bunlar hayal gücüyle çok bağlantılı tabi ki. Önemli bir işimiz de hayal kurabilmek… Ve o hayalleri devam ettirebilmek.” Sergilerin ana kemiğinin izleyici olduğunu belirten Övül Durmuşoğlu, çok yönlü düşünülmesi gerektiğini öngörüyor. Bu sergilerin bağlantıda olduğu en önemli etkinin insan yani alımlayıcı olması her şeyi beraberinde getiriyor. Tarih, kültür, coğrafya, birey ve psikoloji… Peki bu beraberlikler sanatın çatısı altında güvenli bir alan içinde olabiliyor mu? Bu sanat çatısı bizim ülkemizde bir küratörün gözünden nasıl görülüyordur? Bu bağlamda “Türkiye’de güncel sanat ortamı hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce ülkemizin gündemindeki meselelerden hareket edildiğinde aciliyet içeren, üzerine yoğunlaşılması gereken konular var mıdır? Bu bağlamda düşündüğümüzde ağırlıklı olarak sergilerinizde ele aldığınız öncelikli meseleler nelerdir?” sorusunu yönelttik.
Ali Akay, “30 yıldır sürmekte olan bir süreci gündem olarak düşünmek gerek. Asıl gündem bütün her şeyiyle Türkiye’nin bu haliyle nasıl devam edebileceği büyük sorun.”
Denizhan Özer, “Türkiye sanat ortamını açıkçası çok iyi bir noktada görmüyorum. Bu konunun birçok nedeni var. Bu nedenlerden bir tanesi çocukların, gençlerin yeterince iyi bir eğitim alamıyor olmaları. Çocuk yaştan beri sanat ortamında bulunamıyor olmaları. Şöyle bir gerçek var. Biz doğuyoruz ve doğduğumuz coğrafya içinde birisi inanç sistemi gereği gelip kulağımıza ezan okuyor. Bu tek seslilik… Bebeklikten başlayarak büyüdüğümüz ortam içinde duvarlarda, yaşadığımız alanlarda imge yok. Evlerin duvarlarında bir şey asılı değil. Çarpık bir kentte büyüyor. Büyük müzeler yok, galeri sayısı çok az. Böyle bir ortam içinde büyüyen çocuğu düşündüğümüzde estetik olgularla karşılaşmadığını görürüz. Bir de gelişmiş batılı bir ülkedeki çocuğa bakalım. Çocuk doğuyor imgelerle dolu bir kilisede, çok sesli korolar eşliğinde vaftiz ediliyor. Evine de geldiğinde evin duvarlarında imgeler asılı, son derece düzenli, planlanmış estetik açıdan hoş bir kentte büyüyor.” sözleriyle eğitime vurgu yaparken dünyadaki genç sanatçı furyasına da değiniyor. “Bir diğeri de dünyada ortaya çıkan genç sanat furyası. Genç sanat, Saatchi Gallery tarafından ortaya çıkartıldı. Aslında sistemi beslemek için yapılmış bir şeydi. Biraz da genç sanatçı nüfusu artınca onların sisteminin içine oturtulmak için yapılmış bir projeydi. Türkiye bu projeyi de kendi kafasına göre çaldı. Genç sanat, genç sanat diye bir söylem oluşturdu. O orta kuşağın unutulmasına neden oldu. Genç sanatta da, gençlere de fazlaca değer verilmesine neden oldu. Her genç sanatçı olacak diye bir şey yok. Yarın bu okullardan mezun olan çocukların manav olmayacağını ya da bir kuyumcu olmayacağını ya da herhangi bir devlet dairesinde memur ya da öğretmen olmayacağını kimse garanti edemez. Bu yüzden de birden gençlere gereğinden fazla değer verilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. O çocuklar için de yanlış. Çünkü onları bunalıma sokuyorlar. Daha önce direnmiş belli bir yere gelmiş orta kuşağı da zedelediğini düşünüyorum. Bir örnek ile geçen yıl karşılaştım. Daha okuldan yeni mezun olmuş bir çocuğa, bir sergide ne kadar bu işin fiyatı diye sorduğumda yirmi bin TL dedi. Ama yıllarca direnmiş orta kuşan bir sanatçıda aynı fiyata eser satıyor. Şimdi düşündüğümde o çocuğu kim öyle yönlendirdiyse o galericinin yönlendiren kişinin hatası. Ben ne olacağı belli olmayan birisine neden yirmi bin lira vereyim. Gider orta kuşaktan alırım. Çünkü onun ne olacağı belli. Direnmiş, çaba sarf etmiş, acılar çekmiş. Bunun büyük zorluk olduğunu düşünüyorum.”

Closky-No-Choice,Aksanat, Küratör: Ali Akay

Fırat Arapoğlu “Sanatın kamusal alanla olan ilişkisi önemli bence. Çünkü sanat sadece kültür endüstrisinin bir parçası ya da topyeku ̂n üniversitede akademinin duvarları arasında yer alıyorsa, bitmiştir ve bitiktir. Hiçbir sanat üretimi ayrıcalıklı bir toplumsal sınıf durumunu ya da elitist bir tavrı sunmamalı. Kendisiyle varolan kapitalist düzen arasına mesafe koyamayan ve yaratıcı düşüncenin ortaya çıkması bağlamında farklı, yeni ve özgün bir tartışma başlatmayan sanat, anonimleşme riskini üzerinde taşımaktadır. Bu kadar benzer işle karşılaşma nedeni bu değil mi? Etik ve estetiğin değerleri değil de, piyasanın zaferini hatırlatan bir yeni orta sınıf diliyle konuşmaktaysa eğer sanat, o zaman buna karşı vermeye çalıştığım mücadele de anlaşılabilir.”
Engin Sustam, “Aslında başlarken neden böyle bir soruya farklı başlıkla gitmeliyim demeliyim. Yani bu soru acaba kültürel çalışmalara dâhil midir, yoksa politik midir? Bunu bir kenara not ederek devam edebilirim. Birinci nokta, Türkiye’de son zamanlarda ortaya çıkan bütün işler neredeyse ülke gündemi etrafında ama aynı şekilde dünyadaki meselelerle ilgilidir. Ama özellikle Türkiye’de Güncel Sanat’ın tarihi ne kadar kısa olsa da 1995’ler itibariyle Türkiye alanında başlayan sonrasında çağdaş sanat pratiği içinde yer alan video art, performansça, fotoğraf ya da fakir malzemeden kavramsal, bedensel ve görsel üretim yapan sanat refleksi vitesini dikkate aldığımızda politik işler ortaya çıkıyor. Burada ulus sanatından daha çok, coğrafya anlatısı ve mikro-dilsellik üzerinden yürüyen sonrasında göç ve diasporaya da yansıyan ya da kimlik mübadelelerini anlatan sanat pratiğinden bahsetmiyoruz. Doksanlı yıllara kadar sanat, dönemin ruhunu anlatan ideolojik manifestolara etrafında şekillenen modernite okumasıyla birlikte bir estetik kaygı taşımaktaydı. Oysa 90’larla birlikte sanat dönemine ait özgün sorunların ve soruların etrafında yeniden şekillendi. Örneğin, Türkiye’de en politik işleri genelde Kürtler yapmaktadır. Çünkü Kürt alanı bir savaş ve şiddet dönemi yaşadı ve hala yaşamaktadır. Ondan 1990 sonrası Türkiye’sinde Kürt alanında güncel sanat yapmak, toplumsal algı, dilsel parçalanma ve siyasal bunalım düzenlemelerini ifade eden yıkıcı-ironik dile sahip bir sanat dinamiğini ortaya koymak anlamına gelmektedir. Neden böyle peki? Çünkü Kürt Alanı’ndan çıkan güncel sanat pratiğinin politik bir perspektife dâhil olduğunu gözlemleyebileceğimiz gibi, aynı zamanda savaşın ve zorunlu göçün içinde büyüyen Kürt çocuklarını, Roboski’de öldürülen kaçakçıları, üçüncü sayfa cinnet haberlerini, savaşın yarattığı nevrotik yarılmayı, katliam hafızasını, intihar eden Kürt kadınların bedenlerine nüfuz etmiş toplumsal cinsiyet kalıplarını, parçalanmış belleklerin sınır-aşırı ve ulus-aşırı dinamiğini, toplumsallıklarını ve travma anlatılarını bu pratikte bulmak mümkün görünüyor. Bu bağlamda üzerinde duracağımız mesele bir güncel sanat tanımlaması ya da bir sanat tarihi okuması yapmak değil. Daha çok Türkiye’de güncel sanat pratiğini, politiktik, alt-kültür ve popüler kültür bağlamında okumak, bu alandan çıkmış işlerin post kolonyal durumla, savaş sonrası sosyal travmayla, mikro-politikayla ilişkisini kültürel temsilin krizi, zorunlu göç ve küreselleşme dinamikleri dâhilinde sorunsallaştırmakta olduğunu belirleyebiliriz, bu anlamıyla Kürt sanatçıların, eşcinsel sanatçıların ya da kadın sanatçıların işlerinin daha güçlü olduğunu dünyada birçok sorunla da pek iç içe işlediğini söyleyebiliriz. Burada alt kültür, bellek, göç, kimlik krizleri, ekoloji ve kamusal alanın dezenformasyonu gibi sosyal bilimler için adeta fetiş olmuş konuları da sanatçıların küratörlerin işlediğini söylemeliyiz. Bu kapsamda 1980 sonrası darbe, küreselleşme ve zorunlu politik göçle birlikte ortaya çıkan hem toplumsal ve entelektüel hareketlerin, Kürtlerin özgürlük mücadelesi ya da post kolonyal dolayımı hem de sanat pratiklerinin kamusal alanda yoğunlukla karşımıza çıktığı İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır gibi şehirlerdeki temsiliyetler, sanatsal ve siyasal faaliyetler dolayımın da dikkatli okunmalıdır. Keza sanatın pratiğini merkezi alana yığmaya hevesli ulus-devlet cenderesinde çalışan pek çok küratör var Türkiye’de ki bir çoğu aynı zamanda ırkçılarda.”

Seza Paker, Huzur Denizi

Nazlı Gürlek, “Sanat doğası itibariyle bir özgürlük arayışıdır. “Gereklilik” diye bir terim sanatla birlikte kullanılamaz, önce bu terimden acilen vazgeçmeni öneririm. Ne hissediliyorsa onu açığa çıkarma işidir sanat. Özgürlüğün temeli de budur. Bizim ülkemizde özgürlük, o veya bu ideolojiyi izlemekle karıştırılır. Sağ-sol, o parti-bu parti, bizler-onlar vs. gibi. Bu, gücü kişinin içinde değil tersine dışarıda (bir liderde, ideolojik yapıda, siyasi partide vs.) aramasını getirir ve bu da iyi sanatın önündeki birinci engeldir. Türkiye sanat ortamında lider aramaya, o veya bu kişiden, o veya bu kurumdan medet ummaya devam edildikçe bu engel ortadan kalkmayacak.”
Övül Durmuşoğlu, “Bu soruların en zoru bu sanırım. Çünkü bugünün sanat ortamını konuşmak Türkiye’de gerçekten kolay olmadığını düşünüyorum. Küratör olarak her zaman daha tanımlanmamış alanlarda daha önce kategorize edilmemiş alanlarda çalışmayı tercih ettim. Bu anlamda da her ne kadar yurtdışı bazlı korusam da İstanbul’la Türkiye’yle de ilişkimi taze tutmaya özen gösterdim. Benim ana eğitimim çevirmenlik. Çeviri bilim. Çevirmenliğin ilk koşullarından biri kendi ana dilini bilmektir. İnsan kendi dilini doğru konuşamadığı zaman diğer dilleri de konuşamaz. Bu çok nettir ve çevirmenliğin de ilk kurallarından biridir aslında anadilinde güçlü olabilmek. Bu bağlamda da Türkiye’yle ilişkilerimi sıcak tutabilmek ve ülkemin sanat ortamını elimden gelen katkıyı verebilmek benim için çok önemli sorunsal. Türkiye’deki sanat ortamının içerisinde biraz daha gerçekçi olmamız gereken bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de güncel sanat farklı bir politik dil üretmek kaygısıyla devletin dışında bir alan yaratma kaygısıyla özellikle 80 sonrasında kurum dışında. Ve 2000’lerin başında yaşadığı şaşaalı bir dönem var. Bizim ise daha gerçekçi bakmamız gereken bir dönemdeyiz. Yaşadığımız bir süreç var ve bu sürecin yapısal olarak pozitif olabileceğini düşünüyorum. Bu anlamda da tabi ki öncelik üretmeye devam etmek ve baskı yüksek olursa olsun dili kurgulama alanı ve mücadeleyi devam ettirmek gerekiyor. Her zaman parlak sergiler olmak zorunda değil, her zaman büyük şaşaalı, gösterişli şeyler olmak zorunda değil belki. Belki de daha yapısal, daha küçük, ama daha derin adımlar atmak şu an çok daha önemli. Benim şu anda ki Türkiye sanat ortamıyla ilgili hissettiğim, düşündüğüm böyle. Elimden geldiği şekilde de var olan yapıları destekleme, onları iyileştirme anlamında da çaba sarf etmeye çalışıyorum. Bu genel olarak Türkiye’de suçlu bulmak gerekiyor. Bir suçlu bulunmadan rahat edilmiyor. Bu sanat ortamında da biraz böyle… Bu çok zararlı bir tavır. Aksine memnun olmadığımız şeylere karşı suçlamak yerine, memnun olmadığımız şeyleri dönüştürebilmek için adım atmalıyız. Herkese sorumluluk düşüyor. Kendi adıma uzun süredir yurtdışında yaşayan ve çalışan biri olduğum için daha eleştirel mesafeyi koruma anlamında daha şanslı olabilirim. Bunu biliyorum koşullarım itibariyle. Ama bu içinde bulunduğum eleştirel mesafede Türkiye’nin sanat ortamının pozitif anlamda dönüşmesi için de elimden geleni yapıyorum.”

 

Yeşim Akdeniz,küratör:Övül Durmuşoğlu

Sonuç:

Araştırmanın sonunda altı küratörden almış olduğumuz cevaplarla, Türkiye’deki sanat ortamından yola çıkarak dünya sanat akışı hakkında da değerli bilgilere sahip olduk. Üç farklı kuşağa küratörlüğü, sanatçıyı, sanat piyasasını, izleyiciyi, sanat ve politikayı, sanatın finansal noktalarını irdeleyen sorular yönelttik ve gelen cevapları birbirleriyle kıyaslayarak inceledik. Bu inceleme sonunda aldığımız cevaplara baktığımızda, küratörlerin bazı konularda birbiriyle özdeş bir bakış açısına sahip oldukları gözlemlenirken, kimi konularda ayrıldıklarını tespit ettik. Sorularımıza kimi küratörün daha politik, kimi küratörün daha genellemeci, kiminin daha yüzeysel, kiminin ise daha derinlikli-detaylı cevaplar verdiklerini gördük. Aslında her bir küratörün vermiş olduğu cevaplar, birbirleri aralarındaki farklılıkları net olarak göstermekle beraber profesyonel sanat hayatlarına bakış açılarına dair de birçok ipucu veriyordu.

Her haliyle küratörlerin üstlenmiş oldukları roller, aslında Türkiye sanat ortamında olduğu kadar dünya sanat piyasası içinde de önemli bir yere sahiptir. Her küratör, içinde bulunduğu şartlar doğrultusunda hareket ederek en iyisine, en doğrusuna ve projelerine en uygun sanatçılarla ortak bilinç geliştirerek sergilerini yapılaştırmaktadır. Bu en iyisi, en doğrusu diye nitelendirdiğimiz durumlar, küratörlerin kendilerine özgü dilleri ve yaşamı yorumlama şekliyle beraber ülkenin ve dünyanın politik yapısına da bağlıdır. Burada Övül Durmuşoğlu’ndan örnek verebiliriz. Kendisinin kozmik ve şiirsel bir dilinin olduğunu söylemişti. Diğer küratörlerin de kendi üsluplarını sunan benzer anlatımları var. Sanat piyasasını belirleyen ve küratörlerin projelerinin de altyapısı oluşturan politika, toplumun sosyal yapısı ve ekonomik parametrelerinin, kültürel çatışkılarının görünürleştiği bir kaynak durumunda. Şunu özellikle belirtmeliyiz ki, ekonomi bu piyasanın belkemiği olarak tek başına yönetici güce sahiptir. Bu güç çoğu zaman küratörleri de kendi çemberine alarak, yapılaştırmaya çalıştıkları projelerini büyük oranda etkiliyor. Gölgeler arasında aktif ve özgür bir izci olmanın pek kolay olmadığı kanısındayız. Ekonominin belirlediği bu kök yapı, ne yazık ki sanata ve sanatçılara olumsuz yansıyor. Bu konuları genişleterek tüm açıklığıyla anlatmaya çalışan Engin Sustam ekonominin gücü hakkında “Galeri küratörü işte çalışan bir tasarımcı gibi hareket eder ve siparişe göre sergi yaparken, diğerinin ayakta kalması zor olsa da bütün preker duruma rağmen, kendi bağımsız ilişkiselliğini direkt temas halinde olduğu sanatçı ile kurar.” demişti. Denizhan Özer de konuya benzer bir yaklaşımda bulunarak Sustam’ın söylediklerini güçlendirdi. Çağdaş sanat ortamının yapılaşmasında etkili olan şirketler, şirket ekonomisi ve şirket politikalarının içinde yer alan küratörlerin özgünlüğü ve özgür hareketleri de ayrı bir tartışma konusunu doğuruyor. Röportaj çıkarımlarımıza baktığımızda ne yazık ki sanat hareketinin hakiki çıkış noktası, toplum gerçekleri ve insanların sosyo-psikolojik durumu olmuş olmasına rağmen küratörler aracılığıyla sanat kurumları ve piyasanın süzgecinden geçmek zorunda kaldığını görmekteyiz. Her haliyle bu temel yapılanmaların içinde rahatsızlık duyuyor olsa da küratörler de öznel bakışlarıyla piyasa arasında dengeli bir ilerleyişe sahip olmak için kendilerine özgü politik davranışlar geliştiriyorlar. Yukarıda belirttiğimiz ayrışmalardan kaynaklı olarak tüm küratörler için bu tespitimizi söyleyemiyoruz. Küratörler, içinde yer aldıkları çemberi kendi politik ve profesyonel bakışlarıyla koruma altına almaya çalışıyorlar. Kendi çemberlerini genişletebilmek için projeyi besleyen ve kendilerine özgü dillerini destekleyen yaratıcı gücün kaynağı olan sanatçılara ulaşıyorlar. Aslında küratörler, ilk köprüyü kendi mesleki çevrelerinde inşa ederek sessizce sanatçıya açılıyorlar diyebiliriz. Yani küratörlük, sanat ve sanatçı aslında her hareketiyle politiktir.

Toplumun kendi ara katmanından çıkmış ve sergiye dönüşecek olgunluğa gelmiş olan herhangi bir konu, sert bir törpüden geçerek kendisini gösterecek uygun mekanları küratörler sayesinde bulmaktadır. Çağdaş sanat ortamında küratör ister bağımlı, ister bağımsız çalışsın, bulunduğu ortama yeni olasılıkları samimi ve yaratıcı sanatçı ilişkileriyle getirebilmesi ve entelektüel birikimini profesyonel projelerle topluma sunabilmesi son derece önemlidir.

*Bu çalışma, Eda Çığırlı tarafından Prof. Dr. Rıfat Şahiner’in yönetiminde gerçekleştirilmiştir.

Eda Çığırlı

Eda Çığırlı

Işık Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Yüksek Lisans Öğrencisi

ÖNCEKİ YAZI

Alexander Davidov'un Heykelleri Hakkında Öznel Bir Değerlendirme-Tufan Erbarıştıran

SONRAKİ YAZI

Duyuru..!

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*