Özkan EroğluSanat Eleştiri

Bir Resmin Ölümü

İşe, önce Adnan Çoker’in neden olduğu, komik olaylar zincirinin varlığından bahsederek başlamak istiyorum. Ne yaptı Çoker? Gereksiz bir gündeme neden oldu. Öyle ya da böyle, büyük yüzdeyle hatalı bulduğum Çoker, Hülya Avşar ile olan tartışmasından sonra, Erol Aksoy’un kurduğu sanat galerisinde gerçekleşmesi beklenen sergisini reddederek, yerine Şubat ayı içerisinde Mudo Maçka Sanat Galerisi’nde bir sergi açtı. Tabii Aksoy’un galerisi mi onu istemedi, yoksa o mu galeriyi geri çevirdi, işin bu tarafı pek belirgin değil. Neyse bizim işimiz bu tip bir soruşturmayı üstlenmek değil tabii ki. Sadece, daha tartışmalarında bile zaman ayarlaması yapamayan ve samimi olamayan birinin, bu sevimsiz özelliklerini resimlerinde de taşıdığı gerçeğini izleyici ve okuyucu ile hatırlatmak ve paylaşmak. Fakat her şeyden öte bir sanat tarihçisi olarak, Çoker’in, artık laçkalaştığı kesin olan basın önünde, büyük ve gereksiz bir agresiflik taşıyan, dahası düşünmeden girişimde bulunduğu o hali, unutmasın ki geçmişinde kara bir sayfa olarak kalacaktır. Sadece bunu hatırlatmak, sanırım yeterlidir.

Sergiye gelince: Öncelikle boyut ve iç konumu bağlamında sergi mekanının, özellikle espasla ilişkili resme bir ortam sunamayacağını ifade etmek gerekir. Böyle bir galeri mekanında tıkış tıkış sayılabilecek bir mantıkla dizilen Çoker resimleri, daha baştan işe bir yanlışla, hatalı bir sergilemeyle başlamış. Daha sonra, resimlere bakınca, yine birkaç geometrik oyunla işi kurtarmaya çalıştığı görülüyordu. Denilir ki, ana hat bağlamında geometri ve minimal disiplinlerle ilişkilidir Çoker resmi. Tamam da, bakın bakalım dünyadaki tüm minimalist ve geometrik soyutlamacılara böyle mi çıkarlar karşımıza. Tabii ki hayır. Dünya resmini de bırakalım bir tarafa, özellikle ulus içinde ve işin geometrik soyutlama kısmında, karşımızda Çoker’i yiyip bitiren bir Abdurrahman Öztoprak resmi gerçeği durmaktadır. Geometrik soyutlama yapan kimse, öncelikle kompozisyon ile kurgu gücünü çok yoğun ve yaşanılır kılmalı, peşi sıra da dile getirdiklerimin ispatını yapabilmelidir. Çoker resminde böylesi gelişmeler hiç olmamıştır, sadece ısıtılıp ısıtılıp, bir şekilde tuzuyla, biberiyle oynanan yemeğe benzetilebilir bu resimler. Gelelim minimalizm ile olan bağına. Bu yönde de dünyaya mal olmuş minimalist sanatçıların, belli kalıpların çeşitlemesinden ziyade, değişen ve bilinmeyen kalıpları bulgulama, bunları en aza çekme sorgulamaları içinde olduğu görülebilir. Çoker’de böyle bir şey de yoktur. Benzer eleştirilerimi, onun Aksanat sergisindeki resimlere de yapmıştım. Bence ulus içinden de, ulus dışından da, dillendirmeye çalıştığım yanlarıyla Çoker resmi buraya kadardır. Onun bir resim sanatçısı olup olmadığını, sanırım bundan böyle tartışmaya gerek bile yoktur. Toplumumuzda, özellikle plastik sanatlar bağlamında akademik bir hoca olunca, hele bir de isminiz hafızalara yer etmişse, ne hikmettir ki sizin hocalığınız eğitim alanında değer bulacağına, bulmaya çalışacağına, sanat ortamının piyasa tarafında değer bulur ya da bulur gösterilir. Artık bu gibi durumlar geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü gerçekler git gide, yavaş yavaş da olsa yerini bulmaya başlamıştır. Bundan böyle istense de istenmese de herkes yerini bilecektir, bilmek de zorundadır.

bugüne kadar abartılan

İrdelenmesi gereken bir başka gerçek de Selim Turan’ın resimleri. Onlar da kapsamlı olarak AKM’de sergilendi. Ressamın ilk resimlerinden son resimlerine değin örnekler sunan bir sergiydi. Bu sergiye kadar, Turan’ın soyut ve soyutlamaları hakkında bilgim vardı, fakat detaylı değildi. Sanatçıyı, kapsamlı olarak ilk defa bu sergisinde izlediğimden, hakkındaki görüşlerim de netleşme olanağı buldu. Sergi sonunda şunu düşündüm öncelikle, biz ulus içinde resim yapanları fazla şişiriyoruz, ya da ressam bizde fazla pohpohlanıyor. Karanlıkçılık, resim sanatının önemli felsefelerinden biridir ve Rönesans resminden bu yana da sorgulanır. Fakat Turan’ın figüratif resimlerindeki gibi asla. Evet bu resimleri kararmış atmosferleriyle görünce, felsefe olarak değil de, teknik olarak boyayla ilgili bir sorunla karşı karşıya kaldığımı itiraf etmeliyim. Yani ciddi biçimde, resim dilinde çamurlaşma denen şey yaşanmaktaydı çoğu çalışmasında. Soyut ve soyutlamalarına gelince, o resimlerde de bir ekspresyon denendiğine göre, yani resimlerindeki her sürüş, ya da sürtmenin öznel çıkışlı ve rahatlamasına olması beklenirken, bu da olmamıştı. İçinde hesaplı, kitaplı boya kullanımlarını barındırmaması beklenen soyut ekspresyonist tavırlı kompozisyonlarla karşı karşıya kalmam, söz konusu eleştirilerimi de haklı çıkardı. Yanılttı beni Selim Turan resmi. Yaşamına devam etmeyen ve cevap verme hakkı olamayan birisi için yalnızca bu eleştirileri yapabiliyorum. Gerisi, bugüne kadar onunla ilgilenenlerin sorunu.

iyi niyetli girişim

Bu arada, alternatif arayışlar içinde olan on kişiden kurulu Albatros’un, Asmalımescit mah. Minare sok. Nur Ap. No.15/A Taksim-İstanbul adresine ait metruk binadaki sergisi de ilginçti. En son Günümüz Sanatçıları sergisinde dikkat çeken, başarı ödüllü beş gençten üçünün de aralarında yer aldığı bu sergide, bulduğum en önemli özellik, samimiyetti. Her ne kadar Türkiye’deki alternatif arayışlar Beral Madra, Vasıf Kortun, Ali Akay vb. gibi isimlerle, belli kutuplara çekilmeye çalışılsa da, kanımca bu çocuklar işin böyle olmadığını gösteren bir sergiyle geldiler karşımıza. En önemlisi de budur, yani tekeli kırma isteğidir. Böylesi bir direnişten yana olduğumu söylemek isterim. Ayrıca en iyi iş şunundu, ya da bunundu gibi bir ayrım da yapılmamalıdır,- en azından ahlaki boyut böylesi ayrımları engellemelidir- bu tip sergilerde. Fakat sonuç itibariyle kendilerini sunan bir de katalog yayınladılar (hele satılığa çıkarılmış sergi binasının yarınlara nasıl kalacağı bile belli olmadığından, söz konusu kataloğun büyük önemi olacaktır). Fakat bir konuya özellikle işaret etmek istiyorum: İsimlerin henüz pek tanıdık olmadığı sergiler için kaleme alınan- manifesto nitelikli olması beklenen- yazıların da dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Bu sergi, anlaşılır olduğu kadar anlaşılmaz da olabilir, fakat sergi yazısı, bir dekoratif terminolojiyi değil, daha anlaşılır, sözünü direkt söyleyen, yazarın söz konusu on kişiye onbirinci kişi olarak eklemlendiği, hatta protest, sanat yapmaya çalışanlarla, yazanın örtüştüğü bir ciddiyet ister. Katalogda yer alan Bünyamin Özgültekin imzalı yazıda bu ciddiyeti ve beklenen samimiyeti yazıktır ki bulamadım. Bu isim galerici, sanatçı(?), sanat eğitimciliğinde yaptıkları ve bu yazısındaki tavırlarıyla kendisini karşılaştırınca, oldukça samimi olan bu on kişinin kataloğuna yazdığı yazıyla doğru mu, yanlış mı yaptığını kendine sormalı ve ondan sonra da alacağı cevap gereği, bundan böyle kendisini aşan işlere asla bulaşmamalıdır.

resminde gerileyen…

Yıldırım’ın, Moda, Yurt ve Dünya Sanat Galerisi’ndeki sergisi, doğrusu sundukları itibariyle beni hayal kırıklığına uğrattı. Bence son dönem işlerinde onun resmi gerilemiş, çamurlaşmış, hiç nefes almayan kompozisyonlara sahipti. Yapıt yapıt bu yargıya ulaşırken, bir de müthiş kötü bir yan yanalıkla sergilenen resimler, genel bakışı da çamurlaştırıyordu. Daha dikkatli, acımasız bir eleştiri eşliğinde ve geniş boşluklarla asılabilseydi, izleyiciye başarılı bir sergileme yapılmış olacaktı en azından ve daha baştan genel görüntüleri itibariyle kan kaybetmeyecekti resimler. Zaten her sergileme, artık bir küratöre teslim edilmelidir, çünkü bu bir gereksinimdir. Özellikle, manolyalarında başladığı, boş-dolu mantıklarını genleştirememiş, götürebileceği kombinasyonlara bence ulaştıramamış Yıldırım. Kanımca sergisindeki en büyük handikap bu. Onun içindir ki sergideki resimler bir fukaralık yaşamaktadır. Yukarı kattaki yüzlere dayalı çeşitlemeleri ise, kendi kapsamlarında bazı kombinasyonları içerebilir, fakat unutulmamalıdır ki, yüz olgusuna bu şekilde bakmanın, en yerleşik plastik çıkış hakkı da Martin Kippenberger’dedir. Bunun bilinmesinde ve görülmesinde de sanırım yarar var. Tabii bir başka dünyalı da bu çıkışı Kippenberger’den alabilir ve başka yerlere taşıyabilir, fakat taşıma esnasındaki tavrı devreye girmelidir. Çünkü bu tavır yeni bir figüre götürmez, olsa olsa yeni bir ikonografiye götürecektir. Bunun için de, daha önce gördüğüm yüz çeşitlemelerinin, temelde bu sergide sürdüğünü görmemem gerekiyordu (Gerçi birkaç çalışmada ayrıklaşma ve farklılaşmalar vardı, fakat yetersizdi). Kanımca yanlış olan da bu. Olması gereken, devreye, formu daha fazla hırpalıyıcı arayışların, araştırmaların girmesidir. Ayrıca, ekspersyonist figür de olsa, figürlerin form aşamasında özellikle kompozisyon tarafında zayıf kaldığını da hatırlatmalıyım. İşte tam bu noktada boyayla ilgili daha da soyutlamacı davrandığı, hatta boyanın soyutlamaya yardım etmesinin ötesinde, agresifliğine de olanak tanıdığı resimlerini hatırlamaktayım. O zaman tabiidir ki, özellikle sergisinin alt katındaki çalışmaları Yıldırım’ın lehinde düşünmem olanaksızlaşmaktadır. Olsa olsa aradığım o heyecan, kimi yüz çalışmalarında vardır demem bana daha doğru gelmektedir. (Sergisi sırasında yayınlanan kapsamlı katalogta da resimlerin biçimlerine dönük hiçbir analojik süreç yaşanmamıştır. Bence, henüz Yıldırım’ın konumundaki biri, yazarını bu yönde tartışmalara itmeliydi. Yazarını, handikaplarını, ya da başarısını ortaya tam serecek yöndeki metinlere ve araştırmalara zorlamalıydı. Çünkü bu tip kataloglar her an yapılabilecek şeyler değil! Sanki Yıldırım’ın üzerine yazılan metinler, dünyada işi bitmiş, anlama ilişik açıklamalarla işi örtbas etmiş bir konumu gündeme getiriyordu. Tabii bir de şu var: Bazı gerçeklerle karşılaşmak ürkütücüdür, hatta direnç ister, zannederim ki Yıldırım, son sergisi hazırlanırken bu donanımları kendinde bulamamış).

Şimdi sadece Yıldırım değil, onun kuşağı içindeki ressamların hepsi, bir çıkış yapmaktan, tıpkı daha önceki resmimiz ve ağabeyleri gibi risk almaktan korkar durumdalar. Kimileri ya satış kaygısından, kimileri ise galericilerinin baskısından bu durumlara baş eğmektedirler (Tabii sanat, doğası gereği, neden ne olursa olsun baş eğmeye değil, baş kaldırmaya inanır). Selahattin Yıldırım’ın resimlerine bu tip özelliklerden baktığımızda, o en özgürlerinden biridir yine de. Fakat ne yazıktır ki, son sergisinde taşları yerine oturtamamıştır.

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni Özkan Eroğlu

Sanat Eleştirmeni,Tekhne Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

ÖNCEKİ YAZI

90'lı Yıllarda Eleştiriler Devam Ediyor

SONRAKİ YAZI

Baudolino'nun Değeri

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*