Müze içinde Müze

Bir Müze Kurmak- A.Celal Binzet

Sanat yapıtlarını, bu iş için ayrılmış bir binanın içinde barındırmak düşüncesi nasıl oluşmuştur? Ya da birbirinden farklı koşullarda ortaya konmuş, ayrı yaratı ortamlarının ürünü yapıtları bulundukları yerlerinden koparıp aynı ortamda toplamanın mantığı nasıl açıklanabilir?

Yaşayan bir varlık gibi düşünülmesi gereken bu nesneleri köklerinden çıkararak -deyim yerindeyse- bir kavanozda bulundurmanın nedenlerini açıklayıcı bir yığın gerekçeler bulunabilir. Bu yaklaşımın müze kavramına karşı bir algı yaratacağı açık. Sorun o değil. Burada yalnızca söz konusu kavram çevresinde oluşabilecek bakış açılarını gündeme getirmek istiyorum. Elbette müzelerin varlığını tartışmak olanaksız.

Günümüz toplumlarının ulaştığı teknolojik ve bilimsel sürecin getirdiği onlarca sorun var. Sanayi devriminden geçmemiş toplumların yaşadığı açmaz ise son derece çelişkili. Çünkü pazar ekonomisinin doğal uzantısı olarak teknolojik ürünlerin yaygınlaşmasıyla kendini sınıf atlamış sayan gelişmemiş toplum insanı, söz konusu araçları, geleneksel tutucu ideolojilerinin yaygınlaştırılmasında kullanmaktadır. Ortada çelişkili bir oluşum var. Burada sanayi toplumuyla geleneksel toplum arasındaki kan uyuşmazlığı dikkat çekici. Teknolojik ürünü kullanacak denli “akıllı”(!) ama ona ulaşılıncaya değin geçen uzun süredeki insan düşüncesinden bir o denli uzakta olanlar söz konusu.

Değinilen durumun sanat müzeleriyle arasındaki ilişki nerede?   Şöyle ki, bugün kültürel bakımdan gelişmiş toplumlarda artık sıradanlaşmış birer kurum olan müzelerin varlığı yadsınamaz. Hemen yukarıda geçen sıradanlaşma sözcüğünün küçümseme ya da değersiz sayma gibi bir anlam içermediğini vurgulayalım. Ulusal ya da kent müzelerinin varlığı o toplumların varsıllık göstergesidir. Değişik konularda nesnelerin toplandığı bu binalar giderek içinde yer aldığı kentlerin kimlik kartı gibi olmuştur.                                                                                                      Bir tür bütünleşme. Kültürel bağlamda orayla ilişki kuranlar arasında ortak değer yargıları üretip, düşünce katmanları aracılığıyla zenginleşen bir toplum modeli ortaya çıkarıyor. Bugünün dünyasında müze ziyaretçilerinin profiline bakıldığında ne demek istendiği açıkça görülür. Çünkü her şeyden önce müze kurma düşüncesi birden fazla kurum arasında düşünsel bir ilişkinin varlığını gösterir. Bunların tümünden önemlisi de böylesi bir işe kalkışmanın getireceği sorunları yorumlayacak bilince gereksinim duyulduğudur. Mimarlık sanatının temelinde işlevsellik yattığı bilinmez olur mu! Her yapı mutlaka bir gereklilik sonucu ortaya çıkmıştır. İnsanlığın uzun tarihine bakıldığında örnekler dönem ve toplumlara göre biçim alsa bile sonuç asla değişmez. O değinilen biçimlerin niteliğini belirleyen etmenlerin arasında hiç kuşkusuz ekonomi başta geliyor. Ama bir o denli kültürel anlayışın varlığını da unutmamak gerek. Bu iki etkenin varlığı kurum olarak müzenin varlığını imler. Giderek, ikincinin daha belirleyici olduğu konusunu yabana atmayalım. Yeterince bilinçlenmemiş bir toplumda böylesi bir kurumun eksikliğini duyumsamanın güç olacağı bilinir. Ancak bu anlayıştaki insanların varlığı sayesinde sanat yapıtlarının korunup saklanacağı yerler ortaya konacaktır. Şöyle bir örnek duruyor elimin altında. Okuduğum kitaptan özetleyerek aktarıyorum. Alfons Mucha Prag Belediye Başkanlığı için 20 tabloluk “Slav Destanı” başlığı altında bir dizi resim hazırlar. Aynı yapıtlar 1928-33 döneminde birkaç kentte sergilendikten sonra sürekli sergi binasının bitmemesi üzerine 1933 yılında ambalajlanarak Şehir Galerisi’nde depolanır. 1939 yılı Nazilerin işgal ve yağma yılıdır. “Sakıncalı” olan resimler gizlice Çek Ülke Arşivleri Binası’na taşındıktan sonra burada sel baskınına uğrayıp zarar görüyor. 1960’larda altı yıl süren bir restorasyondan sonra 1968 yılına Mucha’nın memleketi Moravya’nın Moravski Krumlov kentindeki bir şatoda sürekli sergilenmeye başlanır. (Oktar Türel, “Uzun XIX. Yüzyılda Orta Avrupa, s.: 246) Sanat yapıtının başından geçenler ve eşsiz serüveni. Örnek yalnız bununla kalsa iyi. Daha yığınla gündeme getirilecek olaydan yalnızca birisi.

Osman Hamdi bey

 

Söz buradan açılmışken bir de Osmanlı’ya uzanarak batılılaşma girişimlerinin eşiğindeki çabalara bakmalı. Müze-i Hümayun’un 17 Ağustos 1880’deki açılışı nedeniyle Maarif Nazırı Münif Paşa’nın bu konuda söyledikleri oldukça anlamlı:

Diğer uygar ülkelerde olduğu gibi İstanbul’da da bir müzenin kurulması, ilerlemekte olan memleketimizin emeli idi. Hükümdarlara yaraşır gayretlerini bu gibi medeniyet eseri tesislerin çoğalmasına ve genişlemesine sarf eden şevket ve azamet örneği padişah hazretlerimizin….” (Wendy M. K. Shaw, Osmanlı Müzeciliği, s.: 116-117)

Kimi zaman müze kavramını eleştirenler bulunmasına karşın toplumun vazgeçilmez kurumları arasındaki yerini çoktan almıştır. Hele de gelişmişlikten söz ediliyorsa, onun en basit göstergesinin bu kurumların varlığı olduğu gerçeğini unutmamalı. Toplumsal belleğin kuvvetlendirilmesi bağlamında, düşünsel yapının derinleştirilerek geleceğe bakışın sağlamlaştırılması adına sahiplenilecek bir kurumdan söz ediyoruz.

 

 

 

 

A. Celal Binzet

A. Celal Binzet

ÖNCEKİ YAZI

Francis Bacon: "Sevilmek için Resim Yaptım"

SONRAKİ YAZI

Küçük Güzeldir: Adatepe Zeytinyağı Müzesi

Henüz your yapılmadı.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*